Birinci Görev: Takdis Etmek
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 13 Aralık 2018, 23:21:01


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Birinci Görev: Takdis Etmek  (Okunma Sayısı 342 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« : 16 Kasım 2018, 01:03:20 »

Metin:‎
Birinci Görev: Takdis etmek‎


Bunun manası şudur: Avamdan bir kimse, Kur’an ‎veya sünnette “Allah’ın yed’i (eli)” veya “Allah’ın ısba’ı ‎‎(parmağı)” sözlerinin geçtiği ayet ve hadisleri veya ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in "Allah-u Teâlâ ‎Âdem’in çamurunu yed’i (eli) ile mayaladı."(‎19) ya da ‎‎"Mu’minin kalbi, Rahman’ın ısba’larından ‎‎(parmaklarından) iki ısba’ı (parmağı) arasındadır."(‎20) ‎sözlerinde Allah'a isnat edilen "‎يَد‎ (yed: el)" ve "‎إِصْبَع‎ (ısba’: ‎parmak)" lafızlarını duyduğu zaman bilmelidir ki "‎يَد‎ (yed: ‎el)" sözü iki manaya gelir. Birincisi; lügatteki asıl ‎manasıdır. Yani et ve sinirden oluşan bir uzuvdur. Bu et, ‎kemik ve sinir, özel vasıfları olan birer cisimdir. Cisimden ‎kastım; uzunluğu, eni ve derinliği olan, bulunduğu yeri ‎işgal eden ve bulunduğu yerden çekilmedikçe işgal ettiği ‎yerde başka bir şeyin bulunmasına engel olan belli ‎hacimdeki şeydir.‎
Bu lafız, yani yed (el) lafzı, istiare olarak başka bir ‎manada da kullanılır. İstiare olarak kullanılan yed lafzı, ‎asla cisim manasında değildir. Tıpkı "Ülke, emirin ‎elindedir." denildiği gibi. Emirin eli kesik bile olsa bu, ‎manası anlaşılır bir sözdür.  ‎
Bu sebeple avam olsun ya da olmasın herkesin, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in Allah-u Teâlâ ‎hakkında kullandığı "‎يَد‎ (yed: el)" lafzından asla etten, ‎kandan ve kemikten müteşekkil bir cisim olan uzuv ‎manasını kastetmediğine kesin ve yakini olarak inanması ‎gerekir. Çünkü bu, Allah-u Teâlâ hakkında imkânsızdır ve ‎Allah-u Teâlâ bundan münezzehtir.‎
Allah-u Teâlâ ve Rasulü sallAllahu aleyhi ve sellem’in Allah ‎hakkında zikrettiği "‎يَد‎ (yed: el)" lafzını duyduğu zaman ‎kişinin aklına Allah-u Teâlâ'nın uzuvlardan müteşekkil bir ‎cisim olduğu gelirse bu kişi puta tapıyor demektir. Çünkü ‎her cisim mahluktur; mahluka tapmak ise küfürdür. Puta ‎tapmanın küfür olmasının sebebi, putun mahluk ‎olmasıdır. Putun mahluk olmasının sebebi ise onun cisim ‎olmasıdır.‎
Kim bir cisme taparsa, ümmetin selefi ve halefinin ‎icmaıyla kâfirdir. Bu cisim, ister dağlar gibi yoğun ve sert ‎olsun ister hava ve su gibi yumuşak olsun, fark etmez. Bu ‎cisim, ister yer gibi karanlık olsun ister güneş, ay ve ‎yıldızlar gibi parlak olsun isterse rüzgâr ve hava gibi rengi ‎olmayan bir cisim olsun, fark etmez. Bu cisim ister arş, ‎kursi ve gök gibi muazzam olsun ister zerre ve zerrecik ‎gibi küçük olsun ister taş gibi cansız isterse insan gibi canlı ‎olsun, bütün bunlar birer puttur. İyiliği, güzelliği, ‎büyüklüğü, küçüklüğü, sertliği ya da kalıcılığı onu put ‎olmaktan çıkarmaz.‎
Kim Allah-u Teâlâ’yı, Allah-u Teâlâ’nın yed’ini (elini) ve ‎Allah-u Teâlâ’nın ısba’ını (parmağını) cisim olmaktan ‎tenzih ederse, Allah’ı uzuvdan, etten, sinirden ve ‎sonradan meydana gelmiş bir varlık olmayı gerektiren ‎sıfatlardan tenzih ve takdis etmiş olur.‎
Kişinin buna inandıktan sonra, Kur’an ve sünnette ‎geçen "‎يَد‎ (yed: el)" ve "‎إِصْبَع‎ (ısba’: parmak)"  lafızlarının ‎bir manası olduğuna, fakat bunun cisim ya da cisimde ‎mevcut olan araz manasında olmayıp mutlaka Allah-u ‎Teâlâ’ya layık bir mana olduğuna inanması gerekir. Eğer ‎bu manayı bilmiyor, hakikatini anlamıyorsa bu durumda o ‎kimseye zaten bunu bilme yükümlülüğü yoktur. Onun ‎tevilini ve manasını bilmesi de üzerine vacip değildir. ‎Bilakis onun üzerine vacip olan; ileride de geleceği üzere ‎‎(manasını bilmediği, anlamadığı) bu gibi lafızların ‎manasını araştırmaya girmemesidir.‎

Açıklama:‎
İmam Gazali önce isim olarak zikredip sonra kısaca ‎tarif ettiği Allah hakkında zikredilen ve zahiri teşbihi ‎andıran ayet ve hadislerle ilgili kişiye vacip olan yedi ‎görevden ilkini, burada örnekler vererek geniş bir şekilde ‎açıklamaya başlıyor. ‎
Bu ilk görev olan “takdis”e giriş yaparken Arapça ‎aslında “manası” sözü geçse de burada kastedilen “bunun ‎örneği”dir. Zira İmam Gazali takdisin manasını önceki ‎satırlarda açıklamıştı. Takdis; Allah-u Teâlâ’yı cisim ve ‎cisimle alakalı her şeyden tenzih etmektir. ‎
İmam Gazali takdisin pratikte nasıl ‎gerçekleştirileceğine dair burada ‎يَد‎ (yed: el) ve ‎إِصْبَع‎ (ısba’: ‎parmak) lafızlarını örnek vermiştir. Yed ve ısba’ın cisim ‎olan manası olduğu gibi cisim olmayan manası da vardır. ‎Kur’an-ı Kerim veya sahih sünnette bu lafızlar okunduğu ‎zaman yapılması gereken ilk şey, bu lafızların cisim olmayı ‎gerektiren manasını anlamamaktır. Böyle yapıldığında ‎Allah-u Teâlâ takdis edilmiş olur. Zaten Allah’ın Kuddûs ‎sıfatının manası da budur; cisim ve cisimle alakalı ‎şeylerden mukaddes ve münezzehtir. Tenzih ve takdis ‎sağlandıktan sonra bu lafzın diğer manasının da ‎verilmemesi gerekir. Çünkü avam Allah-u Teâlâ’nın diğer ‎manayı kastedip kastetmediğini bilemez. Önemli olan, ‎cisim ve cisimle alakalı olan manayı vermemek, ‎düşünmemektir. Niçin bu mananın verilmemesi ‎gerektiğini İmam Gazali şöyle anlatıyor: Eğer bu gibi ‎lafızlardan cisim olmayı gerektiren bir mana düşünülürse ‎bu durumda Allah’a değil, bir puta ibadet ediliyor ‎demektir. Çünkü put bir cisimdir ve her cisim mahluktur. ‎Mahluka ibadet etmek ise küfürdür. Bu konuda ümmetin ‎selefi ve halefi icma etmiştir. ‎
İmam Gazali burada cisim demişken cismin ne ‎olduğunu da tarif ediyor. Eğer birisi çıkıp da: “Rasulullah, ‎sahabeler veya tabiin en, boy, derinlik, cisim gibi tabirler ‎kullanmadılar. Dolayısıyla bu gibi lafızları ne ispat eder ne ‎de reddederiz.” derse şöyle deriz: ‎
‎“Cisim” lafzını şimdilik bir kenara koyalım. Etrafımızda ‎cismin tarifinde söylenenlere uyan varlıklar yok mudur? ‎Elbette vardır. Bunu inkâr eden kördür ki bunu kör bile ‎inkâr etmez. Öyleyse bizim kastettiğimiz, manadır; isim ‎değil. Bu verdiğimiz manalar sadece zihinde veya hayalde ‎kalmıyor, etrafımızda gerçekleşiyor ve pratikte görüyoruz. ‎Önemli olan da budur. Âlimler bu şeye “cisim” ismi ‎vermiştir, siz ne isim verirseniz verin.  Dolayısıyla ‎üzerinde durulacak olan “cisim” lafzı değil, bu lafzın ‎delalet ettiği manadır. Bu sebeple âlimler: “Gerçekler ‎lafızlardan çıkarılmaz. Kim delili lafızlardan isterse sapar.” ‎demiştir. Yani önemli olan, lafzın manasıdır, kendisi değil.‎
Her lafzın delalet ettiği bir mana vardır ve bu lafız ‎konuşulduğunda delalet ettiği mana kastedilir. Yani biz ‎‎“Allah-u Teâlâ cisimden ve cismi gerektiren şeylerden ‎münezzehtir.” dediğimizde sırf lafzın kendisini ‎kastetmiyoruz, manasını kastediyoruz. Dolayısıyla “Allah ‎için ne cisimdir deriz ne de cisim değildir deriz, çünkü bu ‎lafız ne Kur’an’da ne de sahabe sözünde geçti.” demek, ‎kandırmaktan başka bir şey değildir. Eğer “Allah cisimdir ‎fakat bununla sizin verdiğiniz manaları kastetmiyorum.” ‎denilirse cisim lafzının bizim verdiğimiz manalar dışında ‎bir manası var mı, açıklanmasını isteriz. Şayet Allah’a ‎‎“cisim” ismi verilip de kastedilen mana açıklanamazsa bu ‎durumda sözümüze gelinmiş olur.‎
Bizim cisimden kastettiğimiz şey -İmam Gazali’nin ‎tarif ettiği gibi- etrafımızda gördüğümüz eni, uzunluğu, ‎derinliği, işgal ettiği bir yer olan belli miktardaki varlıktır. ‎İşte bu özelliklerden ve bu özelliklere sahip olan şeylerden ‎Allah-u Teâlâ’yı tenzih ediyoruz. Bu sebeple yed, ısba’ ‎lafızlarının, bizim adına “cisim” dediğimiz ve İmam ‎Gazali’nin tarif ettiği özelliklere haiz olan manasını, ‎başkaları buna ne isim verirse versin, Allah-u Teâlâ ‎hakkında düşünmemek gerekir. Çünkü adına “cisim” ‎denmese de cismin tarifine haiz olan bir varlık mahluktur ‎ve Allah, mahlukun vasfından münezzehtir. Allah’a böyle ‎bir vasıf veren kimse puta tapıyor demektir. ‎
Teşbihi çağrıştıran ayet ve hadisler konusunda selefi ‎salihinden gelen üç görüş vardır:‎
Birincisi: Haberin tevilini (tefsirini), sadece tilaveti ‎‎(okuması) kabul etmektir. Yani ayet veya hadislerde Allah ‎hakkında zikredilen ve teşbihi çağrıştıran lafızların zahiri ‎manasından Allah’ı tenzih ve takdis ederek mana ‎hakkında hiçbir yorum yapmayıp, mücmel tevil de etmeyip ‎manayı Allah’a tafvid (havale) etmektir. İşte bu, ‎sahabelerin çoğunun inancıdır.‎
Süfyan ibni Uyeyne(‎21) rahmetullahi aleyh şöyle dedi: ‎
‎“Allah’ın kendisini Kur’an’da vasfettiği her şeyin ‎okuması, onun tefsiridir; keyfiyet yoktur, misal (benzer) ‎yoktur.”(‎22)
İmam Tirmizi(‎23) rahmetullahi aleyh Sünen’inde şöyle ‎dedi: ‎
‎ “Âlimlerin çoğu, Allah’ın sıfatları hakkında teşbihi ‎andıran rivayetlerden “Rab Tebareke ve Teâlâ’nın her ‎gece dünya semasına nüzulü (inmesi)” hadisi konusunda ‎şöyle dedi: Dediler ki: “Sabit olan bu rivayetlere iman ‎edilir, manaları hakkında düşünülmez ve “keyf” ‎denilmez.” Malik, Süfyan ibni Uyeyne ve Abdullah ibni el-‎Mübarek(‎24) de bu (teşbihi andıran) hadisler hakkında ‎şöyle demişlerdir: “Bu hadisleri keyfiyetsiz olarak geçirin.” ‎Ehlisünnet velcemaatten ilim ehlinin sözleri de ‎böyledir.”(‎25)‎

İmam Tirmizi rahmetullahi aleyh, Maide suresinin tefsi‎rinde “Rahman’ın yemin’i (sağı) doludur ve cömerttir.” hadisi hakkında şöyle dedi:‎
‎“Bu hadisi âlimler rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “Bu ‎‎(teşbihi andıran) hadislere tefsir etmeden ve vehme ‎kapılmadan geldiği gibi iman ederiz.” Bunu pek çok âlimle ‎birlikle Sevri, Malik ibni Enes, İbni Uyeyne ve İbni el-‎Mübarek de söylemiştir. Bu gibi hadisler rivayet edilir, ‎onlara iman edilir ve “keyf” denilmez.”(‎26)‎

İmam Beyhaki(‎27) rahmetullahi aleyh şöyle dedi:‎
‎“Süfyan el-Sevri(‎28), Şu'be, Hammad ibni Zeyd, ‎Hammad ibnu Seleme, Şerik ve Ebu Avane sınır tayin ‎etmiyor, mahlukata benzetmiyor ve herhangi bir örnek ‎vermiyorlardı. Onlar, hadisi olduğu gibi rivayet ediyor ve ‎asla "keyf (nasıl)" demiyorlardı. Onlara (müteşabih) nas ‎‎(ayet veya hadis) hakkında bir şey sorulduğunda cevap ‎olarak o nassı okuyorlardı. ‎
Ebu Davud şöyle dedi: "İşte bu, bizim doğru kabul ‎ettiğimiz mezheptir."  ‎
Ben dedim ki: İşte bizim büyük âlimlerimiz bu mezhep ‎üzerinde idiler.”(‎29)‎

İkincisi: Ayet veya hadislerde Allah hakkında ‎zikredilen ve teşbihi çağrıştıran lafızların zahiri ‎manasından Allah’ı tenzih ve takdis etmek, Allah’a nispet ‎edilen bu lafızları mücmel tevil ederek sıfat kabul etmek ‎ve bu lafızların mutlaka Allah’a layık bir manası olduğuna ‎inanarak ve manayı Allah’a havale ederek okuyup ‎geçmektir. Ebu Hanife’nin görüşü böyledir.‎
Tabiin ve tabiuttabiin baktılar ki bu kelimeler Kur’an’da ‎çok tekrarlanıyor ve yeni bir mana veriyor. Tıpkı “iki ‎yed’imle yarattığım…” (Sâd: 75) ayetinde olduğu gibi. ‎Bu ayette Âdem aleyhisselam ile İblis aleyhillâne arasındaki ‎fark ifade edilmiştir. Zira bir fark olmayıp ayetteki “‎يَد‎ (yed: ‎el)” kelimesi kudret manasında olsaydı İblis aleyhillâne ‎Allah-u Teâlâ’ya: “Ben de senin yed’inle (kudretinle) ‎yaratıldım.” derdi. Bu gösteriyor ki ayetteki “yed” ‎sözünden “kudret” kastedilmemiş, bilinen manalardan ‎ayrı bir mana kastedilmiştir. Bu sebeple Ebu Hanife ve ‎bazı âlimler, lafzın zahiri manasından Allah’ı tenzih ve ‎takdis ettikten sonra buna “sıfat” demiş ve “Bu lafzın ‎bilinenden ayrı bir manası vardır fakat biz bu manayı ‎bilmiyoruz, ancak mutlaka Allah’a layık bir manası vardır.” ‎diyerek manayı Allah’a havale etmiştir. İşte bu mücmel ‎tevilin adı tafviddir. ‎
Üçüncüsü: Zahiri manasından Allah’ı tenzih ve takdis ‎ettikten sonra Arap diline uygun olarak lafza Allah’a layık ‎olan bir mana vermektir. Bu, halefin görüşüdür. Örneğin ‎‎“iki yed’imle yarattığım…” (Sâd: 75) ayetinde ‎yaratma söz konusu olduğundan, bu sonuç olarak yine ‎kudrete aittir diyerek yed lafzına kudret manası ‎vermişlerdir. İşte bunun ismi tafsilatlı tevildir. Bu metoda ‎başvuranlar; zahiri teşbihi andıran lafızları okuyup ‎geçmenin, manayı Allah’a havale etmenin bazı kimselerin ‎kalplerini teskin etmediğini görünce teşbihten ve batıl ‎tevillere düşmekten insanları muhafaza etmek gayesiyle ‎bu yola başvurmuşlardır. Ancak tevil ettikleri mana ‎hakkında asla “Bu lafzın manası kesin budur.” dememişlerdir.‎
Elbette Kur’an-ı Kerim’deki her lafzın bir manası vardır. ‎Fakat bu lafızların her birinden, özellikle Allah-u Teâlâ ‎hakkındaki haberlerden, hangi mananın kastedildiğini ‎bazı kimseler bilemezler. Bundandır ki İmam Şafiî ‎rahmetullahi aleyh şöyle demiştir:‎
‎“Ben, Allah’a ve Allah’ın muradı‏ ‏üzere O’ndan gelene ‎iman ettim. Aynı şekilde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e ve Rasulullah’ın sallAllahu aleyhi ve sellem’in muradı ‎üzere ondan gelene de iman ettim.”(‎30)
Sahabeler radıyAllahu anhum bu gerçeği bildikleri için ‎manasını bilmedikleri kelimeleri okuyup geçmişlerdir. ‎Fakat bu asla, bu kelimelerin Allah katında manası ‎olmadığını göstermez. Elbette bu kelimelerin Allah ‎katında O’na layık olan bir manası vardır fakat sahabeler ‎bu manayı bilmedikleri için lafza iman edip Allah’a layık ‎bir manası olduğuna inanarak manayı Allah’a havale ‎etmiş ve lafız üzerinde durmadan okuyup geçmişlerdir, bu ‎konuda soru soranları da şiddetli bir şekilde ‎azarlamışlardır. Bu gösteriyor ki Kur’an-ı Kerim’de Allah ‎hakkında, Müslümanları imtihan etmek için insanların ‎manasını bilmediği bazı sözler geçmektedir. İşte bunların ‎ismi “müteşabih naslar”dır. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh bu gibi lafızlara karşı ‎nasıl tavır takınılması gerektiğini sonraki görevlerde beyan ‎edecektir. ‎



‎(‎19) Taberi; Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, hadis no: 717. Bu ‎hadis Selmanı Farisi’den mevkuf olarak nakledilmiştir. Bu ‎rivayetin senedi sahihtir fakat metni münkerdir. Bu gibi rivayetler ‎ile asla İslam akidesi sabit olmaz.‎
(‎20) Tirmizi, Kitabu’l-Kader, “Kalplerin, Rahman’ın iki parmağı ‎arasında olması” Hakkında Gelenler Babı, Tirmizi bu hadis için ‎‎“hasen” dedi, c.4 s.448, hadis no: 2140; İbni Mace, Kitabu’l-Duâ, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in Duası Babı, c.2 s.1260, ‎hadis no: 3834.‎
Enes (r.a) şöyle dedi: “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ‎çok kez şöyle dua ederdi: “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren ‎Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Dedim ki: “Ya ‎RasulAllah! Biz, sana ve getirdiklerine iman ettik. Buna rağmen ‎bizim için korkuyor musun?” Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem: “Evet, muhakkak ki kalpler Rahman’ın ‎ısba’larından (parmaklarından) iki ısba’ı (parmağı) ‎arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir.” buyurdu.‎
İmam Beyhaki rahmetullahi aleyh, “el-Esmâu ve’l-Sıfât” kita-‎bında bu hadisle ilgili şunları zikretmiştir:‎
‎“Abdullah ibni Amr ibni el-As (r.a)’tan şöyle rivayet edildi: ‎
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'ın şöyle dediğini ‎duydum: ‎
‎“Âdemoğlunun kalplerinin hepsi, Rahman'ın ‎ısba’larından (parmaklarından) iki ısba’ı (parmağı) ‎arasındadır. Bir tek kalp gibi onları dilediği şekilde evirip ‎çevirir.” Sonra Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dua ‎etti: "Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah'ım! ‎Kalplerimizi senin itaatine yönelt." (Müslim Sahih’inde, ‎Zuheyr ibni Harb ve başkasından, yine Ebu Abdurrahman el-‎Mukri’den rivayet etti.)‎
Nevvas ibni Sem’an el-Kilâbi şöyle dedi: ‎
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'ın şöyle dediğini işittim: ‎‎"Tartı Rahman'ın yed’indedir (elindedir), bir kavim için ‎yükseltirken diğerleri için alçaltır. Âdemoğlunun kalbi, ‎Rahman'ın ısba’larından (parmaklarından) iki ısba’ı ‎‎(parmağı) arasındadır. Dilerse onu doğrultur, dilerse ‎saptırır." Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dua ‎ederdi: "Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah'ım! Kalbimi ‎dinin üzere sabit kıl!"‎
İmam Beyhaki şöyle diyor:‎
Ebu Hâtim Ahmed ibni Muhammed el-Hatîb rahmetullahi ‎aleyh'in el yazısında bu haberin tevili konusunda şöyle denildiğini ‎okudum:‎
‎“Bu haberin manası; âdemoğlunun kalbinin Allah'ın kudreti ve ‎mülkü altında olmasıdır. Özellikle kalpleri zikretmenin faydası; ‎Allah’ın kalpleri düşüncelerin, isteklerin, azim ve niyetlerin yeri ‎kılmasıdır. Bunların hepsi fiillerden önce gelir. Sonra insanların ‎diğer uzuvlarını hareket ve sükûnetlerde kalbe tabi kılmıştır. Bu ‎ise fiillerimizin Allah'ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna delalet ‎eder. Fiillerimizden hiçbiri, Allah’ın iradesi dışında vuku bulmaz. ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ashabına Allah'ın kadim ‎kudretini açıklarken kendi nefislerinden en çok aklettikleri şeyi ‎misal olarak verdi. Çünkü kişinin, iki parmağı arasında olandan ‎daha kadir olduğu hiçbir şey yoktur.” ‎
Bu haberin manası şöyle de olabilir: Kalpler, fayda verme ve ‎zararı defetme nimetleri arasında veya bu ikisinin eseri olan ‎ikram ve adalet arasındadır.‎
Bu sözü destekleyen bazı haberlerde şöyle geçmektedir: ‎‎"Dilerse onu saptırır, dilerse onu doğrultur." Ayrıca haberin ‎siyakı da bunu açıklar: "Ey kalpleri hâlden hâle çeviren ‎Allah'ım! Kalbimi sabit kıl." ‎
Kudret tek olmasına rağmen ısba' (parmak) lafzının müsenna ‎‎(ikil olarak) söylenmesinin sebebi; (Arap dilinde) âdet üzere ‎misalin bu şekilde verilmesidir.‎
Bu açıklamaya ek olarak, birinci tevili tekit etmek için başka ‎âlimler şöyle dedi: "Filan elimdedir. Filan avucumun içindedir. ‎Filan küçük parmağımdadır." Bu sözü söyleyen kişi, kastettiği ‎filana kadir olduğunu söylemek ister. Yoksa küçük parmağının bu ‎filanı kapsadığını elbette kastetmez. Çünkü küçük parmak, ‎vücudun sadece bir parçasıdır. Nasıl olur da insanın vücudunu ‎kapsayabilir? Hatta kastettiği filan, kendisinden daha kuvvetli ve ‎vücut olarak daha iri bile olabilir.” (el-Esmâu ve’l-Sıfât, hadis ‎no: 740-741)‎
‎(‎21) Süfyan ibni Uyeyne: Nesebi şöyledir; Süfyan ibni Uyeyne ‎ibni Ebi İmran. Hicri 107 yılında Kufe’de doğmuş, 198 yılında ‎vefat etmiştir. Büyük bir imam ve asrın hâfızı idi.‎
‎(‎22) el-Lâlekâi, Şerhu Usûli’l-İtikad Ehlissunneti vel-Cemâ’a, ‎c.3 s.90; İbni Kudame, Zemmu’l-Te’vîl, s.349; Fethu’l-Bâri c.24 ‎s.329’da buna benzer bir söz rivayet edilmiştir. İbni Hacer el-‎Askalani: “Bu rivayeti Beyhaki sahih senetle rivayet etmiştir.” ‎dedi.‎
‎(El-Lâlekâî: Asıl ismi Ebu el-Kasım Hibetullah ibni el-Hasen ‎ibni Mansur el-Lâlekâî el-Taberi el-Râzi’dir. Hicri 418 yılında ‎vefat etmiştir. Hâfız, kelam âlimi ve Şafii fıkhı âlimlerindendir. En ‎meşhur kitabı, Şerhu’l-Sunne’dir.‎
İbni Hacer el-Askalani: Asıl ismi Ahmed ibni Ali ibni ‎Muhammed ibni Muhammed ibni Ali ibni Ahmed’dir. Künyesi ‎Ebu el-Fadl, lakabı Şihabuddin’dir. Hicri 773 yılında Kahire’de ‎doğmuş, 852 yılında orada vefat etmiştir. Hadis hâfızıdır; aynı ‎zamanda fıkıh ve usulü, tefsir, lügat, edebiyat ve tarihle de ‎meşgul olmuştur. Meşhur kitaplarından bazıları; Fethu’l-Bârî, ‎el-Metâlibu’l-Âliye, Bulû’ul-Merâm, Ta’lîku’l-Ta’lîk’tir.)‎
‎(‎23) İmam Tirmizi: Asıl ismi Muhammed ibni İsa ibni Sevre ‎ibni Musa ibni el-Dehhak el-Sülemi el-Buği el-Tirmizi’dir. Hicri ‎‎209 yılında doğmuş, 279 yılında vefat etmiştir. Büyük bir hadis ‎âlimi, aynı zamanda fıkıh ve tefsir âlimidir. Buhari’den ders ‎almıştır. İbni el-Munzir, el-Heysen ibni Kuleyb ve el-Hasan ibni ‎İbrahim el-Kattan ondan ders almışlardır. Meşhur kitapları; el-‎Câmi’ul-Sahîh, İlelu’l-Hadîs, el-İlalu’l-Kebîr, Kitabu’l-‎Zühd, el-Rubâiyyât fi’l-Hadîs, Kitabu’l-Târîh.‎
‎(‎24) Abdullah ibni el-Mübarek: Asıl ismi Abdullah ibni el-‎Mübarek ibni Vadıh el-Hanzeli el-Temimi’dir. Hicri 118 yılında ‎Horasan’ın Merv şehrinde doğmuş 181 yılında Hît şehrinde vefat ‎etmiştir. Tabei tabinin büyük âlimlerindendir. Bazı eserleri ‎şunlardır: el-Zuhd ve’l-Rakâik, Kitabu’l-Cihâd.‎
‎(‎25) Sünen-i Tirmizi, s.598. Bu rivayetin senedi sahihtir.‎
‎(‎26) Sünen-i Tirmizi, Kur’an’ın Tefsiri, hadis no: 3045. Hadis ‎hasen-sahihtir. Fethu’l-Bâri c.24 s.329’da da zikredilmiştir.‎
‎(‎27) İmam Beyhaki: Asıl ismi Ahmed ibni el-Huseyn ibni Ali ‎ibni Abdullah ibni Musa el-Hâfız Ebu Bekir el-Beyhaki’dir. Hicri ‎‎384 yılında İran’ın Nişabur şehrine bağlı bir kasabada doğmuş, ‎hicri 458 yılında vefat etmiştir. Şafii mezhebine bağlı hâfız, fıkıh, ‎hadis ve usul âlimidir. Akidede Eşari mezhebine mensuptur. ‎Hadis âlimi el-Hâfız Ebu Abdillah el-Hâkim onun hocalarından ‎biridir. Meşhur kitaplarından bazıları şunlardır: el-Sunenu’l-‎Kubra ve’l-Suğra, el-Esmâu ve’l-Sıfât, Kitabu’l-Marife, ‎Delâilu’l-Nubuvve, Şuâbu’l-İmân.‎
‎(‎28‎) Süfyan el-Sevri: İsmi; Süfyan ibni Said ibni Mesruk el-‎Sevri el-Kûfi’dir. Hicri 97 yılında doğmuş, 161 yılında vefat ‎etmiştir. Tabei tabiinden olup fıkıh imamı, tefsir ve hadis ‎âlimidir. El-Câmi’ul-Sağîr, Kitabu’l-Ferâiz, Kitabu Âdâbi ‎Süfyan el-Sevri, yazdığı eserlerden bazılarıdır.‎
‎(‎29) Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, c.2 s.334.‎
‎(‎30) İbni Kudame, Lam’âtu’l-İtikâd.‎
‎(İbni Kudame: Asıl ism; Abdullah ibni Ahmed ibni ‎Muhammed ibni Kudame ibni Mikdam ibni Nasr ibni ‎Abdullah’tır. Künyesi Ebu Muhammed, lakabı Muvaffakiddin’dir. ‎Soyu Ömer b. El-Hattab (r.a)’a dayanır. Filistin’in Nablus ‎kentinde hicri 541 yılında doğmuş, 620’de vefat etmiştir. Hanbeli ‎mezhebinin büyük âlimlerindendir. Usul ve lügat âlimidir; usul ‎kitabı, fıkıh ve akaid kitapları yazmıştır. Kitaplarından bazıları ‎şunlardır: Akaid alanında Lem’atu’l-İ’tikâd, Risâletu ‎Mes’eletu’l-İ’tikâd; fıkıh alanında el-Muğnî, el-Kâfî, el-‎Mukna’; usul alanında Ravdatu’l-Nâzır ve Cennetu’l-‎Munâzır.)‎

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« Yanıtla #1 : 17 Kasım 2018, 00:53:12 »


Metin:‎
Başka bir örnek:
Mükellef olan bir kimse Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’in; “Muhakkak ki Allah-u ‎Teâlâ, Âdem'i kendi sureti üzere yaratmıştır.”(‎31) ‎veya “Muhakkak ki ben, Rabbimi en güzel surette ‎gördüm.”(‎32) sözlerinde geçen “‎صُورَة‎ (suret)” lafzını ‎duyarsa bilmesi gerekir ki; suret lafzı (tek bir şeyin ismi ‎olmayıp ayrı şeyler için kullanılan) ortak bir isimdir. Bu ‎lafızla bazen belli bir düzenle tertip edilmiş cisimlerden ‎müteşekkil bir hey’et (şekil) kastedilir. Örneğin: “insan ‎sureti” denildiğinde; burun, göz, ağız ve yanak gibi ‎şeylerin belli bir düzen içinde tertip edildiği insan yüzü ‎anlaşılır. Bu şeyler ise cisimdir ve her biri etten ve ‎kemikten oluşmuştur.‎
Bazen de bu lafızla ne cisim ne cisimde mevcut olan bir ‎hey’et (şekil) ne de cisimlerde düzenlenmiş bir şey ‎kastedilir. Bu, senin “Falan kişi bu şeyin suretini ve bu ‎suretle aynı durumda olan şeyi bildi.” demen gibidir. (Bu ‎sözdeki suret lafzından, cisim veya cisim cinsinden ‎müteşekkil bir mana kastedilmemiş, mecazi bir mana ‎kastedilmiştir.)‎
Bütün mu’minlerin, Allah-u Teâlâ’ya nispet edilen ‎‎“suret” lafzından, söylediğimiz birinci mananın yani etten ‎ve kemikten ibaret olan burun, ağız ile yanaktan ‎müteşekkil bir suret kastedilmediğine kesin olarak ‎inanması gerekir. Çünkü bunların hepsi cisimdir ve ‎cisimlerde bulunan birer şekildir. Bütün cisimleri ve ‎cisimlerde şekil oluşturan şeyleri yaratan Allah-u Teâlâ, ‎bunlara ve bunların sıfatlarına benzemekten münezzehtir. ‎Mükellef olan kişi bu gerçeği kesin olarak bilirse, işte o ‎mu’mindir.‎
Buna inandıktan sonra, mükellef olan kişinin aklına ‎‎“Bu mana (cisim ya da cisimle alakalı bir şey) ‎kastedilmediğine göre istenen mana ne olabilir?” diye bir ‎düşünce gelirse, bilmesi gerekir ki o, bu lafzın manasını ‎bilmekle mükellef tutulmamış, bilakis bu konuda ‎araştırmaya dalmaktan nehyedilmiştir. Çünkü bu lafızla ‎Allah’ın hangi manayı kastettiğini anlamak kişinin gücünü ‎aşar. Fakat Allah’a nispet edilen bu lafızdan, Allah-u ‎Teâlâ’nın yüceliğine ve azametine layık bir mana ‎kastedildiğine ve bu mananın cisim ya da cisimde mevcut ‎olan bir sıfat olmadığına kesin olarak inanması gerekir.‎

Açıklama:‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, takdisin pratikteki uygulamasıyla ilgili ikinci bir örnek daha veriyor ki o da “‎صُورَة‎ ‎‎(suret)” lafzıdır. Konuyla ilgili olarak şu hadisleri ‎zikrediyor: “Muhakkak ki Allah-u Teâlâ, Âdem'i ‎kendi sureti üzere yaratmıştır.” ve “Muhakkak ki ‎ben, Rabbimi en güzel surette gördüm.”‎
Bir avamın muvahhid olabilmesi için bu hadisleri ‎okuduğu zaman aklına asla cisim olan bir suretin ‎gelmemesi gerekir. Eğer aklına cisim olan bir suret gelirse ‎o kimse muvahhid değildir çünkü Allah’ı, O’na layık ‎olmayan şeyden tenzih etmemiştir. ‎
Hadisteki lafız, cisim olan bir mana verebildiği gibi ‎cisim olmayan bir mana da verebilir. İmam Gazali lafzın ‎cisim olan manası ile cisim olmayan manasını güzel bir ‎şekilde açıkladıktan sonra muvahhidin ne yapması ‎gerektiğini bildirmiştir. Bu da cisim olan manayı asla ‎Allah’a isnat etmemek, hatta Allah hakkında aklından bile ‎geçirmemektir. Bunu yaptığı zaman Allah’ı takdis etmiş, ‎yani O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmiş olur. ‎
Daha sonrasında avam merak edip “Acaba burada ‎hangi mana kastediliyor?” şeklinde düşünürse diye İmam ‎Gazali yine ne yapması gerektiğini bildiriyor. Öncelikle ‎avam bilmelidir ki bu haberler müteşabih olduğu için ‎bunların manasını bilmekle mükellef değildir, zaten bu ‎manaları bilmenin pratikte amelleri üzerinde de bir etkisi ‎yoktur. İnanması gereken sadece şudur: Allah-u Teâlâ bu ‎lafzı kendisi için kullanmıştır ve bu lafızla mutlaka O’na ‎layık bir mana kastetmiştir fakat bu mana kesinlikle ne ‎cisimdir ne de cisimde mevcut olan bir sıfattır. İşte ‎avamın yapması gereken budur. ‎
Eğer “Allah’ın, O’na layık olan bir sureti vardır ve bu, ‎O’nun sıfatıdır.” denilip bu sıfatın manası Allah’a havale ‎edilirse bunun ismi “tafvid”dir ve bu, selefi salihinin takip ‎ettiği yollardan biridir. Ancak “Bu, gerçek bir surettir. ‎Suret lafzından Arap dilindeki zahiri (asıl) manasının ‎anlaşılması gerekir.” denilirse, sonra teşbihten kaçmak ‎için “Fakat bu suret Allah’a layık olan, mahlukatınkine ‎benzemeyen bir surettir.” denilse bile bu, selefi salihinin ‎ve ehlisünnetin inancı değildir. Çünkü suretin “Arap ‎dilindeki zahiri manası” yani akla ilk gelen manası; İmam ‎Gazali’nin tarif ettiği gibi burun, göz, ağız ve yanak gibi ‎şeylerin belli bir düzen içinde tertip edildiği cisimdir. Bu ‎ise Allah’a layık olmayan bir vasıftır. ‎
Oysa suret için sıfat diyen âlimler, suretin zahiri (asıl) ‎manasından sakınmak için böyle demişlerdir. Çünkü ‎suretin lügatteki zahiri manasından asla sıfat anlaşılmaz, ‎vücuttan bir parça ya da uzuv anlaşılır. İşte böyle ‎anlaşılmasın diye âlimler sıfat demişlerdir. Ancak elbette ‎bu lafzın gerçekte bir manası vardır ve bu, Allah’a layık ‎olan bir manadır. Böyle inanan bir kimse de mufavvidadır ‎ve ehlisünnet inancına sahiptir.‎
Muevvile ise lafzın manası Allah’a havale edildiğinde ‎insanların aklında soru işareti kalabileceği ve fitne ‎meydana gelip teşbih söz konusu olabileceği endişesiyle ‎lafza Arap diline uygun olarak Allah’a layık olan bir mana ‎vermiştir. Takip edilen bu yolun ismi “tafsili tevil”dir. ‎
İmam Beyhaki rahmetullahi aleyh “el-Esmâu ve’l-‎Sıfât” kitabının “Suret Hakkında Zikredilenler” isimli ‎babında şöyle demiştir:‎
‎“Suret, birkaç şeyden meydana gelen demektir. ‎Musavvar (suret verilen), birkaç şeyden meydana gelen ‎varlık demektir. Musavvir (suret veren), parçaları bir ‎araya getiren varlık demektir.‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎

يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ

‎“Ey (kâfir olan) insan! İkram sahibi Rabbine iman ‎ve itaat etmekten seni alıkoyan şey nedir? O seni ‎yarattı, yaratılışını güzel ve düzgün yaptı. O, seni ‎dilediği surette şekillendirdi.”                           ‎‎(İnfitar: 6-8) ‎
Bâri olan (mahlukatı örneksiz yaratan) Allah’ın, ‎musavvar (tasvir edilmiş yani farklı parçalardan ‎müteşekkil bir varlık) olması imkânsızdır. Aynı şekilde ‎Allah’ın değişik şeylerden müteşekkil bir surete sahip ‎olması da imkânsızdır. Çünkü suretler değişik değişiktir, ‎hey’etler (şekiller) de birbirine zıttır.‎
Allah’ın birbirine zıt şekillerin hepsinin suretiyle vasfedilmesi imkânsızdır. Bir tahsis eden olmadan birbirine zıt ‎ve çok olan suretlerden bir tanesini tahsis etmek de ‎imkânsızdır. Çünkü tahsis eden olmadan bir şekil veya bir ‎suret edinilebilirse, o zaman bütün suretler bu şekilde ‎tahsis eden olmadan elde edilebilir demektir; bu ise ‎imkânsızdır (çünkü suretler değişik değişiktir ve hey’etler ‎‎(şekiller) de birbirine zıttır.)‎
Buna göre; eğer “Allah için suret var.” denilirse bu ‎suret mutlaka başkası tarafından tayin edilmiş demektir. ‎Eğer başka bir varlık O’na suret seçiyorsa, o zaman (haşa) ‎Allah mahluk demektir. Bu ise imkânsızdır. Buna göre, ‎Allah'a başka bir varlığın suret vermesi de imkânsız olur. ‎Allah’ın sureti yoktur; O yegâne yaratan, yoktan var eden ‎ve yarattığına şekil, suret verendir.‎
‎(…)‎
Ebu Süleyman el-Hattabi(‎33) şöyle dedi: ‎
‎"Allah, Âdem'i kendi sureti üzere yaratmıştır." ‎sözündeki “kendi” manasına gelen “o (‎ـه‎)” zamiri, açık olan ‎iki isim (Allah ve Âdem isimleri) arasında kinaye olarak ‎zikredilmiştir. Buradaki “kendi” manasına gelen “o (‎ـه‎)” ‎zamirinin Allah-u Teâlâ’ya ait olduğunu söylemek asla ‎doğru değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın suret sahibi ‎olmadığı hakkında kesin delil vardır: "(Bilin ki herhangi ‎bir konuda veya herhangi bir yönden) O’na benzer ‎hiçbir şey yoktur." (Şura: 11). İşte bu sebeple “o (‎ـه‎)” ‎zamirinin Âdem aleyhisselam'a ait olması gerekir.‎
Bu rivayetin manası: “Âdem aleyhisselam'ın zürriyeti ‎merhale merhale yaratılmıştır.” demektir. Âdem’in ‎zürriyeti ilk olarak meni, sonra kan pıhtısı, sonra da et ‎parçası olarak yaratıldı. Sonra hamilelik müddeti bitinceye ‎kadar (organlar oluştuğu için) cenin şeklinde suret alır, ‎ardından insanlar bebek olarak doğarlar. Küçük ‎durumdan büyüğe doğru yavaş yavaş gelişirler ve böylece ‎cisimleri uzar. Âdem aleyhisselam ise bu şekilde (merhaleli ‎olarak) yaratılmadı. Âdem, tam bir adam (insan) halinde ‎ve boyu da altmış zira olarak yaratıldı.”‎
‎(…)‎
Bazı akaid (usuluddin) âlimleri bu hadisi şu şekilde yorumlamıştır: “Bütün suretler Allah'a aittir. Yani Allah, ‎bütün suretlerin maliki ve yaratıcısıdır. Sonra teşrif ve ‎ikram etmek için bazı suretleri tahsis edip kendine izafe ‎etmiştir. Aynı "Allah'ın devesi, Allah’ın evi ve Allah’ın ‎mescidi” denildiği gibi.”‎
Bazı akaid (usuluddin) âlimleri de bu hadisi şu şekilde ‎yorumlamıştır: “Allah-u Teâlâ Âdem aleyhisselam'ın ‎suretini daha önce hiçbir örnek olmaksızın yaratmıştır. ‎Sonraki insanların suretini ise ona benzeterek yaratmıştır. ‎Bundan dolayı Âdem’i kendine izafe etmiştir. En iyisini ‎Allah bilir.”‎
‎(…)‎
Ebu Hureyre radıyAllahu anh’ın Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem’den naklettiği uzun bir hadiste şöyle geçmektedir:‎
‎“İnsanlar kıyamet gününde haşrolunurlar ve onlara şöyle denir: "Dünyada kim, neye ibadet ediyor ‎idiyse ona tabi olsun (onun peşine düşsün)!" Bunun ‎üzerine bazıları güneşin, bazıları ayın, bazıları da ‎tağutların peşine düşer. Geriye sadece, içindeki ‎münafıklarla beraber bu ümmet kalır. Allah ‎Tebareke ve Teâlâ onlara tanımadıkları bir suretle ‎gelir ve şöyle der: "Ben sizin Rabbinizim." Onlar ‎da şöyle derler: "Senden Allah'a sığınırız. Biz, ‎Rabbimiz bize gelinceye kadar bu yerde kalacağız. ‎Rabbimiz gelince biz onu tanırız." Allah-u Teâlâ ‎onlara tanıdıkları suretle gelir ve şöyle der: "Ben ‎sizin Rabbinizim." Onlar da şöyle derler: "(Evet) ‎Sen bizim Rabbimizsin." ‎
‎(…)‎
Ebu Süleyman el-Hattabi şöyle dedi:‎
‎“Bu rivayette geçen "suret" lafzına gelince; bu konuda ‎bize ve her Müslümana farz olan şey; Rabbimizin ‎suretinin ve şeklinin olmadığını bilmektir. Çünkü suret, ‎keyfiyeti gerektirir. Keyfiyet ise Allah'tan ve sıfatlarından ‎uzaktır. ‎
Suret kelimesi şu iki manada tevil edilebilir:‎
Birinci mana; suret lafzı, sıfat manasında kullanılmış ‎olabilir. (Sureti budur, yani vasıfları budur.) Bu, insanların ‎şu sözüne benzer: “Bu meselenin (mevzunun) sureti şöyle ‎şöyledir.” Burada “meselenin sıfatı” denilmek istenmiştir ‎ve suret lafzı, sıfat kelimesinin yerine kullanılmıştır. ‎
İkinci mana; mutabakat üslubu olarak anlaşılmalıdır. ‎Şöyle ki hadisin başında zikredilen güneş, ay, tağutlar ve ‎bunlara benzer kendisine ibadet edilen varlıklar suret ve ‎cisim olan şeylerdir. Allah lafzı bunlara atfedildiği zaman, ‎Allah hakkında kullanılan söz, onlar gibi olmuştur. Buna ‎mutabakat üslubu denir. (Bu, asla Allah’ın yüze sahip ‎olduğunu göstermez. Çünkü Rabbimiz suretten ve ‎şekilden münezzehtir. Çünkü suret, keyfiyeti gerektirir. ‎Keyfiyet ise Allah'tan ve sıfatlarından uzaktır.) ‎
Mutabakat üslubu; sonra gelen kelimenin, önce ‎zikredilen kelimeye lafız olarak hamledilmesi (yani aynı ‎görülmesi) ve isimlerden birinin diğerine atfedilmesidir. ‎Hâlbuki lafızlar aynı değil ve manaları da farklıdır. Bunun ‎örnekleri halk arasında çoktur. Bazı örnekler şunlardır: el-‎Umerayn (iki Ömer), el-esvedeyn (iki siyah) ve el-asrayn ‎‎(iki ikindi namazı) gibi(‎34)… Buna benzer örnekler ‎dilbilgisinde çoktur.”‎
Ata ibni Yesar'ın Ebu Said’den yaptığı rivayette geçen: ‎‎"Allah onlara daha önce gördükleri surete en yakın ‎olan bir surette gelir." sözü, “suret sözünden kasıt, ‎sıfattır” şeklindeki tevili tekid eder. Çünkü mu’minler ‎Allah'ı daha önce hiç görmediler. Buna göre suret ‎lafzından kastedilen, daha önce bildikleri bir sıfattır.‎
‎(…)‎
Ebu Süleyman el-Hattabi şöyle dedi:‎
‎“Bu bölümde bilmemiz vacip olan şeylerden biri de ‎şudur: Bilmeliyiz ki; nefislerin, zahiri manasını Allah’a ‎nispet etmekten hoşlanmadığı böyle lafızlar, Arap dilinin ‎geniş olan manalarına ve dilbilgisinin değişik üsluplarına ‎göre kullanılmıştır. ‎
Muhakkak ki sahabelerin çoğunun, hadis âlimlerinin ve ‎müçtehitlerin çoğunun mezhebi; sadece lafzın kendisi ‎üzerinde durmayıp cümlenin genel manasına bakmaktır. ‎Bundan dolayı ravilerin her biri; bildiği, anladığı ve dildeki ‎alıştığı üsluba göre rivayetleri nakletmiştir. (Bu sebeple) ‎Âlimler, ravilerin zahiri manası Allah hakkında uygun ‎olmayan sözler kullandıklarını gördükleri zaman raviler ‎hakkında hüsnüzan yapmalı, acele ile hüküm vermemeli ‎ve rivayetin manasını güzel bir şekilde düşünüp anlamalı, ‎her şeyi daha önceki benzeri muhkem rivayetlere göre ‎anlayıp dinin hükümlerinin gerektirdiği manayı vermeleri ‎‎(bu konuda dinin genel anlamına zıt manalar ‎vermemeleri) gerekir.‎
Allah-u Teâlâ’ya hamdolsun! Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem’den gelen ve sahih rivayette zikredilen (zahiren ‎yanlış anlaşılabilecek) şeyleri sağlam inanca zıt olmayacak ‎şekilde aklın kabul edeceği bir manaya tevil etme imkânı ‎mutlaka bulunur.”‎
‎(…)‎
Abdurrahman ibni Aiş el-Hadrami’nin rivayet ‎ettiği bir hadiste Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle ‎demiştir:‎
‎“Yüzüm niye böyle olmasın ki? Rabbim bana en ‎güzel surette göründü…”‎

İbni Abbas hadis hakkında şöyle dedi:‎
‎“Rasulullah’ın Allah'ı görmesi rüyada idi.”‎
Buhari şöyle dedi: “Abdurrahman ibni Aiş el Hadra‎mi'nin bir hadisi var ki o, ravilerin çok değişik şekillerde ‎rivayet ettiği (âlimlerin alıp almama konusunda ihtilaf ‎ettiği) ‘rüya’ hadisidir.”‎
Şeyh şöyle dedi: “Bu hadis başka bir yoldan da rivayet ‎edilmiştir, ancak bütün rivayetler zayıftır. Bu zayıf ‎rivayetlerin en iyisi; Cehdam ibni Abdullah’ın rivayeti ve ‎sonra Musa ibni Halef'in rivayetidir. Her iki rivayet de ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in Allah’ı (uyanıkken ‎değil) uykuda gördüğüne delalet etmektedir. Ayrıca (sahih ‎kabul edilse bile) usuluddin âlimlerine göre bu hadisin iki ‎şekilde tevili vardır:‎
Birinci tevil: Hadisteki “en güzel surette” أَحْسَنِ ‏صُورَةٍ vasfı Rasulullah'a aittir. Buna göre hadisin manası ‎şöyle olur: "Ben en güzel suretteyken..." Yani Allah'ı ‎gördüğü zaman Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in ‎mükemmelliği, güzelliği, iyiliği arttı. (Allah'ı gördüğünden ‎dolayı mutluluktan Rasulullah’ın sureti güzelleşmiştir.)” ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in yüzünün renginin ‎değişmesi (sararması) ise görme olayından sonra, vahyin ‎şiddeti ve ağırlığından dolayı olmuştur.‎
İkinci tevil: Hadisteki “en güzel surette أَحْسَنِ ‏صُورَةٍ” sözü, sıfat manasındadır. Buna göre hadisin ‎manası şöyle olur: “Allah-u Teâlâ Muhammed’i "en güzel ‎surette” karşılamış, yani onu en güzel ikram ile ‎karşılamıştır.” İşte bu sebeple Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem Allah'ı “cemal (güzellik)” sıfatıyla vasfetmiştir. ‎Allah-u Teâlâ için cemil sıfatına sahiptir, denir. Cemil ‎sıfatının manası; bol ve güzel ikramlar veren ‎demektir.”(‎35)‎


‎(‎31) Buhari, Müslim.‎
‎(‎32) Sunen-i Tirmizi, 3157, 3159; Sunen-i Darami, 2204; ‎Musned-i Ebi Ya’la, 3/92; Musned-i Ahmed, 3484, 16672, 22162; ‎Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 931, 16640; İbni Kâni’, Mu’cemu’l-‎Sahabe, 1022; Muhammed ibni Nasr el-Mervezi, Muhtasar ‎Kıyâmu’l-Leyl, 26; Âcurri, el-Şerîa, 1025, 1026, 1027; Taberani, ‎Dua, 1316, 1318, 1320.‎
‎(‎33) Ebu Süleymen el-Hattabi: Asıl ismi Hamd ibni ‎Muhammed ibni İbrahim ibni Hattab el-Busti el-Hattabi el-‎Şafii’dir. Ebu Süleyman onun künyesidir. Hicri 319 yılında Büst ‎şehrinde doğmuş, 388 yılında orada vefat etmiştir. Muhaddis, ‎fakih ve büyük bir Şafii âlimidir. Birçok eseri vardır, bazıları ‎şunlardır: Şe’nu Dua, Meâlimu’l-Sunen, A’lâmu’l-Sunen.‎
‎(‎34) İki Ömer’den kasıt; Ömer ibni el-Hattab ile Ebu Bekir ‎‎(r.anhuma)’dir. İki siyahtan kasıt; hurma ve sudur. İki ikindi ‎namazından kasıt; ikindi ve sabah namazlarıdır. ‎
‎(‎35) Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, c2 s. 60-72.‎

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« Yanıtla #2 : 19 Kasım 2018, 00:19:06 »


Metin:‎
Başka bir örnek:
Eğer avam olan bir kimse, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in “Allah-u Teâlâ her ‎gece dünya semasına iner.”(‎36‎) sözündeki “inme” ‎lafzına takılırsa bilmesi gereken şudur: “‎النُّزُول‎ (nüzul: ‎inmek)”‎‏ ‏lafzı‏ ‏müşterek olan (birkaç mana için ‎kullanılabilen) bir isimdir. Buna göre, bazen bu lafız ‎kullanıldığında vereceği mananın üç cisme ihtiyacı olur. ‎Bunlar; yukarıda mevcut olan cismin yerleştiği yer, ‎aşağıda mevcut olan cismin yerleştiği yer ve bu iki cisim ‎arasında yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya ‎hareket eden bir cisimdir. Hareket eden cisim, aşağıdaki ‎cisimden yukarıdaki cisme doğru hareket ederse buna ‎‎“çıkmak”, “yükselmek” denir. Eğer bu cisim yukarıdaki ‎cisimden aşağıdaki cisme doğru hareket ederse buna da ‎‎“inmek”, “düşmek”, “alçalmak” denir.‎
Bazen de bu lafız (inme lafzı) başka bir mana için ‎kullanılır. Bu manaya göre, cismin bir yerden bir yere ‎intikal etmesi veya hareket etmesi kastedilmez. Allah-u ‎Teâlâ’nın şu sözündeki gibi:‎
‏ وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ‏ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ‎
‎ “…ve sizin için enamdan (deve, sığır, koyun ve keçi‎lerden erkek ve dişi) sekiz çift indirdi (var etti).” ‎
‎(Zümer: 6) ‎
Bu ayette “‎وَأَنْزَلَ‎ (enzele: indirdi)”‎‏ ‏‎ lafzı geçmektedir. ‎Ancak bu lafızla yukarıdan aşağıya doğru bir hareket ‎kastedilmemiştir. Zira hiç kimse, enamdan olan deve ya ‎da ineğin gökten indiğini görmemiştir. Enamlar (deve, ‎sığır, koyun ve keçi cinsi), annelerinin rahminde ‎yaratılırlar. Ayetteki “indirdi” lafzıyla elbette bir mana ‎kastedilmiştir, fakat asla gökten yere inme manasında bir ‎hareket kastedilmemiştir. Tıpkı İmam Şafiî rahmetullahi ‎aleyh’in söylediği şu sözdeki gibi: “Mısır’a girdim, ‎sözümü anlamadılar. Bunun üzerine biraz indim, ‎sonra yine indim, sonra tekrar indim ta ki onlar ‎anlayıncaya kadar.” Bu sözünde İmam Şafiî rahmetullahi ‎aleyh, bedeninin yukarıdan aşağıya intikal ettiğini kastetmemiştir (anlaşılsın diye sözünü basite indirdiğini ifade ‎etmek istemiştir).   ‎
Buna göre mu’minin kesin olarak inanması ‎gereken şudur: Allah-u Teâlâ hakkında zikredilen ‎‎“inme” sözünden, bahsettiğimiz birinci mana asla ‎kastedilmemiştir; yani bu söz, bir şahsın ve bedenin ‎yukarıdan aşağıya hareket etmesi manasında değildir. ‎Zira şahıs ve beden birer cisimdir. Yüce olan Rab ise asla ‎bir cisim değildir. ‎
Şayet bir kimsenin aklına; Allah-u Teâlâ’ya nispet ‎edilen “inme” lafzı hakkında asla birinci manayı (cismin ‎yukarıdan aşağıya hareketini) düşünmediği halde “Bu ‎‎“inme” lafzından ne kastedildi acaba?” gibi bir düşünce ‎gelirse ona şöyle denir: “Sen ayette zikredilen devenin ‎gökten inmesini bile anlamaktan acizsin. Durum ‎böyleyken, Allah-u Teâlâ hakkında kullanılan “inme” ‎lafzının manasını anlamakta elbette daha aciz olacaksın. O ‎halde Allah hakkındaki “inme” lafzının manasını ‎araştırma! Bunun üzerinde düşünme, soru sorma! Sen, ‎sadece ibadetinle ya da ehil olduğun mesleğinle meşgul ol ‎ve bilmediğin bu konuda asla konuşma! Şunu da kesin ‎olarak bil ki sen her ne kadar hakikatini ve keyfiyetini(‎37) ‎bilmesen de Allah hakkında kullanılan bu “inme” ‎lafzından mutlaka Arap dilinde mevcut olan bir mana ‎kastedilmiştir ve bu mana Allah’ın yüceliğine ve ‎azametine layık bir manadır.”  ‎

Açıklama:
İmam Gazali rahmetullahi aleyh takdis görevinin pratikte ‎nasıl gerçekleştirilebileceği konusuna bir başka örnek ‎olarak “Allah-u Teâlâ her gece dünya semasına ‎iner.” hadisini getirip bir muvahhidin bu gibi haberler ‎karşısında nasıl hareket etmesi gerektiğini öğretmektedir. ‎
Hadiste geçen “‎يَنْزِلُ‎ (yenzilu: iner)” kelimesinin cisme ‎ait olan bir manası olduğu gibi cisme ait olmayan manaları ‎da vardır. Muvahhid olabilmek için öncelikle yapılması ‎gereken, cisme ait olan manayı Allah hakkında asla ‎düşünmemektir. Bunun cisme ait manası, harekettir. ‎Hareket ise cismin özelliğidir ve bir varlığın hareket ediyor ‎olması, onun cisim olduğunu gösterir. ‎
İmam Gazali’nin de bildirdiği gibi inmenin hareket olan ‎manası, üç cismin varlığını gerektirir. Bunlar; yukarıda ‎mevcut olan cismin yerleştiği yer, aşağıda mevcut olan ‎cismin yerleştiği yer ve bu iki cisim arasında yukarıdan ‎aşağıya ya da aşağıdan yukarıya intikal eden bir cisim. ‎Hareket eden cisim, aşağıdaki cisimden yukarıdaki cisme ‎doğru hareket ederse buna “çıkmak”, “yükselmek” denir. ‎Eğer bu cisim yukarıdaki cisimden aşağıdaki cisme doğru ‎hareket ederse buna da “inmek”, “düşmek”, “alçalmak” ‎denir. İşte böyle bir mana cisme aittir ve muvahhid ‎olabilmek için öncelikli olan, Allah-u Teâlâ’yı bu manadan ‎tenzih etmektir. ‎
Sonra İmam Gazali inme lafzının cisme ait olmayan ve ‎hareketi gerektirmeyen başka manaları olduğunu da ‎belirtmekle birlikte avamın; “Nasıl olsa bu mana cisme ait ‎değildir.” diyerek Allah’ın inmesine mana vermesinin ‎doğru olmadığını söylemektedir. Zira avam, ayette ‎zikredilen enamın inmesinin bile ne manaya geldiğini ‎anlamaktan aciz iken Allah hakkındaki inmenin manasını ‎nasıl anlayabilir? Buna göre avama düşen; cisme ait olan ‎manadan Allah’ı tenzih edip bu manayı aklından bile ‎geçirmemek, bununla birlikte Allah-u Teâlâ bildirmediği ‎için hadisteki inmenin gerçeğini ve mahiyetini bilmese ‎bile mutlaka bunun Allah’a, yüceliğine ve azametine layık ‎bir manası olduğuna inanmaktır. ‎

Hadisteki Allah’a nispet edilen inme lafzıyla ilgili ‎birinci görüş; siyaktan istenen genel manayı anladıktan ‎sonra inme lafzına hiçbir mana vermeyip lafız üzerinde ‎durmadan okuyup geçmektir. İkinci görüş; mücmel ‎tevil ederek inmenin Allah’a layık bir sıfat olduğuna inanıp ‎manasını Allah’a havale etmektir. Üçüncü görüş ise ‎Allah’ın inmesini Allah’ın emrinin inmesi şeklinde tafsilatlı ‎olarak tevil etmektir. ‎
İmam Beyhaki rahmetullahi aleyh “el-Esmâu ve’l-‎Sıfât” kitabında, Allah-u Teâlâ hakkında ayet ve ‎hadislerde geçen “‎المَجِيء‎ (mecî’: gelmek) ve ‎الاتْيَان‎ (ityan: ‎gelmek)” lafızlarıyla ilgili açtığı babda şöyle demiştir:‎
‎“Bu ayetin (el-Bakara: 210) tefsiri hakkında sahih olan; ‎bulutların ancak meleklerin mekânı ve binekleri olduğu, ‎Allah-u Teâlâ’nın mekânı ve bineği olmadığıdır. ‎
İtyan ve mecî’ lafızlarına gelince, Ebu’l Hasen el-‎Eşari bu konuda şöyle demiştir:‎
‎ “Allah-u Teâlâ kıyamet gününde bir fiil ihdâs eder ki ‎bunu “ityan ve mecî’” olarak isimlendirmiştir. Bu, asla ‎hareket veya bir yerden bir yere intikal etmek değildir. ‎Muhakkak ki hareket, sakinlik ve istikrar cisimlerin ‎sıfatlarındandır; Allah-u Teâlâ ise (zatında, sıfatlarında ve ‎fiillerinde) tektir, Samed’dir (mükemmel sıfatlara sahiptir, ‎hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, bilakis bütün mahlûkat O’na ‎muhtaçtır), O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Bu, Allah Azze ‎ve Celle’nin şu sözü gibidir: “Allah evlerini ‎temellerinden söktü de evlerinin tavanı üzerlerine ‎çöküverdi.” (el-Nahl: 26)(‎38)
Ayetteki gelme lafzıyla bir yerden bir yere intikal kastedilmemiştir. Kastedilen, bir fiil ihdâs edilmesidir ki bu da ‎onların binalarını harap edip üstlerindeki tavanı üzerlerine ‎düşürmektir. İşte bu fiil “gelme” olarak isimlendirilmiştir.‎
İmam Eşari, inmeyle ilgili gelen haberler hakkında da ‎böyle demiştir. Bu haberlerde Allah Azze ve Celle hareket ‎ve bir yerden bir yere intikal olmaksızın her gece dünya ‎semasında bir fiil ihdâs ediyor ve bu fiili “inme” olarak ‎isimlendirmiştir. Muhakkak ki Allah, mahlûkatın ‎sıfatlarından münezzeh ve yücedir.”‎
Ebu Hureyre radıyAllahu anh, Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:‎
‎“Aziz ve Celil olan Allah her gece, gecenin son ‎üçte biri kalınca dünya semasına iner ve: “Bana ‎dua eden yok mu, duasına icabet edeyim? Benden ‎isteyen yok mu, ona vereyim? Benden mağfiret ‎dileyen yok mu, ona mağfiret edeyim?” buyurur.”‎

Yahya ibni Yahya şöyle dedi:‎
‎“Bu hadisi Malik’e okudum, o da manasını zikretti.”‎
‎(Bu hadisi Buhari Sahih’inde Ka’nebî’den rivayet etti; ‎Müslim, Yahya ibni Yahya’dan, o da Yahya ibni Ebi Kesir ‎ve Muhammed ibni Amr ibni Ebi Seleme’den, onlar da Ebu ‎Hureyre’den, o da Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem’den rivayet ‎etmiştir.)‎

Ebu Hureyre radıyAllahu anh, Rasulullah sallAllahu ‎aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:‎
‎“Allah-u Teâlâ gecenin yarısında veya son üçte ‎birinde dünya semasına iner ve şöyle der: “Bana ‎dua eden yok mu, duasına icabet edeyim? Benden ‎isteyen yok mu, ona istediğini vereyim?” Sonra ‎şöyle der: “Fakir ve mazlum olmayana kim borç ‎verir?” (Bu hadisi Müslim, Sahih’inde Haccac ibni el-‎Şair’den, o da Muhadır ibni el-Muverri’den rivayet ‎etmiştir; Müslim bu rivayeti, Ebu Salih’in Ebu Hureyre ‎hadisinden de tahriç etmiştir; yine bu hadisi Ebu ‎Hureyre’den rivayet eden Ebu Cafer Muhammed ibni ‎Ali’den de rivayet etmiştir.)‎

Ebu Said ve Ebu Hureyre radıyAllahu anhuma, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğuna ‎şahitlik etmiştir:‎
‎“Aziz ve Celil olan Allah, gecenin son üçte biri ‎kalıncaya dek mühlet verir, sonra iner ve şöyle ‎der: “İsteyen var mı? Tevbe eden var mı? ‎Günahından mağfiret dileyen var mı?” Bunun ‎üzerine bir adam: “Fecir çıkıncaya kadar mı ey Allah’ın ‎rasulü?” diye sorunca Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem: ‎‎“Evet!” dedi.” (Bu hadisi Müslim, Sahih’inde Şu’be’den, ‎Gunder hadisinden tahriç etmiş ve “‎ثُمَّ يَهْبِطُ‎ (sonra iner)” ‎sözü yerine “‎فَيَنْزِلُ‎ (iner)” demiştir. Mansur’un Ebu ‎İshak’tan, onun da el-Agar Ebi Müslim’den rivayeti ‎manasıyla söylemiştir, şöyle ki: “Dünya semasına iner.”)‎

Nafi ibni Cubeyr ibni Mut’im, babasından ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini rivayet ‎etmiştir:‎
‎“Allah Azze ve Celle gecenin son üçte birinde ‎dünya semasına iner ve şöyle der: “Tevbe eden yok ‎mu, tevbesini kabul edeyim? Dua eden yok mu, ‎duasına icabet edeyim? Mağfiret dileyen yok mu, ‎ona mağfiret edeyim?” Allah-u Teâlâ bunu her gece ‎yapar.” (Bu, Muhammed ibni İsa el-Vasiti’nin kullandığı ‎sözdür ve daha tamdır. Ebu Bekir el-Sıddık, Ali ibni Ebi ‎Talib, Abdullah ibni Mesud, Ubade ibni el-Samit, Rifaa ‎ibni Arâbe, Cabir ibni Abdillah, Osman ibni Ebi el-As, Ebu ‎el-Derda, Enes ibni Malik, Amr ibni Abese, Ebu Musa el-‎Eşari ve başkalarından (r.anhum),  Rasulullah sallAllahu ‎aleyhi ve sellem’e isnat edilerek bu manada hadis rivayet ‎edilmiştir. Yine Abdullah ibni Abbas, Ümmü Seleme ve ‎başkalarından da (r.anhum) bu manada hadis rivayet ‎edilmiştir.)‎

Musa ibni Davud şöyle dedi: “Abbad ibni el-Avvam ‎bana şöyle dedi: “Şerik ibni Abdillah, yaklaşık elli sene ‎önce bize geldi. Ona şöyle dedim: “Ya Eba Abdillah! Bizim ‎bulunduğumuz yerde Mutezileden olan bir kavim var, ‎onlar bu hadisleri inkâr ediyorlar.” Böyle deyince bana, bu ‎hadise benzer on kadar hadis anlattı ve şöyle dedi: “Biz, ‎dinimizi tabiinden ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in ‎ashabından aldık, peki onlar dinlerini kimden aldılar?”‎
İshak ibni Râheveyh(‎39) şöyle dedi: “Bir gün ‎Abdullah ibni Tahir’in yanına girdim, bana şöyle dedi: “Ya ‎Eba Yakub! Sen, Allah’ın her gece indiğini mi ‎söylüyorsun?” Ona şöyle dedim: “O, buna kadirdir.” ‎Bunun üzerine Abdullah sustu.”‎

Ebu el-Abbas şöyle dedi: Bana ashabımızdan ‎güvenilir bir kişi haber verdi ve şöyle dedi: İshak ibni ‎Raheveyh’in şöyle dediğini işittim: “Abdullah ibni Tahir’in ‎yanına girdim, bana şöyle dedi: “Ya Eba Yakub! Sen, ‎Allah’ın her gece indiğini mi söylüyorsun?” Bunun üzerine ‎dedim ki: “Ey emir! Allah-u Teâlâ bize bir nebi gönderdi. ‎Ondan bize haberler nakledildi. Bu haberler ile bazı ‎kanları helal kılıyor, bazılarını haram kılıyoruz; bu ‎haberlerle bazı kadınların ferçlerini (cimayı) helal kılıyor, ‎bazılarını haram kılıyoruz; yine bu haberlerle bazı malları ‎mubah kılıyor, bazılarını haram kılıyoruz. Eğer nebiden ‎bildirilen bu haberler sahih ise aynı kişilerin nebiden Allah ‎hakkında bildirdiği (inmeyle ilgili) bu haberin de sahih ‎olması gerekir, eğer (inmeyle ilgili) bu haber batıl ise o ‎zaman (zikrettiğim) diğer haberlerin de batıl olması ‎gerekir (çünkü bunları nebiden aynı kişiler rivayet ‎etmektedir).” Bunu duyunca Abdullah sustu.” ‎

İshak ibni İbrahim el-Hanzali şöyle dedi: “Bu ‎bidatçi yani İbrahim ibni Ebi Salih ile bir gün Emir ‎Abdullah ibni Tahir’in meclisinde bir araya geldik. Emir ‎bana, Allah’ın inmesi ile ilgili haberler hakkında sordu, ‎ona bu haberleri aktardım. Bunun üzerine İbrahim şöyle ‎dedi: “Ben, bir gökten bir göğe inen rabbi reddediyorum.” ‎Ben de ona cevaben şöyle dedim: “Ben, dilediğini yapan ‎bir rabbe iman ettim.” Bunun üzerine Emir Abdullah ‎benim sözümü kabul etti ve İbrahim’in sözünü reddetti.” ‎Bu hikâyenin manası budur. ‎
İshak ibni İbrahim şöyle dedi: “Bir gün Tahir ibni ‎Abdillah ibni Tahir’in yanına girdim, onun yanında Mansur ‎ibni Talha vardı. Bana şöyle dedi: “Ya Eba Yakub! Allah ‎her gece iniyor, öyle mi?” Ona şöyle sordum: “O’na iman ‎ediyor musun?” Bunun üzerine Tahir, Mansur’a şöyle ‎dedi: “Ben sana bu şeyhle konuşmayı yasaklamadım mı? ‎Niçin ona bu gibi meseleler hakkında soruyorsun?” Bunun ‎üzerine ben (İshak ibni İbrahim) Mansur’a şöyle dedim: ‎‎“Eğer sen dilediğini yapan bir rabbin olduğuna iman ‎etseydin bana böyle bir soru sorma ihtiyacı hissetmezdin.” ‎

Ben (Beyhaki) dedim ki: “Bu hikâyede İshak ibni İb‎rahim el-Hanzali, kendisine göre, inmenin Allah’ın fiili ‎sıfatlarından olduğunu beyan etmiştir. Ayrıca o, inmeye ‎keyfiyet vermiyordu. Bu göstermektedir ki o, Allah’ın ‎inmesinin bir yerden bir yere intikal etmek ve bir yeri ‎boşaltıp başka yere geçmek olduğuna asla ‎inanmamaktaydı.”‎

İshak ibni Râheveyh şöyle dedi: “İbni Tahir bana ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in hadisi yani inme ‎hadisi hakkında sordu. Ona şöyle dedim: “Allah için inme, ‎keyfiyetsizdir (bir yerden bir yere intikal veya hareket ‎değildir).”‎

Ebu Süleyman el-Hattabi şöyle dedi: “Bu ve buna ‎benzer Allah’ın sıfatlarıyla ilgili hadisler konusunda selefin ‎mezhebi; bu hadislere iman etmek, zahirleri üzere ‎geçirmek (hadisi geldiği gibi, hiçbir değişiklik yapmadan ‎okuyup geçmek) ve onlardan keyfiyeti nefyetmektir.” ‎Sonra şu hikâyeyi zikretti:‎
Ebu Bekir ibni el-Hâris el-Fakih bize şöyle haber verdi: ‎Ebu Muhammed ibni Hayyan bize şöyle anlattı: el-Hasen ‎ibni Muhammed el-Dârkî bize şöyle anlattı: Ebu Zur’a bize ‎şöyle anlattı: İbni Musaffa bize şöyle anlattı: Bakiyye bize ‎şöyle anlattı: Evzai, Zuhri’den ve Mekhul’den anlattı, o ‎ikisi şöyle dedi: “Bu (gibi teşbihi andıran) hadisleri nasıl ‎gelmişse öyle geçirin.” ‎

Velid ibni Müslim şöyle dedi: “Evzai, Malik, Süfyan ‎el-Sevri ve Leys ibni Sa’d’a zahiri teşbihi çağrıştıran ‎hadislerin manası hakkında soruldu. Onlar şöyle dediler: ‎‎“Bunları keyfiyetsiz olarak, nasta geldiği gibi geçirin.”‎

Ebu Süleyman şöyle dedi: “Bize Abdullah ibni el-‎Mübarek’ten rivayet edildiğine göre, bir adam ona: “Allah ‎nasıl iniyor?” diye sordu, İbni el-Mübarek de ona: ‎‎“Farsçada bir söz vardır: Dilediği gibi iner.” diye cevap ‎verdi.”‎
Muhammed ibni Sellam şöyle dedi: “Abdullah ibni ‎el-Mübarek’e sordum, bir hikâye zikretti. Hikâyenin içeriği ‎şöyledir: Adamın biri: “Ya Eba Abdirrahman! Allah nasıl ‎iniyor?” diye sordu. İbni el-Mübarek de Farsça olarak: ‎‎“Allah dilediği gibi iner.” diye cevap verdi.”‎

Ebu Süleyman rahmetullahi aleyh şöyle dedi: “Bu ve bu‎na benzer hadisleri reddedenler ancak Allah’ın inmesini ‎müşahede ettikleri inmeye kıyas eden kimselerdir. ‎Onların müşahede ettikleri inme; yukarıdan aşağıya ‎inmek, üstten alta intikal etmektir ve bu, cisimlerin ve ‎yaratılanların sıfatıdır. Cisimlerin sıfatlarından münezzeh ‎olan Allah’ın inmesine gelince; cisim ve yaratılanlar ‎hakkında anlaşılan manalar Allah hakkında düşünülmez. ‎Allah’ın inmesi; Allah’ın kudreti, kullarına rahmeti, onlara ‎acıması, dualarına icabet etmesi ve onları affetmesi ‎hakkında bir haberdir. Allah-u Teâlâ dilediğini yapar. Asla ‎sıfatlarının bir keyfiyeti yoktur; fiillerinde de asla (şu ‎kadar, şu miktarda yapar diye) bir sınır yoktur. O, her ‎türlü noksan sıfattan münezzehtir, O’nun benzeri hiçbir ‎şey yoktur ve O, Semî’dir, Basîr’dir.” ‎

Ebu Süleyman rahmetullahi aleyh “Me’âlimu’l-‎Sunen” kitabında şöyle dedi: “İşte bu rivayetler, zahirine ‎iman etmekle emrolunduğumuz ve batınî manası ‎hakkında hiçbir şey söylemememiz gereken ilimlerdendir. ‎Bu haberler, Allah-u Teâlâ’nın kitabında bahsettiği ‎müteşabih haberlerdendir. Allah-u Teâlâ Âli İmran: 7 ‎ayetinde şöyle buyuruyor: ‎
‎“(Ey Muhammed! Göklerde ve yerde hiçbir şey ‎kendisine gizli kalmayan, ibadete kendisinden başkası ‎layık olmayan, tek gerçek rab ve ilah olan) O yüce zat ‎sana Kur’an’ı indirdi. O kitapta muhkem (delalet ‎ettiği mana açık olan ve hiçbir ihtilafa mahal bırakmayan) ‎ayetler vardır, onlar kitabın anasıdır (aslıdır. İhtilaf ‎edildiğinde mutlaka onlara başvurulması gerekir). ‎Ayetlerin bir kısmı da müteşabihtir (delalet ettiği ‎mana açık olmayıp ihtilafa sebep olabilen ayetlerdir).” ‎
Bu ayete göre muhkem, ondan gerçek ilim hâsıl olan ve ‎onunla amel edilen ayetlerdir. Müteşabihe gelince, bu ‎ayetlere iman edilir ve zikredilen sözün ayette geçtiğini ‎bilmek hâsıl olur (zikredilen sözün ayette geçtiğine dair ‎inanç söz konusu olur). Sözün gerçek yani batınî manası ‎ise Allah azze ve celle’ye havale edilir. Bu, Allah’ın şu ‎sözünün manasıdır: “Müteşabih ayetlerin gerçek ‎manasını yalnız Allah bilir” (Âli İmran: 7) İlimde ‎derinleşenlere düşen ise, “Biz bunlara (müteşabih ‎ayetlere) iman ettik, (muhkem ve müteşabih ayetlerin) ‎hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir.” demektir. ‎
Aynı şekilde bu babda, Allah’ın Kur’an’daki şu sözleri de ‎gelmiştir: ‎
هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن يَأْتِيَهُمُ اللّهُ فِي ‏ظُلَلٍ مِّنَ الْغَمَامِ وَالْمَلآئِكَةُ وَقُضِيَ ‏الأَمْرُ وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ

‎“Yoksa onlar Allah’ın ve meleklerin, yoğun ‎bulutlar içinde gelmesini (ve senin hak rasul olduğunu ‎onlara bildirmesini) mi bekliyorlar?”                (el-‎Bakara: 210)‎

وَجَاء رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا

‎“Rabbin (hesap sorma emri) ve saf saf melekler ‎geldiği zaman…”                                                     (el-‎Fecr: 22)‎
Bütün selef âlimlerinin bu konuda söyledikleri söz, ‎bizim söylediğimiz sözdür. Bir grup sahabeden de ‎radıyAllahu anhum buna benzer sözler rivayet edilmiştir. ‎
Hadis ve hadisi rivayet edenleri bildikleri için merci ‎kabul edilen bazı hadis âlimlerinin şeyhleri, bu yolu takip ‎etmedi ve hata yaptı. Onlardan biri nüzul (inme) hadisini ‎rivayet ettikten sonra kendi kendine sorular sorup cevap ‎vermeye başladı. Şöyle ki “Bir kişi, “Rabbimiz göğe nasıl ‎iner?” diye sorarsa ona şöyle deriz: “Dilediği gibi iner.” ‎Eğer, “İndiği zaman hareket eder mi?” diye sorarsa ona ‎şöyle denir: “Dilerse hareket eder, dilerse hareket etmez.” ‎
Bu çok çirkin, çok büyük bir hatadır. Yüce Allah ‎hareketle vasfedilmez çünkü hareket ve sakinlik aynı ‎yerde birbiri peşi sıra bulunur (aynı yerde aynı anda ‎bulunmaları imkânsızdır, biri olduğunda diğeri yoktur). Bu ‎sebeple ancak sakinlik ile vasfedilen varlık hareket ile ‎vasfedilebilir. Ve bu ikisi (hareket ve sakinlik) hâdis ‎‎(sonra olmuş) olanların arazlarından ve mahlûkların ‎sıfatlarındandır. Allah Tebârake ve Teâlâ bu iki vasıftan da ‎yüce ve münezzehtir, O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. ‎
Eğer bu (inme ve hareket konusundaki sözleri ‎söyleyen) şeyh selefi salihinin yolunu takip edip kendisini ‎ilgilendirmeyen meselelere girmeseydi böylesine çirkin ve ‎hata olan bu sözleri söylemezdi. ‎

Ebu Süleyman şöyle dedi: “Bu misali, bu tür ‎sözlerden uzak durulması için zikrettim. Şüphesiz bu tür ‎sözler ne bir hayır getirir ne de bir fayda verirler. Allah’tan ‎bizi; sapıklıktan, Allah hakkında fasit ve imkânsız olan ‎şeyleri söylemekten korumasını isteriz.”‎

El-Kuteybî şöyle dedi: “Nüzul, bir şeye irade ve niyet ‎ile yönelmek manasında da olur. Hubût (inmek), irtifâ’ ‎‎(yükselmek), buluğ (ulaşmak), masîr (varmak) ve bunlara ‎benzer sözler de böyledir.” Sonra Arap kelamından buna ‎delalet eden sözler zikretti ve şöyle dedi: “Bu misallerin ‎hiçbirinde zatın intikal etmesi manası istenmemiştir. ‎İstenilen mana; irade, azim ve niyet ile bir şeyi ‎kastetmektir.”‎

Ben (Beyhaki) dedim ki: “Ebu Süleyman rahimehullah’ın bu konudaki açıklamaları yeterlidir. El-Kuteybî sözlerinde bu manaya işaret etti ve şöyle dedi: “İnmenin ne ‎olduğuna dair bir şey söylemeyiz. Fakat lügatte bunun ‎nasıl bir şey olduğunu beyan ederiz. Allah-u Teâlâ bu ‎kelimeyle ne murad etmişse daha iyi bilir.”‎

Üstaz Ebu Osman rahimehullah’ın “Dualar” kitabında, ‎inme hadisinin akabinde yazdığı el yazısıyla şu sözleri ‎okudum: Üstaz Ebu Mansur yani el-Hamşâzî bu haberin ‎ardından şöyle dedi: “Âlimler, “Allah iner” sözü hakkında ‎ihtilaf etmişlerdir. Ebu Hanife’ye bu söz hakkında ‎sorulduğunda, “Keyfiyetsiz iner.” diye cevap vermiştir. ‎Hammad ibni Zeyd, “O’nun inmesi, ona yönelmesidir.” ‎demiştir. Bazı âlimler ise, “Rabliğine layık bir şekilde, ‎keyfiyetsiz bir inme ile iner. O’nun inmesi, yaratılanların ‎inmesi gibi yukarıdan aşağıya inme, bir yerden bir yere ‎geçme değildir. Zira O, yaratılanların sıfatlarına benzer ‎sıfatları olmasından münezzehtir. Aynı, zatının diğer ‎zatlara benzemekten münezzeh olması gibi… O’nun mecî’i ‎‎(gelmesi), ityanı (gelmesi) ve nüzulü (inmesi) mahlûkata ‎benzemeksizin ve keyfiyetsiz olarak sıfatlarına layık bir ‎şekildedir.”  ‎
Sonra İmam rahimehullah, İbni el-Mübarek’in hikâyesini ‎de rivayet etti. İnmenin keyfiyeti hakkında sorulunca ‎Abdullah ibni el-Mübarek Farsça: “Dilediği gibi iner.” ‎demiştir. Bu hikâye senediyle daha önce geçmişti ve ben ‎bunu, Ebu Süleyman rahimehullah’ın zikrettiği yerde ‎yazdım.”‎

Ebu Abdullah el-Hâfız şöyle dedi: “Ebu Muhammed ‎Ahmed ibni Abdillah el-Muzenni’nin şöyle dediğini ‎duydum: “Nüzul hadisi, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’den sahih yollardan sabit olmuştur.” ‎
Kur’an-ı Kerim’de bunu tasdik eden söz vardır: ‎‎“Rabbin (hesap sorma emri) ve saf saf melekler ‎geldiği zaman…” (el-Fecr: 22)‎
المَجِيء‎ (mecî: gelme) ve ‎النُّزُول‎ (nüzul: inme), hareket ve ‎bir yerden bir yere intikal manasında Yüce Allah’a layık ‎olmayan sıfatlardır. Bilakis bu iki sıfat, mahlûkata ‎benzeme olmaksızın Yüce Allah’ın sıfatıdır. Allah-u Teâlâ, ‎muattıla ve müşebbihenin O’nun sıfatları için söylediği ‎şeylerden münezzeh ve yücedir.”(‎40)‎

Hadisteki Allah’ın inmesi hakkında “Bu, Arap dilindeki ‎zahiri manası üzere anlaşılır.” diyerek Allah’a hareket ‎isnat edip sonra da “Bu, Allah’a layık olan, mahlûkatın ‎inmesine benzemeyen bir inmedir.” demek selefi salihinin ‎inancı değildir. Zira “hareket” kelimesi Allah hakkında ne ‎bir ayette ne de bir hadiste geçmiştir. Öyleyse inme niçin ‎hareket olarak anlaşılsın ki? İnmeyi hareket olarak ‎anlayan kişi bunu, insanın inmesi gibi düşünmüştür, ‎istediği kadar “Mahlûkatın inmesi gibi değil.” desin. İşte ‎bu sebeple Allah’a asla hareket vasfı verilmez çünkü ‎hareket, ancak cisme ait olan bir vasıftır. ‎



‎(‎36) Buhari, 1145; Müslim, 1261.‎
‎(‎37) İmam Gazali’nin burada kullandığı “keyfiyet” sözünden ‎kastı mahiyettir.‎
‎(‎38) Ayette Allah-u Teâlâ için “‎اَتَى‎” kelimesi geçmektedir. Bu ‎kelimenin lügatteki gerçek manası “gelmek”tir; bu ayette ise ‎gelmek manasında değil yöneldi, söktürdü manasında ‎kullanılmıştır. Yani “‎اَتَى‎” kelimesi her zaman bir yerden bir yere ‎gelmek manası taşımaz, cümleye göre farklı manalar da ‎kazanabilir. Dolayısıyla meali yazarken kelimeye lügatteki ‎manasını değil, ayette kastedilen manasını verdik.‎
‎(‎39) İshak ibni Râheveyh: Asıl ismi İshak ibni Râheveyh el-‎Mervezi el-Hanzeli el-Temimi’dir. Hicri 161 yılında Türkmenistan ‎civarında doğmuş, 238 yılında Nişabur’da vefat etmiştir. Hem ‎hadis hem de fıkıh âlimidir.‎
‎(‎40) Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, c.2 s.370-380.‎

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 752


« Yanıtla #3 : 20 Kasım 2018, 00:11:15 »


Metin:‎
Başka bir örnek: ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ‎ ‎‏
‎“O (Allah), kulları üzerinde kahhardır (her türlü ‎tasarrufa sahiptir).” (el-En’am: ‎‎18) ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎ يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ‎
‎ “Onlar (melekler, hep ibadet ve itaat üzere olmalarına ‎rağmen mertebe olarak)(‎41) üzerlerinde olan ‎Rablerinden (sulta, kuvvet ve kudretinden dolayı) ‎korkarlar.” ‎el-Nahl: 50) ‎
Bir avam, Allah-u Teâlâ’nın bu ayetlerdeki "‎فَوْقَ‎ (fevk: ‎üst)" lafzını duyduğu zaman bilmesi gerekir ki fevk ‎kelimesi müşterek (bir tek manada kullanılmayan) bir ‎isimdir ve şu iki manadan biri ile kullanılabilir:‎
Birinci mana: Bir cismi, diğer bir cisme nispet ‎etmektir. Buna göre bir cisim üstte, diğeri ise alttadır; yani ‎üstteki cisim, alttaki cismin en üst noktasının bitişinden ‎başlamaktadır. Bu durumda yukarıdaki cisim için, “Alttaki ‎cismin üstündedir.” denir. ‎
İkinci manada ise yer kastedilmemekte, değer ve ‎rütbe üstünlüğü kastedilmektedir. Örneğin; “Halife ‎sultanın üstündedir. Sultan ise vezirin üstündedir.”, “İlim, ‎ilimden üstündür.” denir. Burada “üstündedir” kelimesi ‎yer olarak değil, mertebe ve değer olarak üstünlük ‎manasındadır.‎
‎"‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)" kelimesinin birinci manası, bir cismin ‎diğer cisme nispet edilmesini gerektirir. İkinci manası ise ‎bunu gerektirmez. Buna göre bir mu’minin bu iki ayette ‎geçen "‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)" kelimesini okuduğunda, bir cismin ‎diğer cisimden yer olarak üstte olduğunun ‎kastedilmediğine kesin olarak inanması gerekir. Çünkü bu ‎mana Allah hakkında imkânsızdır. Bu, ancak cisimlerde ‎ya da cisimlere nispet edilen sıfatlarda söz konusu olur. ‎Bunu bildikten sonra, Allah hakkında imkânsız olan bu ‎durumu reddetmesi gerekir. Bundan sonra, bu lafzın ‎Allah hakkında niçin kullanıldığını ve ne kastedildiğini ‎bilse de bilmese de ona bir zararı olmaz. Buna göre Kur’an ‎ve sünnette Allah hakkında zikredilen ve zahiri manası ‎teşbihi çağrıştıran bir lafız duyduğunda, Allah’a layık ‎olmayan manadan Allah’ı takdis ve tenzih etmesi gerekir. ‎Zikrettiğimiz bu örneklerdeki kaide, bunlar gibi zikretmediğimiz örnekler için de geçerlidir.  ‎

Açıklama:‎
Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnette Allah-u Teâlâ ‎hakkında "‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)" lafzı zikredilmiştir. “O (Allah), ‎kulları üzerinde kahhardır (her türlü tasarrufa ‎sahiptir).” (el-En’am: 18) ve “Onlar (melekler, hep ‎ibadet ve itaat üzere olmalarına rağmen mertebe olarak) ‎üzerlerinde olan Rablerinden (sulta, kuvvet ve ‎kudretinden dolayı) korkarlar.” (el-Nahl: 50) ayetleri ‎buna örnektir. ‎
İmam Gazali bir avamın, ayet veya hadislerde Allah-u ‎Teâlâ hakkında zikredilen fevk lafzını işittiği veya okuduğu ‎zaman ne yapması gerektiğini öğretmektedir: ‎
Avam öncelikle bilmelidir ki "‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)" Arapçada ‎müşterek bir isimdir yani tek bir manalı değil, birden fazla ‎manası olan bir kelimedir. Fevk lafzının birinci ‎manası; bir cismin yer olarak diğer cismin üstünde ‎bulunmasıdır. Yer olarak altlık-üstlük ise ancak cisimler ‎için söz konusudur. Fevk lafzının diğer bir manası ise ‎yer değil, mertebe üstünlüğüdür. Örneğin “Halife sultanın ‎fevkindedir (üstündedir), sultan ise vezirin fevkindedir.” ‎denildiğinde yer üstünlüğünden bahsedilmez. ‎
Bir Müslümanın Allah hakkındaki fevk kelimesinden ‎cisim için olan ve yer ifade eden üstte olma manasını asla ‎anlamaması, hatta aklından bile geçirmemesi gerekir. ‎Çünkü bu mana Allah için imkânsızdır. İkinci mana olan ‎mertebe bakımından üstünlük ise Allah’a layıktır. Fakat ‎ayetteki lafızdan bu mananın mı yoksa başka bir mananın ‎mı kastedildiği kesin olarak bilinemez. Ancak şu var ki ‎fevk lafzı mutlaka Allah’a layık olan gerçek bir mana için ‎zikredilmiştir. Allah ve rasulü bu mananın ne olduğunu ‎bildirmediğine göre, haberin siyakından kastedilen mana ‎anlaşıldıktan sonra o lafzın manası Allah’a havale edilir. ‎İşte bunun ismi tafviddir. ‎
Sahabeler, ayet veya hadislerde bu gibi lafızlar ‎geçtiğinde siyaktan Allah’a layık olan genel manayı anlar ‎ve lafız üzerinde durmadan okuyup geçerlerdi. Halef ‎âlimleri ise bu gibi lafızları Arap diline uygun bir şekilde ‎Allah’a layık olan bir manaya tevil ettikleri için fevk ‎lafzında da aynı şekilde hareket etmişler ya da Arap ‎dilindeki ikinci manayı yani rütbe üstünlüğü manasını ‎anlamışlardır. ‎

Burada en önemli nokta şudur: Ayet veya ‎hadislerde Allah hakkında zikredilen müşterek lafızların ‎Allah’a layık olmayan manasını Allah hakkında ‎düşünmemek gerekir ve bu, her muvahhide farzdır. İşte ‎bu, Allah hakkındaki müteşabih haberler konusunda ‎avamın üzerine farz olan birinci görev yani takdistir. ‎



‎(‎41) Ayette geçen “‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)” kelimesi asla yer üstünlüğü ‎manasında değildir çünkü bu mana Allah-u Teâlâ için ‎imkânsızdır. Ayette kastedilen mertebe üstünlüğü olduğundan, ‎meal bu manaya göre yazılmıştır.‎
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |