HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 30 Mayıs 2024, 07:30:50


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Allah’ı değişmekten, sonradan olmaktan, zatında hâdislerin bulunmasını tenzih...  (Okunma Sayısı 942 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ebu Muhammed Es-selefi
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 126


« : 23 Kasım 2022, 21:31:35 »

Allah’ı hakkıyla tesbih ve takdis etmenin gerektirdiği bir diğer şey; Allah’ı değişmekten, sonradan olmaktan ve zatında hâdislerin bulunmasını kabul etmekten tenzih etmektir.
 
Bununla ilgili bazı deliller:



Birinci delil: Yüce Allah şöyle buyuruyor:
لَيْسَ كَمِثْلِهِۦ شَيْءٌۚ
«(Bilin ki herhangi bir konuda veya herhangi bir yönden) O’na benzer hiçbir şey yoktur.»    (Eş-Şûrâ: 11)

Bu ayet, Yüce Allah ile yarattıkları arasında herhangi bir benzeme olmasını reddetmektedir. Ayetin manası ise şudur: Yüce Allah yarattıklarından hiçbirine hiçbir yönden benzemez. Bu ise Allah hakkında değişimin, daha önce yokken sonradan olmanın ve zatında hâdislerin bulunmasını kabul etmesinin imkânsız olmasını gerektirir. Çünkü değişmek, daha önce yokken sonradan olmak ve zatına hâdislerin yer-leşmesi mahlukun sıfatlarındandır.

İkinci delil: Yüce Allah şöyle buyuruyor:
وَلِلّٰهِ ٱلْمَثَلُ ٱلْأَعْلَى
«En yüce ve en mükemmel sıfatlar ise muhakkak ki Allah’a aittir.»    (En-Naḥl: 60)


Yani Allah’ın vasfı sadece O’na aittir, başkalarının vasfına benzemez. O hâlde her türlü noksan sıfattan yüce ve münezzeh olan Rabbimiz, mahlukatın sıfatları olan değiş-mek, daha önce yokken sonradan olmak ve zatında hâdis bir şeyin bulunmasını kabul etmek ile vasfedilmez.

Üçüncü delil: Yüce Allah şöyle buyuruyor:
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ ٱلْأَمْثَالَ
«Ey insanlar! Allah’a (hiçbir konuda) mahlukattan hiçbir şeyi benzer kılmayın!»(En-Naḥl: 74)


Yani Allah için herhangi bir benzer ya da bir misal kılmayın. Çünkü O’nun hiçbir konuda benzeri ve misli yoktur. Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah’ın zatı, hiçbir zata benzemez. Dolayısıyla O’nun hakkında değişmek, daha önce yokken sonradan olmak ve zatında hâdislerin bulunmasını kabul etmek imkânsızdır. Çünkü değişmek, daha önce yokken sonradan olmak ve zatına hâdislerin yerleşmesi mahlukun sıfatlarındandır.

Dördüncü delil: Yüce Allah şöyle buyuruyor:
هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا ٦٥
«O’na denk veya benzer herhangi bir varlık biliyor musun?! (Asla! O’nun hiçbir konuda dengi ve benzeri yok-tur.)»(Meryem: 65)


Buna göre Yüce Allah’ın herhangi bir konuda misli, herhangi bir konuda benzeri ve herhangi bir konuda dengi yoktur. Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah’ın zatı hiçbir zata benzemez. Dolayısıyla O’nun hakkında değişmek, daha önce yokken sonradan olmak ve zatında hâdislerin bulunmasını kabul etmek imkânsızdır. Çünkü değişmek, daha önce yokken sonradan olmak ve zatına hâdislerin yerleşmesi mahlukun sıfatlarındandır.
Kayıtlı
Ebu Muhammed Es-selefi
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 126


« Yanıtla #1 : 23 Kasım 2022, 21:47:55 »

Beşinci delil: Yüce Allah şöyle buyuruyor:
قُلْ هُوَ ٱللّٰهُ أَحَدٌ ١ ٱللّٰهُ ٱلصَّمَدُ ٢ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ٣ وَلَمْ يَكُنْ لَهُۥ كُفُوًا أَحَدٌ ٤
«Ey rasulüm! Senden Rabbini tanıtmanı isteyenlere de ki: “O; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olan Allah’tır (hiçbir yönden benzeri yoktur). Bilin ki Allah, (ٱلـصَّـمَـد) es-Samed’dir (mükemmel sıfatlara sahiptir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, bütün mahlukat O’na muhtaçtır ve O, ibadete layık yegâne varlıktır). O, kesinlikle doğurmamıştır (asla yok olmayacaktır) ve asla doğurulmamıştır (varlığının başlangıcı yoktur). O’nun (zatında, sıfatlarında ve fiillerinde) benzeri olan hiçbir varlık yoktur (bu sebeple mutlak itaat ve mutlak sevgi yalnız O’na verilmelidir).”»   (El-İḫlâs: 1-4)
 


Bu sure, beş aslı ihtiva eder:
1) Yüce Allah’ı tek olarak vasfetmek (ٱللّٰهُ أَحَدٌ).
2) Yüce Allah’ı samed olarak vasfetmek (ٱللّٰهُ ٱلصَّمَدُ).
3) Yüce Allah’ı zatında hâdis bir şeyin bulunmasından tenzih etmek (لَمْ يَلِدْ).
4) Yüce Allah’ı hâdis (daha önce yokken sonradan) olmaktan tenzih etmek (وَلَمْ يُولَدْ).
5) Yüce Allah’ı herhangi bir yönden yarattıklarına benzemekten tenzih etmek (وَلَمْ يَكُنْ لَهُۥ كُفُوًا أَحَدٌ).


Yüce Allah’ın “ٱللّٰهُ أَحَدٌ” sözü; Allah’ın tek olduğuna ve zatında bölünebilir olması ihtimalinin imkânsız olduğuna delalet eder. O, bundan mukaddes ve yücedir. Aynı şekilde bu söz; Allah’ın cüzleri olmasını yani O’nun zatında mürekkeb ve parçalardan müteşekkil olmasını nefyeder. Çünkü Yüce Allah cariha (el, ayak gibi iş yapan uzuvlar) ve cüzlerden mürekkeb olsaydı tek olmazdı. Çünkü cüzleri, Allah’ın zatında çok şeyin bulunmasını gerektirirdi. Bu ise Allah’ın zatında tek olmasına zıttır.
 
Yüce Allah’ın “ٱللّٰهُ ٱلصَّمَدُ” sözü yani O’nun samed oluşu; Allah’ın cariha ve cüzlerden müteşekkil olmadığına delalet eder. Bunun delil oluşu şöyledir: Her cisim mürekkebdir ve her mürekkeb cüzlerinden her birine muhtaçtır, cüzlerinin her biri de ondan başkasıdır. Dolayısıyla mürekkeb olan varlık, başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan bir varlık ise müstağni olan ve kendisine muhtaç olunan değildir. Öyleyse böyle bir varlık asla mutlak samed olamaz. Ayrıca Allah cariha ve uzuvlardan müteşekkil olsaydı görmek için göze, fiil yapmak için ele, yürümek için ayağa muhtaç olurdu. Bu ise Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı, her şeyden müstağni olduğu mutlak samed vasfına zıttır.

Yüce Allah’ın “لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ” sözü de O’nun tek olduğuna; bir şeyden ayrılmadığına ve O’ndan bir şeyin ayrılmadığına delalet eder. لَمْ يَلِدْ; O, mahluk bir cüzü olmasından münezzehtir (çünkü doğurduğu şey O’ndan bir cüz olup sonradan olmuş olacağından mahluk bir cüz olmuş olur). وَلَمْ يُولَدْ; O, muhdes (sonradan olmuş) ve yaratılmış bir şey olmaktan da münezzehtir. Bilakis O; (ٱلْأَوَّل) el-Evvel’dir, O’ndan önce hiçbir şey yoktur; (ٱلْآخِر) el-Âḫir’dir, O’ndan sonra hiçbir şey yoktur. O, her şeyi yaratandır; O’ndan başka her varlık mahluktur. O; tektir, hiçbir benzeri yoktur. Sameddir; bir şeyden ayrılmaz ve O’ndan bir şey ayrılmaz. Çünkü O, zatında hâdislerin bulunmasından münezzehtir.
Hristiyanlara gelince; şüphesiz onlar Allah hakkında vacip, mümkün ve imkânsız olanları bilmede insanların en sapığı ve en cahili oldukları için Raḥman’ın zatına hâdislerin yerleşmesini mümkün görmüşlerdir. Bu sebeple Allah’ın çocuğu olduğunu iddia etmişlerdir. Allah bundan yüce ve münezzehtir. Tek ve samed olan Allah’a çocuk nispet et-mek imkânsızdır. Çünkü çocuk, babasından bir cüzdür. Zira baba çocuğunu yaratmaz, bu sebeple ancak onun bir cüzüdür. Allah ise tektir, sameddir; değişmekten, daha önce yokken sonradan olmaktan ve zatına hâdis bir şeyin yerleşmesinden yüce ve münezzehtir. İşte bundan dolayı asla O’ndan bir çocuk olmaz. Çünkü O’ndan bir çocuk olsaydı ki O, bundan yüce ve münezzehtir bu durumda o çocuk kdîm (قَدِيم) olurdu, aynı babası gibi. O çocuk hâdis iken; yani daha önce yokken sonradan var olduğu hâlde nasıl olur da kdîm (قَدِيم) olabilir?! Bundan dolayı Allah hakkında çocuğu olması mümkün değildir.


İşte Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e müşriklere söylemesini emrettiği sözde bu hastalığın ilacını buluruz.
قُلْ إِنْ كَانَ لِلرَّحْمَٰنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ ٱلْعَابِدِينَ ٨١
«Ey rasulüm! (Allah’a kız çocuğu isnat eden) Müşrik-lere de ki: “(Farzımuhal) Er-Raḥmân’ın bir çocuğu olsaydı ona ilk ibadet eden ben olurdum.»                                 (Ez-Zuḫruf: 81)

Bu sözün manası şudur: “Eğer Raḥman’ın çocuğu olması caiz, mümkün, söz konusu olsaydı ben yine Allah’ın emrine boyun eğen ve itaatle O’na ibadet edenlerin ilki olurdum. Fakat Raḥman’ın çocuk edinmesi mümkün değildir. Çünkü bu, tek ve samed olan hakkında imkânsızdır.” Bu sebeple bu sözün hemen akabinde tesbih ve tenzih ayeti gelmiştir.

 Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
سُبْحَانَ رَبِّ ٱلسَّمَاوَاتِ وَٱلْأَرْضِ رَبِّ ٱلْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ ٨٢
«Göklerin, yerin ve arşın yegâne rabbi olan Allah, müşriklerin nispet ettiği bütün noksanlıklardan (ve mahlukata benzemekten) münezzeh ve yücedir.»                              (Ez-Zuḫruf: 82)

Öyleyse çocuk, her türlü noksan sıfattan yüce ve münezzeh olan Allah hakkında imkânsız olan şeylerdendir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
وَقَالُوا ٱتَّخَذَ ٱلرَّحْمٰنُ وَلَدًا ٨٨ لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئًا إِدًّا ٨٩ تَكَادُ ٱلسَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ ٱلْأَرْضُ وَتَخِرُّ ٱلْجِبَالُ هَدًّا ٩٠ أَنْ دَعَوْا لِلرَّحْمَٰنِ وَلَدًا ٩١ وَمَا يَنْبَغِي لِلرَّحْمَٰنِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدًا ٩٢ إِنْ كُلُّ مَنْ فِي ٱلسَّمَاوَاتِ وَٱلْأَرْضِ إِلَّا ءَاتِي ٱلرَّحْمَٰنِ عَبْدًا ٩٣ لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا ٩٤ وَكُلُّهُمْ ءَاتِيهِ يَوْمَ ٱلْقِيَامَةِ فَرْدًا ٩٥
«Ve kâfirler (Yahudi, Hristiyan ve bazı müşrikler Allah hakkında yalan uydurup) “Er-Raḥmân çocuk edindi.” dediler. Ey kâfirler! (“Er-Raḥmân çocuk edindi.” demekle) Gerçekten de çok çirkin ve (aklın asla kabul etmediği) büyük bir iftira atmış oldunuz. Er-Raḥmân’a çocuk isnat ederek çok büyük ve çirkin bir iftirada bulunmalarından dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar şiddetle yıkılıp paramparça olacaktı. Şu bilinmelidir ki er-Raḥmân’ın çocuk edinmesi, ilahlığına zıttır (çünkü O, her türlü eksik sıfattan münezzeh ve yücedir). Muhakkak ki göklerde olanların (meleklerin) ve yerde olanların (insan ve cinlerin) hepsi, kıyamet gününde er-Raḥmân’a boyun eğmiş birer kul olarak gelecektir. Muhakkak ki Allah’ın ilmi bütün mahlukatı kuşatmış ve onların sayılarını tek tek tespit etmiştir (hiçbiri O’na gizli değildir). Ve herkes kıyamet gününde er-Raḥmân’ın huzuruna (yardımcılarını ve mallarını terk etmiş olarak) tek başına gelecektir (sonra da herkese hak ettiği mükâfaat ya da ceza mutlaka verilecektir).»                            (Meryem: 88-95)


Aynı şekilde Allah’ın “لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ” sözü, Allah’ın zatının mahlukatın, hâdislerin yeri olmasından münezzeh olduğuna da delalet eder. Yine bu ayet Allah’ın, O’ndan hâdis ve mahluk bir şeyin ayrılmasından münezzeh olduğuna da delalet eder. Çünkü O, kdîm (قَدَيم)’dir, ezelîdir, (ٱلْأَوَّل) el-Evvel’dir; zatında hâdislerin bulunmasını kabul etmez. O’ndan hâdis ve mahluk bir cüz olmaz, Allah’ın “لَمْ يَلِدْ” sözünde olduğu gibi. O’nun “وَلَمْ يُولَدْ” sözü ise O’nun değişmekten ve hâdis olmaktan münezzeh olduğunu gösterir.
Yüce Allah’ın “وَلَمْ يَكُنْ لَهُۥ كُفُوًا أَحَدٌ” sözü; O’nun hiçbir yönden, hiçbir konuda benzeri olmadığına, dengi ve misli olmadığına delalet eder. İşte bu sebeple her türlü noksan sıfattan yüce ve münezzeh olan Rabbimiz, mahlukatın sıfat-larından olan değişmek, sonradan olmak ve zatında hâdis bir şeyin bulunmasını kabul etmek ile vasfedilemez. Çünkü Allah değişmeyi ve sonradan olmayı ya da zatının hâdisle-rin yeri olmasını kabul etseydi bu durumda diğer hâdis mahluklar O’nun benzeri olmuş olurdu. Allah bundan yüce ve münezzehtir.

Ve bil ki Yüce Allah’ı değişmekten ve daha önce yokken sonra olmaktan tenzih etmenin delili, Allah’ın nebisi İbrahim aleyhisselam’ın Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların ilah olmadığını ispat etmede kullandığı delildir.

Yüce Allah İbrahim aleyhisselam’ın şöyle dediğini haber vermiştir:
فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ ٱلَّيْلُ رَءَا كَوْكَبًاۖ قَالَ هَٰذَا رَبِّىۖ فَلَمَّآ أَفَلَ قَالَ لَآ أُحِبُّ ٱلْءَافِلِينَ ٧٦
«İbrahim gece olunca bir yıldız gördü ve (kavmine sapıklıklarını göstermek için) “Benim Rabbim bu mu?!” dedi. Bir müddet sonra o yıldız kaybolunca, “Ben kaybolanları sevmem (bu bizim ilahımız olamaz çünkü hak olan ilahta asla değişiklik olmaz).” dedi.»  (El-Enʿâm: 76)


İbrahim aleyhisselam kavmine “لَآ أُحِبُّ ٱلْءَافِلِينَ (Ben kaybolanları sevmem.)” demiştir. Bu sözü söyleyerek onlara şu uyarıda bulunmuştur: “Ay’ın hâli değişmektedir, hâli değişen ise ilah olmaya layık değildir. Dolayısıyla onu ilah edinen, sapık bir kimsedir.” Yine bu sözü söyleyerek onlara şunu bildirmiştir: “Hak ilahın hep var olması, asla yok olmaması gerekir. Çünkü yok olmak eksikliktir ve mükem-mellikle vasıflı ilaha asla layık değildir. Bu sebeple kaybolanlar; yani bir yerden başka bir yere intikal eden, bir hâlden başka bir hâle dönüşen sahte rabler, asla rablik ve ilahlık vasfını hak etmezler.” Ayrıca bu sözü söyleyerek onlara şunu da bildirmiştir: “Belirdikten sonra kaybolan varlık, hâdis (yokluktan sonra var olan) ve boyun eğdirilmiş bir varlıktır, asla ezelî bir rab değildir.” İşte bu vasıflara sahip olduklarından dolayı, İbrahim aleyhisselam el-Enʿâm suresinde zikri geçen sözleriyle müşriklerin ilahlarından beri olmuştur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:
قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّى بَرِىٓءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ ٧٨
«İbrahim … (kavmine) şöyle dedi: “Ey kavmim! Biliniz ki ben, sizin Allah’a ortak koştuğunuz bu şeylerden (ve O’na ortak koşulan her şeyden) beriyim.”»                            (El-Enʿâm: 78)


Ayetin manası şudur: “Ey kavmim! Ben sizin hak ilaha şirk koştuğunuz muhdes (sonradan) olup kendisini icat ve belli bir şekilde tahsis edene muhtaç olan şeylerden beriyim! Çünkü bunlar asla ilah olamazlar.”
İbrahim aleyhisselam kavminin ibadet ettiği bu sahte ilahlardan beri olduğunu ispat ettikten sonra onları icat eden, en güzel şekilde yaratan ve bunların varlığının; varlığına, birliğine ve kemal sıfatlara sahip olduğuna delalet ettiği Yüce Allah’a yönelerek şöyle dedi:

إِنِّى وَجَّهْتُ وَجْهِىَ لِلَّذِى فَطَرَ ٱلسَّمَاوَاتِ وَٱلْأَرْضَ حَنِيفًا ۖ وَمَآ أَنَا مِنَ ٱلْمُشْرِكِينَ ٧٩
«“Muhakkak ki ben, yüzümü (her şeyimi) gökleri ve yeri örneksiz yaratan Allah’a ihlasla teslim ettim ve hanif olan dine (şirkten uzak, halis tevhid dinine) bağlandım. Bilin ki ben, müşriklerden değilim (Allah’a zatında, sıfat-larında, hak ve yetkilerinde asla başka varlıkları eş koşmam, sadece O’na ibadet ederim).”»  (El-Enʿâm: 79)


Yüce Allah’ın zatı nasıl değişmekten ve daha önce yokken sonra olmaktan münezzeh ise aynı şekilde içinde hâdislerin bulunmasını kabul etmekten de münezzehtir. Çünkü Allah’ın zatı hâdis olan bir şeyi kabul ederse bu hâdis olan şey Allah’ın zatının bir cüzü olmuş, dolayısıyla Allah’ın hâdis bir cüzü olmuş olur. Bu ise imkânsızdır; çünkü Allah’ın zatı tektir, asla cüzlerden müteşekkil olmayı kabul etmez. Dolayısıyla Allah’ın zatının, içinde hâdisin bulunmasını kabul etmesi imkânsızdır. O; (ٱلْأَوَّل) el-Evvel’dir, ezelîdir, herhangi bir hâdisin zatında bulunmasından münezzehtir; aksi hâlde kendisi hâdis olurdu. Bundan dolayı Allah’ın zatında ne hâdis ne de mahluk bir şey bulunabilir. Çünkü O; (ٱلْأَوَّل) el-Evvel olan (her şeyden önce hep var olan), her şeyi yaratan ve her türlü noksan sıfattan yüce ve münezzeh olandır.

Ayrıca zatında hâdis bir şeyin bulunmasını kabul etmesi, her türlü noksan sıfattan yüce ve münezzeh olan Allah’ın zatının vasıflı olduğu (ٱلْأَوَّل) el-Evvel (mahlukat yok iken var olan ve varlığının başlangıcı olmayan) ve ezelî vasfına zıttır. Aynı şekilde zatında hâdis bir şeyin bulunmasını kabul etmesi, Allah’ın zatının ve sıfatlarının kemaline zıttır. Çünkü mutlak kemal ne artmayı ne de eksilmeyi kabul eder. Çünkü artmayı kabul ederse artmadan önce eksik demektir, eğer eksilmeyi kabul ederse o zaman zatı ve sıfatları mükemmel olan bir ilah değil demektir.

Altıncı delil: Allah’ın zatının hâdislerin yeri olmasının bâtıl olduğuna dair başka bir delil de şudur: Hâdis olan zat, çeşitli değişimlere maruz kalır. Çünkü hâdis olan varlık mutlaka değişkendir. Dolayısıyla hâdis olan zat, hâdis olması sebebiyle değişime, bir hâlden başka bir hâle geçmeye maruz kalır. Yüce Allah ise değişmekten ve kaybolmaktan münezzehtir. Ayrıca zatında hâdislerin bulunmasını kabul etmek, hâdis olan cisimlerin sıfatlarındandır. Yüce Allah’ın zatı ise kdîm (قَدِيم)’dir, asla içinde hâdis bir şeyin bulunma-sını kabul etmez. Çünkü kdîm (قَدِيم)’in en önemli sıfatı, içinde hâdis bir şeyin bulunmasını kabul etmemektir, aksi hâlde o da onun gibi hâdis olur. Yüce Allah, maddi ve cismani olan her şeyden münezzeh olduğuna göre O’nun zatının hâdislerin yeri olması da imkânsızdır.

Yedinci delil: Allah’ın zatının hâdislerin yeri olmasının bâtıl olduğuna dair başka bir delil de şudur: Her türlü nok-san sıfattan münezzeh olan Allah’ın zatının hâdisleri kabul ettiğini söylemek, Allah’ın zatına keyfiyet vermektir. Çün-kü mahlukun zatına kıyas etmekle bu sonuca varılmıştır. Şöyle ki mahluk, dışında bir amel yapacaksa önce içinde bu ameli yapacağı bir irade meydana gelir. İşte bu, mahlukun durumudur; çünkü onların hepsi muhdestir (sonra olmuştur), dolayısıyla hâdisleri kabul eder. Öyleyse hiçbir konuda benzeri olmayan ezelî, yaratıcı olan Allah’ın durumunu, hâdis olan mahlukun durumuna kıyas etmek hiç caiz olur mu?! Akıl sahipleri katında Allah’ın ezelî ve kdîm (قَدِيم) ira-desini, mahlukun hâdis ve mahluk iradesine kıyas etmek hiç caiz olur mu?! Ey Rabbim! Sen her türlü noksan sıfattan münezzehsin! Bu, sana atılmış büyük bir iftiradır.
Ve bil ki Yüce Allah’ın kelam sıfatını ki bu sıfat ezelî ve kdîm (قَدِيم) olan, mutlak kemale sahip olan bir sıfattır beşerin kelamına kıyas edenler şöyle derler: “Allah’ın kelam sıfatı, Allah’ın iradesinin taalluk ettiği fiilî bir sıfattır. Allah dilediği şeyi dilediği zaman konuşur.” Onların bu sözünün lazımı; Kur’ân’ın muhdes olduğu, kdîm (قَدِيم) olmadığıdır. Çünkü böyle denildiğinde Allah’ın kelamı dilemesine bağ-lanmış, her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah’ın dilediği zaman konuştuğu ve kelamının ezelde kdîm (قَدِيم) olmadığı söylenmiş olur.

Tenzih ehli olan ehlisünnet ve’l-cemaatin mezhebi ise şudur: Allah’ın kelamı kdîm (قَدِيم)’dir ve O’nun manevi sıfatlarındandır. Tıpkı ilim ve irade sıfatı gibidir. Nasıl ki Allah’ın ilmi kdîm (قَدِيم) bir sıfattır ve “Dilediği zaman bilir, dilediği zaman bilmez.” şeklinde iradesine taalluku yoksa çünkü bu, Allah’ın mükemmellik vasfına sahip olan ilmine sınır koymaktır aynı şekilde kelamı da Allah’ın kdîm (قَدِيم) ve manevi sıfatlarından olup Allah’ın fiillerine ve iradesine taalluku yoktur. Buna göre; kim Allah’ın kelam sıfatının iradesine taalluk eden fiilî bir sıfat olduğunu ve Allah’ın dilediği şeyi dilediği zaman konuştuğunu söylerse Allah’ın ezelî kelam sıfatını, Allah’ın dilediği zaman yaptığı hâdis bir fiil kılmış olur; tıpkı yaratma ve rızık gibi. Allah dilediğini dilediği zaman yaratır, dilediğini dilediği zaman rızıklandırır (Allah’ın kelamını da aynı böyle görmüş olur).
Her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Allah’ın zatında hâdis bir kelamın bulunması caiz olsaydı bu durumda başkaları da Allah’ın hâdis bir ilmi olduğunu söyleyip şu ayetin zahirini buna delil gösterebilirdi:


وَلَمَّا يَعْلَمِ ٱللّٰهُ ٱلَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ ٱلصَّابِرِينَ ١٤٢
«(Ey Muhammed’e iman ettiğini söyleyenler!) Yoksa Allah kendi yolunda içinizden ihlasla cihad edenleri ve (bu yolda başlarına gelen musibetlere) sabredenleri bilmeden…»                   (Âli ʿİmrân: 142)


Aynı şekilde bir başkası da Allah’ın hâdis bir iradesi olduğunu söyler ve Kur’ân’ın zahirini buna delil gösterebilirdi, örneğin şu ayeti:

يُرِيدُ ٱللّٰهُ بِكُمُ ٱلْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ ٱلْعُسْرَ
«Muhakkak ki Allah sizin için kolaylık ister, sizi zorlamak istemez.»(El-Bakara: 185)


Bunların hepsi, her türlü noksan sıfattan münezzeh olan Yüce Allah ve sıfatları hakkında büyük bir cehalet değil midir?!

Yüce Allah şöyle buyuruyor:
سُبْحَانَهُۥ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ ١٠٠
«Allah onların bu (yalan ve bâtıl) vasıflandırmaların-dan münezzeh ve yücedir.»(El-Enʿâm: 100)

Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Sitemiz üzerinden erişilebilen şeylerde Allah'ın razı olmadığı şeyler varsa, bunları reddediyoruz.