İkinci Görev: İman ve Tasdik Etmek
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 13 Aralık 2018, 23:11:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: İkinci Görev: İman ve Tasdik Etmek  (Okunma Sayısı 216 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« : 21 Kasım 2018, 00:21:04 »


Metin:‎
İkinci Görev: İman ve tasdik etmek


Bu; mu’min olan kimsenin, Kur’an ve sünnette geçen ‎bu lafızlar Allah-u Teâlâ hakkında kullanıldığında, ‎bunlarla Allah-u Teâlâ’nın yüceliğine ve azametine layık ‎olan bir mana kastedildiğini ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem’in Allah-u Teâlâ’yı vasfettiği şeylerde doğru ‎söylediğini kesin olarak bilmesidir. Bununla birlikte ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in söylediğinin doğru ve ‎Allah hakkında haber verdiği şeylerin şüphesiz hak ‎olduğuna inanması ve şöyle demesi gerekir: ‎‎“Rasulullah’ın haber verdiği her şeye iman ettik ve ‎doğruladık.”  ‎
Muhakkak ki Allah-u Teâlâ, kendisini vasfettiği veya ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in O’nu vasfettiği ‎gibidir. Bu sebeple Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bu ‎lafızları kullanarak Allah-u Teâlâ’yı vasfetmesi, Allah-u ‎Teâlâ’nın kendisini vasfettiği mana üzere ve söylediği ‎şekilde haktır. O halde sen bu lafızla kastedilen gerçek ‎manayı bilmesen bile bu mananın Allah-u Teâlâ’ya layık ‎ve hak olduğuna inanmalısın.‎

Açıklama:‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh burada, Kur’an ve ‎sünnette Allah hakkında zikredilen ve teşbihi çağrıştıran ‎müteşabih haberler konusunda avamın üzerine farz olan ‎ikinci görevi açıklamaktadır. Bu, Kur’an ve sahih sünnette ‎Allah hakkında zikredilen haberlere iman etmektir. Zira ‎Allah-u Teâlâ bu haberleri rasulüne bildirmiş, rasulü de ‎bize nakletmiştir ve şüphesiz Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem doğru söylemiştir. Allah’tan gelen Allah’ın muradı ‎üzere, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den gelen ise ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in muradı üzere haktır. ‎Allah-u Teâlâ bu lafızların manasını bildirmişse anlar, ‎bildirmemişse ve o lafzın Arap dilinde hem Allah’a layık ‎olan hem de layık olmayan manası varsa öncelikle O’na ‎layık olmayan manadan Allah’ı tenzih ederiz -ki bu ‎takdistir- sonra da bu lafzın mutlaka Allah-u Teâlâ’ya layık ‎bir manası olduğuna inanarak o gerçek manayı bilmesek ‎bile Allah’a havale ederiz. İşte ikinci görev olan tasdik ‎budur.‎
Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« Yanıtla #1 : 22 Kasım 2018, 00:14:01 »


Metin:‎
Eğer şöyle dersen:
“Tasdik, ancak tasdik edilecek şeyler kavrandıktan sonra söz ‎konusu olur. İman da iman edilecek şeyler anlaşıldığı zaman söz konusu olur. ‎Buna göre bir kişi bu lafızların manasını bilmiyorsa, bu lafızları söyleyenin doğru ‎söylediğine nasıl inanacak?”  Bu durumda sana şöyle cevap verilir: ‎
‎“(Senin imkânsız gördüğün şey, imkânsız değildir.) Mücmel (birçok manası olan) bir ‎habere inanmak imkânsız değildir. Her akıl sahibi bilir ki, mücmel olarak söylenen bu sözlerle ‎mutlaka bir mana kastedilmiştir. Yine isim ifade eden bir kelime kullanıldığında mutlaka o ‎isimle birinin kastedildiği anlaşılır. Bir kimse konuşurken bu ismi kullandığında, onu dinleyen ‎kişiler bu isimle birisini kastettiğini anlarlar. ‎
Doğru sözlü olduğuna inanılan bir kişi, ismini zikrettiği kimse hakkında bir haber ‎verdiğinde, muhatabı olan kişinin bu haberin manasını anlamasa bile onun doğru olduğuna ‎inanması da mümkündür. Mücmel olarak (bir mana tayin etmeden) söylenen sözü tasdik ‎etmek, aklın kabul ettiği bir şeydir. ‎
Allah ve rasulünün Allah hakkında haber vermek için kullandığı bu lafızlardan tafsili (belli ‎bir mana) değil de mücmel (birçok) mana anlaşılması mümkündür ve bu mücmel olarak ‎söylenen sözlerin, kastedilen manası anlaşılmadan tasdik edilmesi de aklen mümkündür. ‎
Örneğin: Bir kimse; “Evde canlı var.” dediği zaman, bu cümledeki mücmel olan canlı ‎kelimesi ile insan, at ya da başka bir canlı kastetmiş olabilir. Bu sözle ne kastedildiğini ‎bilmeden “Evde canlı vardır.” sözünü tasdik etmek aklen mümkündür. Hatta “Evde bir şey ‎var.” denildiği zaman, bunu duyan kişinin, “şey” kelimesiyle ne kastedildiğini bilmeden, “Evde ‎bir şey var.” diyen kişiyi tasdik etmesi de mümkündür (akıl bunu kabul eder). ‎
Aynı şekilde bir kimse, “El-Rahmân, arşa istiva etti.” ayetini duyduğu zaman bu ‎sözden, mücmel olarak özel bir şeyin arşa nispet edilmek istendiğini anlar. Kişinin, istiva ‎kelimesi ile özel olarak arşa ne nispet edildiğini anlamasa bile, arşa bir şeyin nispet edildiğini ‎tasdik etmesi mümkündür. Yani kişinin, istiva kelimesiyle arşa nispet edilen şeyin; arşın ‎üzerine yerleşmek mi, onu yaratmaya geçmek mi, onu isteyerek veya istemeyerek hükmüne ‎boyun eğdirmek mi ya da başka bir mana mı kastedildiğini bilmeden önce “El-Rahmân, ‎arşa istiva etti.” haberini tasdik etmesi mümkündür.”  ‎

Açıklama:‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh insanın manasını bilmediği bir haberi tasdik edebileceğini ‎bildirdikten sonra bununla ilgili gelebilecek bir itiraz ortaya atıp cevabını veriyor. İtiraz ‎şöyledir: “İnsan bir lafzın manasını bilmediği halde ona nasıl inanır, onu nasıl tasdik edebilir? ‎Böyle bir durumda tasdik mümkün müdür? Ayrıca insan manasını bilmediği bir haberin ‎doğru olduğuna nasıl inanabilir?” İşte bu soruya verdiği cevap şöyledir:‎
‎“Evet, insanın manasını bilmediği bir sözü tasdik etmesi mümkün olduğu gibi o sözün ‎doğru olduğunu kabul etmesi de mümkündür. Zira tasdik ettiği şey, haber olarak söylenen ‎sözün doğruluğudur, sözün manası değildir. Ancak manayı bilmese de o söz Allah-u Teâlâ ‎hakkında olduğu için mutlaka Allah’a layık bir manası vardır diye düşünür. İşte bu sözü Allah ‎hakkında doğru söyleyen Rasulü bildirdiğine göre, bu sözün Allah hakkında doğru olduğuna ‎ve Allah’a layık bir manası olduğuna inanmak aklen mümkün olan bir şeydir.” ‎
Sonra İmam Gazali bunun aklen mümkün olduğunu ispat etmek için örnek veriyor: Doğru ‎söyleyen bir kişi: “Bu evde canlı var.” dese, “canlı” kelimesi birkaç manayı ifade ettiğinden, ‎kişinin bu sözden hangi manayı kastettiği, kastını belirtmedikçe kestirilemez. Ancak kişi doğru ‎sözlü olduğu için bu canlının ne tür bir canlı olduğu bilinmese de evde canlı olduğuna kesin ‎olarak inanılır. Canlının ne tür bir canlı olduğunu bilmemek, doğru söylediğine inanılan ‎kişinin “Bu evde canlı var.” haberine inanmaya engel değildir. Hatta bu kişi: “Bu evde bir şey ‎var.” diyerek daha mücmel bir haber verse bile o şeyin ne olduğu bilinmeden de bu haber ‎tasdik edilebilir. Evde olan şeyin ne olduğunu bilmemek doğru söyleyen kişinin: “Bu evde bir ‎şey var.” sözüne inanmaya engel olmaz. Yani “Bu söze inanmam için o şeyin ne olduğunu ‎bilmem gerekir.” denilmez, denilirse de doğru söylenmiş değildir. Çünkü istenen, bu evde bir ‎canlının ya da bir şeyin var olduğuna inanmaktır. Aynı şekilde, Allah-u Teâlâ hakkında kendisi ‎haber verdiğine veya Rasulü bildirdiğine göre elbette bu sözler doğrudur ve bunların Allah’a ‎layık bir manası vardır. Bu sözlerin Allah’a layık olan manasının ne olduğunu bilmemek bu ‎sözlere inanmaya engel değildir. Çünkü kuldan istenen, bu sözlerin Allah veya Rasulü ‎tarafından söylendiğine ve mutlaka O’na layık bir manasının olduğuna inanmaktır, yoksa ‎sözlerin manasına inanmak değildir.‎
İmam Gazali bu örnek ve açıklamalardan sonra Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâlâ hakkında ‎geçen bir sözden bahsediyor. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
‎ “El-Rahmân, arşa istiva etti.” (Ta-Ha: 5) ‎
Bu, Allah’ın kendisi hakkında Rasulüne verdiği, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in de ‎bizlere bildirdiği bir haberdir. Biz bu habere inanıyor, doğru olduğunu şüphesiz kabul ediyoruz. ‎Bu habere şeksiz olarak inanmamız için istivanın Allah’a layık olan manasını bilmemiz şart ‎değildir. Elbette bu haberde Allah’a layık olan bir istiva söz konusudur ancak Allah-u Teâlâ bu ‎manayı bildirmediğine göre hiçbir mana tayin etmeden istivanın Allah’a layık bir manası ‎olduğuna inanırız. ‎
İşte, Allah-u Teâlâ hakkındaki müteşabih haberlere karşı takınılacak ikinci tavır budur: ‎Zikredilen lafzı Allah’ın kendisi, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in de Allah hakkında ‎kullandığına ve bu lafzın Allah’a layık bir manası olduğuna inanmak. Buna inanmak için illa ‎lafzın Allah’a layık olan manasını bilmek şart değildir.‎
Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« Yanıtla #2 : 23 Kasım 2018, 00:44:44 »


Metin:‎
Eğer “İnsanı, anlamadığı şeyle muhatap etmenin ‎ne faydası vardır?” dersen, sana verilecek olan cevap ‎şudur:‎
‎“Buradaki hitaba muhatap olanlar, bu sözü ‎anlayabilecek durumda olanlardır. Bunlar ise Allah-u ‎Teâlâ’nın dostları ve ilimde derinleşmiş olan kimselerdir, ‎onlar kendilerine yöneltilen bu hitabı anlamışlardır. Akıl ‎baliğ olan kişilere hitap eden kişinin, onlara çocukların ‎anlayacağı şekilde hitap etmesi şart değildir. Avam olan ‎kişilerin ilimde derinleşmiş olanlar karşısındaki durumu, ‎tıpkı akıl baliğ olmayan çocukların büluğa ermiş akıl baliğ ‎kişiler karşısındaki durumu gibidir. Akıl baliğ olmamış ‎çocukların, büluğa ermiş akıllı kişilere yapılan hitap ‎hakkında, bundan ne anladıklarını onlara sormaları ‎gerekir. Akıl baliğ olmamış çocuklar, akıl baliğ olmuş ‎kişilere bu konuda sorduklarında onların akıl baliğ ‎olmamış çocuklara şöyle demesi gerekir: ‎
‎“Bu anlatılanlar sizinle alakalı şeyler değildir, siz bu ‎hitaba muhatap değilsiniz. Siz bununla kafanızı yormayın, ‎anlayabileceğiniz başka bir şeyle uğraşın.”‎
Muhakkak ki cahillere Allah tarafından şöyle ‎denilmiştir:‎

‎فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ‏
‎“…ilim sahibi olanlara sorun (onlar size bunu ‎haber verirler).” (el-‎Nahl: 43) ‎
Eğer cahillerin âlimlere sordukları şey, anlatıldığında ‎anlayabilecekleri şey ise o zaman onlara anlatırlar. Ancak ‎anlayamayacak durumda iseler onlara şöyle denir: ‎

وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً‏
‎“Size verilen ilim (Allah'ın ilmine nazaran) çok az‎dır." (el-İsra: ‎‎85) ‎
Eğer sorduğunuz şeyin manası size açıklandığında size ‎zarar verecek ise o şeyi niçin soruyorsunuz? Onu ‎sormayın.‎
Bu kelimelerin manaları vardır. Manalarını bilmeseniz ‎bile onların Kur’an’da geçtiğine iman etmeniz vaciptir. Bu ‎kelimelerin manalarının keyfiyeti size gizli kalmıştır. ‎Onların keyfiyeti hakkında soru sormak ise bidattir. Aynı ‎İmam Malik’in(‎42) dediği gibi. O şöyle dedi: “İstiva, ‎‎(Kur’an’da geçtiği) bilinen bir kelimedir. Keyfiyeti ‎bilinmez, ona iman etmek vaciptir (farzdır)." ‎

Açıklama:
İmam Gazali rahmetullahi aleyh insanın manasını ‎anlamadığı bir şeye inanmasının aklen mümkün ‎olduğunu ispat ettikten sonra şöyle bir soru ortaya atıyor: ‎‎“Peki, insanları anlamadıkları şeyle muhatap etmenin ne ‎faydası olabilir ki?” ‎
Cevaba geçmeden önce şunu belirtmek gerekir: ‎Kur’an-ı Kerim ayetleri muhkem ve müteşabih olmak ‎üzere iki kısımdır. Muhkem ayetler; manasında ihtilaf ‎edilmeyen, manası açık olan ve herkes tarafından ‎anlaşılabilen, İslam’ın sabit olan temel asıllarını temsil ‎eden ayetlerdir. Müteşabih ayetler ise manası açık ‎olmayan, lafızlarının zahiri manası sarih akla veya ‎muhkem nassa ya da Kur’an ve sünnete dayanan temel ‎İslamî kaidelere muhalif görünen ayetlerdir. Müfessirlerin ‎çoğuna göre müteşabih ayetler, Allah-u Teâlâ’nın sıfatları ‎ve fiilleriyle alakalı olan ayetlerdir. “El-Rahmân, arşa ‎istiva etti.” (Tâ Hâ: 5), “Allah’ın iki yed’i açıktır.” ‎‎(el-Maide: 64), “Ancak celal ve ikram sahibi olan ‎Rabbinin vechi baki kalacaktır.” (el-Rahmân: 27), ‎‎“(Gemi) Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi.” ‎‎(el-Kamer: 14) gibi ayetler müteşabih ayetlere örnektir. ‎Bu gibi ayetlere karşı mu’minin tavrı; zahiri manasının ‎kastedilmediğine inanmak ve ayeti muhkeme arz edip ‎İslam’ın sabit olan temel asıllarına göre anlamak olmalıdır. ‎
Bazı âlimler, Âli İmran: 7 ayetinde durağı ‎وَمَا ‏يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ‎ “Müteşabih ayetlerin ‎gerçek manasını yalnız Allah bilir.” sözünden sonra ‎kabul ederek müteşabih ayetlerin manasını sadece Allah-‎u Teâlâ’nın bildiği, O’ndan başkasının bilmediği görüşüne ‎sahip olmuşlardır. Bazı âlimler ise durağı وَالرَّاسِخُونَ فِي ‏الْعِلْمِ “…ve ilimde derinleşenler” sözünden sonra ‎kabul ederek bazı müteşabih ayetlerin manasını ilimde ‎derinleşenlerin yani nebilerin, sıddıkların, velilerin de ‎bilebildiğine inanmışlardır. İmam Gazali rahmetullahi aleyh ‎de bu görüşe sahip olan âlimlerdendir.‎
O; nebilerin, velilerin, ilimde derinleşenlerin müteşabih ‎ayetlerin manasını bilebileceği görüşünü aldığı için ortaya ‎attığı soruya şöyle cevap veriyor: ‎
‎“Allah-u Teâlâ kendisi hakkındaki müteşabih haberlere ‎insanların hepsini muhatap kılmamış, belli vasıftaki ‎kimseleri muhatap kılmıştır ve onlar bu hitabı ‎anlamışlardır. Öyleyse hitaba muhatap kılınmayanların ‎hitaptan kastedileni anlamamaları sorun değildir.” ‎
Sonra İmam Gazali bu söylediği şeyi açıklamak için akıl ‎baliğ insanlar ile akıl baliğ olmayan çocuklar arasındaki ‎durumu misal veriyor. Eğer bir kişi konuşurken hitaptan ‎akıl baliğ kimseleri kastetmişse kullandığı sözleri akıl baliğ ‎olmayan çocukların anlaması şart değildir, akıl baliğ ‎kimselerin anlaması yeterlidir. İşte arifler (ilimde ‎derinleşenler) ile avamların durumu da böyledir; arifler ‎akıl baliğ olan kimseler gibi, avamlar da akıl baliğ olmayan ‎çocuklar gibidir. Allah hakkındaki müteşabih haberler, ‎ariflere yöneltilmiş bir hitaptır. Eğer arifler hitaptan ‎kastedileni anlamışlarsa istenen gerçekleşmiştir. Avamlar ‎anlamıyorsa bu hitap zaten onlara yöneltilmemiştir. Ancak ‎çocuklar anlamadıkları sözleri nasıl ki buluğa ermiş ‎büyüklere soruyorlarsa avamlar da anlamadıkları bu ‎sözleri ariflere sorabilirler. Arifler, eğer soruyu soran ‎avama sözü açıkladıklarında avam sözü anlayabilecek ‎durumda ise anlatır, anlayamayacak durumda ise: “Bu ‎sizi ilgilendiren bir söz değildir, manasını anlamanız ‎gerekmez, zaten bununla da mükellef değilsiniz. Öyleyse ‎sormayın çünkü anlatırsam yanlış anlayabilirsiniz. Bu da ‎size fayda değil, zarar verir.” derler. ‎
Bu açıklamalardan sonra İmam Gazali istiva ‎meselesini örnek veriyor. Allah-u Teâlâ Kur’an’da: “El-‎Rahmân, arşa istiva etti.” (Ta-Ha: 5) buyuruyor. Bu ‎sözün manasını belki ilimde derinleşenler anlarlar fakat ‎avamlar anlamayabilirler. Eğer bir avam âlime istiva ve ‎keyfiyeti hakkında sorarsa âlim ona anlayacağı şekilde ‎cevap verir; eğer o kişinin sorusundan fitne uyandırmak ‎veya girmemesi gereken bir konuda derine inmek ‎istediğini anlarsa onun bidatçi olduğuna hüküm verir ve ‎aynı İmam Malik’in, istivanın keyfiyeti hakkında soran ‎kişiye takındığı tavrı takınır. ‎
İmam Gazali’nin İmam Malik’ten naklettiği söz ‎hakkında bilgi vermeden geçmeyelim. İmam Gazali İmam ‎Malik hakkında meşhur olan sözü nakletmiştir fakat bu ‎söz İmam Malik’ten sabit değildir. İmam Malik’ten sabit ‎olan rivayetler şunlardır: ‎
Abdullah ibni Vehb şöyle anlatır: “Biz, Malik ibni ‎Enes'in yanında idik. Bu sırada yanımıza bir adam girdi ve ‎şöyle dedi "Ey Eba Abdillah! Allah, “El-Rahmân, arşa ‎istiva etti.” (Ta-Ha: 5) buyurmuştur. O'nun istivası ‎nasıldır?" ‎
Malik başını öne eğdi ve terledi. Sonra başını kaldırıp ‎şöyle dedi: “Allah, “El-Rahmân, arşa istiva etti.” (Ta-‎Ha: 5) buyurmuştur. Allah nefsini (Kur’an’da) vasfettiği ‎gibidir, O’nun hakkında “nasıl” denilmez. Keyfiyet O’ndan ‎kaldırılmıştır. Sana gelince; sen bidatçi, kötü bir adamsın. ‎Çıkarın onu!” Bu söz üzerine adam hemen oradan ‎çıkarıldı.”(‎43)‎
Yahya ibni Yahya şöyle anlatır: “Biz, Malik ibni ‎Enes’in yanında idik. Bir adam geldi ve şöyle dedi: “Ey ‎Eba Abdillah! Allah, “El-Rahmân, arşa istiva etti.” ‎‎(Ta-Ha: 5) buyurmuştur. İstiva nasıldır?” ‎
Malik, terleyinceye kadar başını eğdi, sonra şöyle dedi: ‎‎“İstiva meçhul değildir (hakkında ayet vardır). Keyfiyet ‎düşünülmez (aklı aşar). Ona iman etmek vaciptir, ‎‎(manası ve keyfiyeti) hakkında soru sormak ise bidattir. ‎Görüyorum ki sen ancak bir bidatçisin.” Sonra bu adamın ‎yanından çıkarılmasını emretti.”(‎44)‎
Bazı kimseler İmam Malik’ten sabit olmayan sözü şu ‎şekilde açıklarlar: “İstiva malumdur yani manası Arap ‎dilinde bilinmektedir ve bu manaya inanmamız gerekir. ‎Keyfiyeti meçhuldür yani bir keyfiyeti vardır fakat biz bu ‎keyfiyeti bilmediğimiz için Allah’a havale ederiz.” İmam ‎Malik’ten nakledilen söz sabit olmasa da asla bu şekilde ‎anlaşılmaz. Zira bu şekildeki bir anlayış İmam Gazali’nin ‎bu kitabında baştan sonuna kadar yazdığı ve savunduğu ‎akideyle taban tabana zıttır. Eğer bu manada olsaydı ‎İmam Gazali inancıyla çelişen bu sözü inancına delil ‎olarak almazdı. Öyleyse bu sözün açıklaması şöyledir: ‎‎“İstiva malumdur” yani Allah’ın istiva ettiği Kur’an’da bize ‎haber verilmiştir, istiva haberi bilinmektedir. Keyfiyetten ‎kastedilen ise manasıdır. Yani istivanın Allah katındaki ‎hakiki manası kullara meçhuldür. Zaten İmam Malik’in ‎soru sorana gösterdiği şiddetli tavır da bunun böyle ‎olduğunu kanıtlar. Çünkü şayet istivanın “nasıllık” ‎manasında bir keyfiyeti olsaydı İmam Malik, Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’in kendisine ruh hakkında ‎soranlara verdiği: “Onun ilmi Rabbimin katındadır.” ‎cevabı gibi cevap verir, “Keyfiyetin ilmi Allah’a aittir.” der ‎ve soru soranı da azarlayıp meclisinden kovmazdı. ‎Keyfiyet cisme ait özellikleri ifade eden bir kavramdır. ‎Gerek İmam Malik’in akidesi gerekse İmam Gazali’nin ‎akidesi Allah-u Teâlâ’yı cisim ve cisme ait özelliklerden ‎tenzih ve takdis olduğundan, keyfiyeti de kesinlikle ‎reddetmeyi gerektirir. Zaten İmam Malik’ten sabit olan ‎sözde şöyle geçmektedir: “Keyfiyet O’ndan kaldırılmıştır.” ‎Yani Allah hakkında keyfiyet düşünülmez çünkü keyfiyet, ‎cisme ait olan bir kavramdır. Allah-u Teâlâ bundan ‎münezzehtir.‎



‎(‎42) İmam Malik: Asıl ismi Ebu Abdullah Malik ibni Enes ibni ‎Malik ibni Ebi Amir’dir. Hicri 93 yılında Medine’de doğmuş, 179 ‎yılında yine orada vefat etmiştir. Büyük bir âlim, müçtehit ve ‎Maliki mezhebinin imamıdır. Bazı eserleri şunlardır: Muvattâ, ‎Risâletun fi’l-Kader.‎
‎(‎43) Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, c. 2 s. 304.‎
‎(‎44) Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, c. 2 s. 305.‎

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« Yanıtla #3 : 24 Kasım 2018, 00:11:30 »


Metin:‎
Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki mücmel olan şeylere ‎yani zihinde, hakkında tafsilatlı bilgi olmayan meselelere ‎inanmak mümkündür (aklın kabul ettiği bir şeydir). Fakat ‎Allah-u Teâlâ’yı takdis etmek böyle değildir, bunun ‎tafsilatlı bir şekilde olması gerekir. Allah-u Teâlâ'yı takdis ‎etmek ise Allah hakkında imkânsız olan şeyler Allah'a ‎nispet edildiğinde bunları reddetmek demektir. Allah ‎hakkında imkânsız olan şeyler Allah'a nispet edildiğinde ‎bunları mücmel olarak reddetmek yeterli değildir, ‎mutlaka tafsilatlı olarak reddetmek gerekir. Allah ‎hakkında imkânsız olan şeyler ise cisim ve cisme bağlı ‎olan şeylerdir. Burada cisimden kastımız; miktarı, ‎uzunluğu, eni ve derinliği olan; kuvvetli olduğunda bulun‎duğu yeri başkasının almasını engelleyen, zayıf olduğunda ‎ise başkasının itme kuvvetiyle yerini terk eden şeydir. ‎Cisim lafzının manası açık olmasına rağmen onu bu ‎şekilde açıklamamızın sebebi, avamın cisim lafzından ne ‎kastedildiğini anlamama ihtimali olmasıdır.‎

Açıklama:
İmam Gazali rahmetullahi aleyh mücmel haberlere, ‎tafsilatını bilmeden inanmanın aklen mümkün ve kabul ‎edilen bir şey olduğunu örneklerle ispat ettikten sonra ‎burada tasdik ile takdis arasındaki farkı bildiriyor. Bu fark; ‎tasdikin mücmel şekilde olabilmesi söz konusu iken ‎takdisin mutlaka tafsilatlı olması gerektiğidir. Takdis ise ‎Allah-u Teâlâ’yı cisim ve cisme tabi olan şeylerden tenzih ‎etmektir. İşte bu takdisin mücmel bir şekilde olması ‎yeterli değildir, mutlaka tafsilatlı bir şekilde gerçekleşmesi ‎gerekir. ‎
Bunun ardından İmam Gazali, hem önemli olduğu için ‎hem de belki avamlar anlamazlar diye cisimden kastının ‎ne olduğunu açık ve net bir şekilde anlatıyor. Şöyle ki ‎cisim; miktarı, uzunluğu, eni ve derinliği olan; kuvvetli ‎olduğunda bulunduğu yeri başkasının almasını ‎engelleyen, zayıf olduğunda ise başkasının itme kuvvetiyle ‎yerini terk eden şeydir.‎
İşte bu özelliğe sahip olan, hâdis (sonra olmuş) olan bir ‎varlıktır ve böyle bir varlık asla ilah olmaz. İlah da asla bu ‎sıfata haiz olmaz. Bu sebeple hak ilahı mutlaka bu ‎özelliklerden ve sıfatlardan tenzih etmek gerekir. İşte ‎takdisin manası budur.‎
İmam Gazali cismi tarif etmekle ileride: “Cisim ‎kelimesi ne Kur’an’da ne sünnette geçmiştir, bu sebeple ‎ne ispat ederiz ne de nefyederiz.” diyerek ortaya çıkacak ‎kimselere de cevap vermiştir. Zira önemli olan lafızlar ‎değil, manalardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi hangi ‎lafızla isimlendirilirse isimlendirilsin adına cisim ‎dediğimiz varlıklar etrafımızda vardır ve pratikte ‎görüyoruz. Dolayısıyla üzerinde durulacak olan “cisim” ‎lafzı değil, bu lafzın delalet ettiği manadır. Bundandır ki ‎âlimler: “Gerçekler, lafızlardan çıkarılmaz. Kim delili, ‎lafızlardan isterse sapar.” demiştir. Yani önemli olan lafzın ‎manasıdır, kendisi değildir. Örneğin, cisim dediğimiz ‎varlık bir yer işgal eder, Allah-u Teâlâ ise yer işgal etmez. ‎Yine cisim dediğimiz varlığın eni, boyu, derinliği vardır; ‎Allah-u Teâlâ ise bunlardan münezzehtir. Öyleyse önemli ‎olan Allah’ı bu manalardan tenzih etmektir, bu manalar ‎ister “cisim” lafzı altında toplansın ister başka bir lafız ‎altında toplansın, fark etmez. Bu sebeple “Bu lafızlar ‎Kur’an’da geçmedi, sahabeler de kullanmadı.” demek ‎gereksizdir.‎
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |