Kurtubi'nin Nasslarda Allah Hakkında Geçen Müteşabih Lafızlarla İlgili Akidesi
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 16 Temmuz 2018, 14:59:24


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Kurtubi'nin Nasslarda Allah Hakkında Geçen Müteşabih Lafızlarla İlgili Akidesi  (Okunma Sayısı 1089 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 676


« : 06 Nisan 2018, 22:40:12 »

بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيم


Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’adır. Hiçbir şey yok iken O vardı. Allah hareketten, intikalden, cihet ve mekândan münezzehtir. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Dönüş ise ancak O’nadır.

(Allah'ın zatı ve sıfatları konusunda) Nefiy ve teşbihten korunmayanın ayağı kaymış ve tenzihte isabet etmemiştir.(1)

İmam Kurtubi (rh.a), A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


Bazı kimseler bu paragrafı getirerek İmam Kurtubi'nin Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnat ettiğini iddia etmektedirler. İnşeAllah bu yazımızda bu kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadıklarını, onun sözlerine ne kadar alakasız manalar yüklediklerini delilleriyle birlikte ispat edeceğiz. Çünkü bu kişiler, İmam Kurtubi’nin sözlerini kendi batıl itikadlarına göre anlamaktadırlar. Hâlbuki burada asıl yapılması gereken, İmam Kurtubi’nin sözlerini yine kendi sözleriyle ve sahip olduğu mezhebe göre değerlendirmek ve ona göre anlamaktır. Bunun için İmam Kurtubi’nin sözlerinden neyi anlatmak istediğini daha iyi anlayabilmek için bazı mukaddimeler ortaya koymak gerekir.

Birincisi: Öncelikle bu sözlerin sahibi olan İmam Kurtubi’nin Eşari âlimlerinden olduğu kabul edilmelidir. Kaldı ki İmam Kurtubi’nin kendisi de Eşari akidesine sahip olduğunu kitaplarında belirtmiştir.

İkincisi: İmam Kurtubi burada birtakım sözler kullanmaktadır. İmam Kurtubi’nin sözünü okurken söylediği sözleri, belirttiği kaideleri, ifade ettiği tabirleri ve ulaşmak istediği sonucu; birilerinin dar anlayışı sebebiyle ona yükledikleri manaya göre mi anlamak gerekir, yoksa alimin mensub olduğu akide mezhebine göre mi? Elbette ki doğru olan bu sözlerin İmam Kurtubi’nin mensub olduğu Eşari mezhebine göre anlamak gerekir. Adaleti gözeten kişinin bu mukaddimeyi kabul etmesi gerekir. Aksi halde gayesinin hak olmadığı ortaya çıkmış olacaktır.

Bu mukaddimelerden sonra diyoruz ki; Âlimin sözlerini belirttiğimiz bu mukaddimelere göre anlamaya çalışalım. Çünkü birtakım kimselerle aramızdaki ihtilaf İmam Kurtubi’nin sözlerindeki doğruluk ya da yanlışlık noktasında veyahut İmam Kurtubi bu sözleri kullandı mı yoksa kullanmadı mı noktasında değil, İmam Kurtubi’nin sözlerini anlama konusundadır.

Muhaliflerimiz: “Kurtubi bu paragrafta Allah’a cihet ispat ederek mekân isnad ediyor” demekteler.

Peki, İmam Kurtubi gerçekten de cihet sözüyle Allah’a yer mi isnat ediyor? Elbette ki hayır! Çünkü bu inanç İmam Kurtubi’nin akidesine taban tabana zıttır. Bu anlayışın batıl olduğunu yine İmam Kurtubi’nin sözlerinden ispat edeceğiz. Peki, öyleyse İmam Kurtubi kullandığı “cihet” lafzıyla neyi kastetmiştir? Bunu da kendi akidesine ve sözlerine göre anlamamız gerekir. Ancak bu şekilde yapıldığında İmam Kurtubi’nin sözünü doğru bir şekilde anlamış oluruz.

Şimdi bahsi geçen sözleri tekrar nakledelim.

İmam Kurtubi, A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً.

“Selefi salihinin ilkleri (Allah onlardan razı olsun) ciheti nefyettiklerini söylememiştir ve buna dair ağızlarından bir söz çıkarmış değillerdir. Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler. Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


Bu paragrafta görüldüğü gibi İmam Kurtubi “cihet” lafzını kullanmıştır. Fakat bu lafızla anlatmak istediği şey nedir?

Bu paragraftaki cihetten kasıt; uluvv, feykiyet ve istiva ile ilgili Kur’an ve sünnette varit olan naslara verilen isimdir. Yoksa asla Allah’a gerçek manada cihet, yer (mekân) isnad etme manasında değildir. Bunu da yine İmam Kurtubi’nin sözlerinden ispat edeceğiz. Lakin bundan önce bazı kimselerin İmam Kurtubi’nin sözlerine yüklediği mananın batıl olduğunu ispat edelim.

İmam Kurtubi diyor ki:

بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ

“Bilakis onlar ve herkes, Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi yüce Allah için ciheti ispat ettiler.”


Bu sözleri delil alıp “İmam Kurtubi Allah’a cihet dolayısıyla mekân isnad ediyor.” diyenlere soruyoruz: Hangi sahabe “Allah bir cihettedir” dedi? Ağızlarından Allah hakkında böyle bir lafız çıktı mı? Hadi ispat edin! Asla ispat edemezsiniz. Çünkü sahabeler Allah hakkında “cihet” lafzını kullanmış değildir. Öyleyse burada İmam Kurtubi’nin نَطَقُوا (telaffuz ettiler)” sözünden kastedilen nedir? Nasıl telaffuz ettiler? Neyi telaffuz ettiler?

İmam Kurtubi selefin ciheti telaffuz ettiğini söylese de hiçbir sahabe ve tabiinin Allah hakkında cihet lafzını kullanmadığını çok iyi bilmektedir. Öyleyse İmam Kurtubi’nin bu sözle kastettiği şey başkadır. Onun kastettiği; selefin telaffuz ettiği naslar nasıl geçiyorsa nassı tenzihle beraber artırmadan, eksiltmeden, olduğu gibi söylemektedir. Buna göre, buradaki cihet lafzıyla kastedilen bu lafzın telaffuzu ve gerçek manası değildir. Cihet kelimesi ile kastedilen uluv, fevkiyet ve istiva ile ilgili naslardır. Yani bütün selef bu nasları ispat etmiş, nassı nasıl geçiyorsa olduğu gibi telaffuz etmişlerdir. Aynı şekilde bu paragrafta İmam Kurtubi; “Allah'ın kitabında söylediği ve rasullerin haber verdiği gibi” demektedir. Bilinmektedir ki kitapta ve sünnette Allah hakkında cihet lafzı kullanılmamıştır. O halde nasıl İmam Kurtubi’nin buradaki cihet lafzıyla kastettiği cihet lafzının zikri ve o lafzın verdiği manadır denilebilir?  Allah’ın kitabında, Rasulunün sünnetinde Allah hakkında cihet lafzı geçmediği halde İmam Kurtubi geçtiğini iddia eder mi? Şüphesiz bu sözle kastı; Allah’ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde geçen istiva, uluv ve fevkiyet ile ilgili naslardır ve selef de bunları telaffuz etmiştir. Bu sebeple burada “selef ciheti telaffuz ettiler” dendiğinde bununla kastedilen selefin cihet kelimesini söylediği değil, selefin fevkiyetle ilgili nasları ispat ettiğidir. Yani naslarda nasıl geçiyorsa tenzihle beraber öyle söylediler, demektir. İmam Kurtubi’nin bu sözlerinin ardından seleften hiç kimsenin hakikaten Allah’ın arşa istiva ettiğini inkâr etmediğini söylemesi de burada meselenin cihet lafzının telaffuzu ve o kelimenin manası olmayıp o kelime ile kastedilenin istiva ve fevkiyetle ilgili naslar olduğunu göstermektedir.

Kurtubi’nin وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً” “Selefi salihinden hiç kimse, Allah'ın hakikaten arşa istiva ettiğini inkâr etmedi.” sözündeki “hakikaten” lafzından kasıt, asla “Allah’ın zatı ile arşın üzerinde” olduğu ve arşın Allah’ın mekânı olduğu değildir. Çünkü İmam Kurtubi hem aynı paragrafın devamında ve hem de kitabının farklı yerlerinde Allah’ın uluvvunu açıklarken, mekân uluvvu olmadığını söylemiştir. Yine “hakikaten” sözü asla “Arapça lügatindeki gerçek manasındadır” demek değildir. Çünkü istivanın Arapça lügatindeki gerçek manası, mekân edinmeyi ve yer işgal etmeyi gerektirir. İmam Kurtubi ise Allah hakkında mekânı imkânsız görmektedir. Bu sebeple bu lafızdan kastedilen asla Arap lügatindeki gerçek manasıdır denilmez.  
İmam Kurtubi “hakikaten” lafzını; “bir mana var ve bu, Allah'ın murad ettiği manada gerçektir fakat biz bu manayı bilmiyoruz" demek için kullanmıştır.  Nitekim tafvid akidesinde, Allah hakkında Kur'an ve sünnette gelen haberlerdeki zahiri teşbihi çağrıştıran lafızların, nasta geçtiğine inanmak, bu lafızların teşbihi gerektiren zahiri manasından (lügatteki asıl manasından) Allah'ı tenzih etmek, o lafızların  Allah'a layık manalarının olduğunu, ancak manalarının gerçeğini, Allah'a tafvid (havale) ederek yalnızca Allah'ın bildiğini kabul etmek, böylece keyfiyyeti Allah'tan nefyetmektir. (Bu lafızların zahiri manalarının keyfiyyeti vardır, bu keyfiyeti Allah bilir diye söylememektir.) İşte selefin akidesi bu şekilde tafvid akidesidir.

Kendilerini selefi salihine nispet eden fakat selefle uzaktan yakından alakası olmayan batıl ispat akidesine(2) mensup olanların; “Allah arşa istiva etmiştir.”, “Gökte olanın sizi yere geçiremeyeceğinden emin mi oldunuz?”, “O, kullarının üzerinde Kahhar’dır.” gibi naslardan onların anladığı gibi Allah’ın bir mekânda olduğu mu anlaşılır? İmam Kurtubi de bu nasslardan, onların anladığı gibi mi anlamıştır? Elbette ki hayır! Çünkü İmam Kurtubi aynı ayetin tefsirinde bu sorunun cevabını vermektedir.
Fakat muhaliflerimiz insanları saptırmak için âlimin sözlerinin bir kısmını almış ve aldıkları o kısma da hiç alakası olmayan, ilimden uzak manalar yüklemişlerdir. Bu gibi kimselerin gayeleri hakkı saptırmaktır. Nitekim tarih boyunca bu gibi kimseler hep aynı yolu takip etmiş fakat Allah onların ulaşmak istedikleri emelleri ortaya çıkarmış, sapıklıklarını, batıl inançlarını gözler önüne sermiştir. İnşeAllah bizler de bu konuda elimizden geleni yapmaya gayret edeceğiz. Bu kimselerin sahip olduğu batıl akideyi öldürüp, toprağa gömeceğiz. Bu konuda Allah’tan bizlere yardım etmesini diliyoruz.


İmam Kurtubi A’raf 54 tefsirinde şöyle demektedir:

قلت: فعلوا اللَّهِ تَعَالَى وَارْتِفَاعُهُ عِبَارَةٌ عَنْ عُلُوِّ مَجْدِهِ وَصِفَاتِهِ وَمَلَكُوتِهِ. أَيْ لَيْسَ فَوْقَهُ فِيمَا يَجِبُ لَهُ مِنْ مَعَانِي الْجَلَالِ أَحَدٌ، وَلَا مَعَهُ مَنْ يَكُونُ الْعُلُوُّ مُشْتَرَكًا بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ، لَكِنَّهُ العلي بالإطلاق سبحانه.

“Dedim ki: Yüce olan Allah'ın uluvvu ve yükselmesi şu manadadır: Yüceliğinin, sıfatlarının ve sahip olduğu mülkün yüksekliği... Yani Allah'a layık, vacip olan yücelme manalarında hiç kimsenin ondan üstün olmadığını ve onunla beraber bir yüksekliğin olmadığını... O yükseklikte hiç kimseyle ortak olmadığını, mutlak yükseklik Allah'a aittir, O her türlü noksanlıktan münezzehtir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


İmam Kurtubi, Allah hakkında kullandığı “uluvv ve fevkiyet” lafızlarını asla mekân manasında değil, manevi uluvv ve fevkiyet olarak kullandığını açıkça bildirmektedir. Nitekim İmam Kurtubi Allah’a mekân isnad edilmeyeceğini tefsirinin çeşitli yerlerinde bildirmiş, Allah’ı mekândan tenzih etmiştir. İşte burada da açıkça görüldüğü gibi İmam Kurtubi Kur'an ve sünnette Allah hakkında kullanılan uluvdan asla mekân yüksekliği anlaşılmaması gerektiğini, bununla kastedilenin mertebe yüksekliği olduğunu söylemektedir. İmam Kurtubi’nin Kur’an’da ve sünnette Allah hakkında kullanılan bir kelime hakkında tavrı buysa nasıl olurda Kur’an ve sünnette geçmeyen cihet kelimesi ile mekân kastettiği söylenebilir?!

Yine En’am 18 tefsirinde şöyle demiştir:

وَمَعْنَى (فَوْقَ عِبادِهِ) فَوْقِيَّةُ الِاسْتِعْلَاءِ بِالْقَهْرِ وَالْغَلَبَةِ عَلَيْهِمْ، أَيْ هُمْ تَحْتَ تَسْخِيرِهِ لَا فَوْقِيَّةَ مَكَانٍ

"Kullarının üstünde" buyruğunun anlamı ise, onlara kahir olmak ve galip gelmek suretiyle onlardan üstün olmak anlamındaki bir üstünlüktür. Yani onlar, onun müsahhar kılması, emir ve hükmü altındadırlar. Yoksa buradaki üstünlük mekânı anlamdaki bir üstünlük değildir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


Burada açıkça görüldüğü gibi İmam Kurtubi Kur’an ve sünnette Allah hakkında kullanılan fevkiyetle asla mekân üstünlüğü kastedilmediğini söylemiştir. Şimdi nasıl olur da İmam Kurtubi’nin Kur’an ve sünnette Allah hakkında kullanılmayan cihet kelimesi ile mekân kastettiği söylenebilir?!

Yine Mülk 16 tefsirinde şöyle demektedir:

وَقَالَ الْمُحَقِّقُونَ: أَمِنْتُمْ مَنْ فَوْقَ السَّمَاءِ، كَقَوْلِهِ: فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ  [التوبة: 2] أَيْ فَوْقَهَا لَا بِالْمُمَاسَّةِ وَالتَّحَيُّزِ لَكِنْ بِالْقَهْرِ وَالتَّدْبِيرِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ أَمِنْتُمْ مَنْ عَلَى السَّمَاءِ، كقوله تعالى: وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ  [طه: 71] أَيْ عَلَيْهَا. وَمَعْنَاهُ أَنَّهُ مُدِيرُهَا وَمَالِكُهَا، كَمَا يُقَالُ: فُلَانٌ عَلَى الْعِرَاقِ وَالْحِجَازِ، أَيْ وَالِيهَا وَأَمِيرُهَا. وَالْأَخْبَارُ فِي هَذَا الْبَابِ كَثِيرَةٌ صَحِيحَةٌ مُنْتَشِرَةٌ، مُشِيرَةٌ إِلَى الْعُلُوِّ، لَا يَدْفَعُهَا إِلَّا مُلْحِدٌ أَوْ جَاهِلٌ مُعَانِدٌ. وَالْمُرَادُ بِهَا تَوْقِيرُهُ وَتَنْزِيهُهُ عَنِ السُّفْلِ وَالتَّحْتِ. وَوَصْفُهُ بِالْعُلُوِّ وَالْعَظَمَةِ لَا بِالْأَمَاكِنِ وَالْجِهَاتِ وَالْحُدُودِ لِأَنَّهَا صِفَاتُ الْأَجْسَامِ. وَإِنَّمَا تُرْفَعُ الْأَيْدِي بِالدُّعَاءِ إِلَى السَّمَاءِ لِأَنَّ السَّمَاءَ مَهْبِطُ الْوَحْيِ، وَمَنْزِلُ الْقَطْرِ، وَمَحَلُّ الْقُدُسِ، وَمَعْدِنُ الْمُطَهَّرِينَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَإِلَيْهَا تُرْفَعُ أَعْمَالُ الْعِبَادِ، وَفَوْقَهَا عَرْشُهُ وَجَنَّتُهُ، كَمَا جَعَلَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ قِبْلَةً لِلدُّعَاءِ وَالصَّلَاةِ، وَلِأَنَّهُ خَلَقَ الْأَمْكِنَةَ وَهُوَ غَيْرُ مُحْتَاجٍ إِلَيْهَا، وَكَانَ فِي أَزَلِهِ قَبْلَ خَلْقِ الْمَكَانِ وَالزَّمَانِ. وَلَا مَكَانَ لَهُ وَلَا زَمَانَ. وَهُوَ الْآنَ عَلَى مَا عَلَيْهِ كَانَ.

Muhakkik âlimler şöyle dediler; “Semada olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” ayetinin manası {أَمِنْتُمْ مَنْ فَوْقَ السَّمَاء} “Semanın üstünde bulunan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz” demektir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir; “Yeryüzünde dolaşın” (Tevbe: 2) yani yerin üstünde dolaşın demektir. Semanın üstünde denilmesi semaya temas etmesi ya da yer işgal etmesi demek değildir.  Semanın üstünde demek sema onun kahrı ve kontrolü altında demektir.
“Semada olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” ayetinin manasının “{أَمِنْتُمْ مَنْ عَلَى {السَّمَاءِ “Semanın üzerinde olan zatın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz.” demek olduğu da söylenmiştir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir; “Muhakkak sizi hurma dallarında asacağım” yani “hurma dalları üzerine asacağım” demektir. Ayet bu şekilde anlaşıldığında manası şöyle olur; “Allah semanın maliki, onu idare eden” demektir. Şöyle denilmesi gibi; “filan Irak ve Hicaz üzerindedir” Yani filan Irak ve Hicaz valisi ve emiridir. Yüce Allah’ın uluvvunu işaret eden sahih, yaygın çok haber vardır. Bunları ancak mülhid ya da inatçı bir cahil inkâr eder. Allah’ın uluvvundan kasıt Allah’ı yüceltmek ve onu aşağıdan ve alttan tenzih etmektir. Yoksa Allah’ın uluv ve azametle vasfedilmesi onun bir mekânda veya bir cihette olması ya da sınırı olması demek değildir. Çünkü bunlar cisimlerin sıfatlarıdır.   Vahyin semadan gelmesi, yağmurun oradan inmesi kudsiyetin (temizlik ve arınmışlığın) yeri olması, tertemiz meleklerin orada bulunması, kulların amellerinin oraya yükseltilmesi, Allah'ın arşının ve cennetinin semanın üstünde bulunması sebebi ile dua edilirken eller semaya doğru açılır. Bu Allah’ın Kâbe’yi dua ve namaz için kıble yapması gibidir. Çünkü Allah bütün mekânları yaratmış ve Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur. O ezelde mekânı ve zamanı yaratmadan vardı. Onun için mekân ve zaman yoktur. O ezelde ne idiyse şu anda da odur.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


Yine En’am 3 tefsirinde şöyle demiştir:

والقاعدة تنزيهه عز وجل عَنِ الْحَرَكَةِ وَالِانْتِقَالِ وَشَغْلِ الْأَمْكِنَةِ.

“Bu konuda uyulması gereken kural ise, yüce Allah'ın hareketten, intikalden ve mekân işgal etmekten tenzih edilmesinden ibarettir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


İmam Kurtubi gerek En’am 3 tefsirinde ve gerekse (yukarıda zikredildiği üzere) tefsirinin muhtelif yerlerinde Allah’a mekân isnad edilmemesi, O’nun bundan tenzih edilmesi gerektiğini defalarca söylemiştir. Buna rağmen İmam Kurtubi’nin cihet lafzının geçtiği paragrafını alıp “İmam Kurtubi Allah’a cihet isnad ediyor yani mekân isnad ediyor” demek cehaletten ve hakkı saptırmaktan başka bir şey değildir.  Hareket, intikal, mekân tutmak ve bir cihette olma cismin sıfatlarıdır. Allah ise bunlardan münezzehtir. Fakat muhaliflerimiz Allah’ı tanımadıkları için bu vasıfları Allah’a isnad etmektedirler. Allah onların iftiralarından yüce ve münezzehtir.

İmam Kurtubi, muhaliflerimizin A’raf 54 tefsirinden nakil yaptıkları paragrafta, selefi salihinin mezhebini açıklamaktadır. Kullandığı sözlere dikkatlice bakıldığında, anlattığı akidenin tafvid akidesi olduğu ve bu akidenin selefi salihinin akidesi olduğu görülecektir. Çünkü İmam Kurtubi, selefi salihinin naslarda geçeni olduğu gibi telaffuz edip, ilmini (manalarını) ise Allah’a tafvid (havale) ettiklerini bildirmiştir. Yine naslarda geçen “fevk, istiva” sözlerini kullanmakta bir sakınca görmediği için “cihet” lafzının geçtiği paragrafla bunu bildirmek istemiştir. Yani İmam Kurtubi “Allah semanın üstündedir”, “Allah arşa istiva etmiştir” şeklinde nasta geçtiği gibi telaffuz etmenin bir mahsuru olmadığını bildirmek istemiştir ve fevkıyet, istiva ve uluvv lafızlarının geçtiği nasalara "cihet nasları" ismi vermiş, bununla birlikte Allah'ı mekândan, keyfiyetten, sınırdan tenzih etmiştir. Çünkü Eşari mezhebine göre Allah'a cihet veya mekân isnad etmek tecsimdir. Eşari mezhebine bağlı olan İmam Kurtubi de, Allah’a mekân isnad edenlerin mücessime olduğunu söylemiştir. Fakat muhaliflerimiz kendilerine mücessime diyen bir âlimden nakil yapmış, yaptığı bu nakille de Kurtubi’nin inancına taban tabana zıt bir inancı yine ona (Kurtubi’ye) nispet etmişlerdir.

İmam Kurtubi Bakara 255 tefsirinde şöyle diyor:

وَ (الْعَلِيُّ) يُرَادُ بِهِ عُلُوُّ الْقَدْرِ وَالْمَنْزِلَةِ لَا عُلُوُّ الْمَكَانِ، لِأَنَّ اللَّهَ مُنَزَّهٌ عَنِ التَّحَيُّزِ. وَحَكَى الطَّبَرِيُّ عَنْ قَوْمٍ أَنَّهُمْ قَالُوا: هُوَ الْعَلِيُّ عَنْ خَلْقِهِ بِارْتِفَاعِ مَكَانِهِ عَنْ أَمَاكِنِ خَلْقِهِ. قَالَ ابْنُ عَطِيَّةَ: وَهَذَا قَوْلُ جَهَلَةٍ مُجَسِّمِينَ، وَكَانَ الْوَجْهُ أَلَّا يُحْكَى. وَعَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ قُرْطٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ سَمِعَ تَسْبِيحًا فِي السموات الْعُلَى: سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَلِيِّ الْأَعْلَى سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى. وَالْعَلِيُّ وَالْعَالِي: الْقَاهِرُ الْغَالِبُ لِلْأَشْيَاءِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: عَلَا فُلَانٌ فُلَانًا أَيْ غَلَبَهُ وَقَهَرَهُ، قَالَ الشَّاعِرُ: فَلَمَّا عَلَوْنَا وَاسْتَوَيْنَا عَلَيْهِمْ ... تَرَكْنَاهُمْ صَرْعَى لنسر وكاسر
وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى:" إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ


"O Alîydir (yücedir)." Bununla değer ve mertebe yüksekliği kastedilmektedir, asla mekân yüksekliği kastedilmemiştir. Çünkü yüce Allah mekân ve yerden münezzehtir. Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: “O (Allah) yarattıklarından yüksektir; yani mekân bakımından yüksektir, yani yarattıklarının mekânından daha yüksek bir mekândadır.”
İbn Atiyye şöyle dedi: “Bu (İmam Taberi'nin başkalarından naklettiği söz) cahil mücessimelerin sözüdür. Doğru olan; bu gibi sözlerin nakledilmemesidir.” Abdurrahman b. Kurt'tan nakledildiğine göre Rasûlullah (sav) İsra gecesinde yüksek semalarda: Subhanellahil aliyyi'l a'la, sübhanehu ve tealâ, şeklinde bir tesbih işitti. el-alî (الْعَلِيُّ) ve el-âlî (الْعَالِي): Her şeye galip gelen, her şeyi kahredici demektir. Araplar şöyle derler:  "عَلَا فُلَانٌ فُلَانًا / Filan filana üstün geldi (alâ)" yani kahretti, hükmü altına aldı. Şair der ki: "فَلَمَّا عَلَوْنَا وَاسْتَوَيْنَا عَلَيْهِمْ ... تَرَكْنَاهُمْ صَرْعَى لنسر وكاسر / Onlara üstün gelip hakim olunca; Onları kartallara ve yırtıcı kuşlara (yem olsunlar diye) yere yıkılmış halde bıraktık." Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki Firavun yeryüzünde yükseldi (üstünlük sağladı)." (el-Kasas, 29/4) buyruğunda da (alâ) buradan gelmektedir.” (Kurtubi: el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an)


-Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi- İmam Kurtubi, A’râf: 54 tefsirinde “cihet” lafzını kullandığını ve bununla ne demek istediğini delillerle ispat ettik. Yine İmam Kurtubi bu paragrafta Allah’a mekân isnat edilmeyeceğini, O’nun yüceliğinin, değer ve mertebe yüceliği manasında olduğunu bildirmiştir. Daha sonra İmam Taberî’den bir nakil yapmıştır. Bu nakilde de Allah’a mekân manasında cihet isnat eden bir taifeden bahsedilmektedir.

Taberî birtakım kimselerden şöyle dediklerini nakletmektedir: “O (Allah) yarattıklarından yüksektir; yani mekân bakımından yüksektir, yani yarattıklarının mekânından daha yüksek bir mekândadır.”

Açıkça görülmektedir ki, İmam Taberî’nin bahsettiği kimseler, tıpkı muhaliflerimiz gibi inanmaktadır. Yani; Allah yukardadır diyen kimseler, Allah’ın mekân bakımından yüksekte olduğunu söylemektedirler.

İmam Kurtubi, Taberî’nin birtakım kimselerden naklettiği sözlerin ardından kendi inancını İbn Atiyye’den nakil yaparak göstermektedir.

İbn Atiyye şöyle dedi: “Bu (İmam Taberi'nin başkalarından naklettiği söz) cahil mücessimelerin sözüdür. Doğru olan; bu gibi sözlerin nakledilmemesidir.”

İmam Kurtubi bu inancın cahil mücessimelerin inancı olduğunu bildirmiştir. Buna rağmen bir âlimin reddettiği inancı kendisine isnat etmek sahibinin ne kadar cahil ne kadar adaletsiz olduğunu, anlamadan nakil yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. İmam Kurtubi, A’râf: 54 tefsirindeki cihet ile alakalı sözleriyle selefin inancını anlatıp oradaki cihet lafzının yer (mekân) manasında olduğunu söylemiş olsaydı, Bakara: 255 tefsirinde İbn Atiyye’den naklettiği sözlerle aynı inanca sahip olanlara cahil mücessimelerin inancı der miydi?!

Daha açık bir ifadeyle; İmam Kurtubi ortaya bir inanç koyacak sonra bu inanca selefin inancı diyecek, başka bir yerde ise aynı inanca cahil mücessimelerin inancı diyecek! Bırakın âlim bir kişiyi, kafası biraz çalışan hiçbir kimse böyle bir tezata düşmez. Dolayısıyla buradaki tezat âlimin sözlerinde değil, bu manayı çıkaranların kıt anlayışındadır. Bu kimseler İmam Kurtubi’nin sözlerini anlamadığı gibi, selefin inancını, onların sözlerini de anlamış değillerdir.

Özetleyecek olursak: İmam Kurtubi A’râf: 54 tefsirinde “cihet” lafzının geçtiği paragrafta asla Allah’a cihet ispat etmemiştir. Bununla uluvv, fevkiyet ve istiva ile ilgili olan Kur’an ve sünnette geçen naslara verilen ismi bildirmek istemiştir. Çünkü İmam Kurtubi Allah’a mekân isnat edilmeyeceğini, bu inancın cahil mücessimelerin inancı olduğunu söylemiştir.

İşte âlimlerin sözlerinin bir kısmını alarak kendilerine delil göstermeye çalışanların nasıl berbat bir duruma düştükleri ortadadır. İnşeAllah bu örnek, bu gibi kimselere meyledenlere ders olur ve kendilerine çeki düzen verirler. Bu kimselerin akidelerinin batıl olduğunda da şüphe yoktur. Burada yaptığımız açıklamalardan sonra akıl sahibi olan kimseler, muhaliflerimizin kendi batıl akidelerini selefe nispet edebilmek için âlimlerin sözlerini nasıl da saptırdıklarını göreceklerdir. Yine bu gibi kimseler gerçek selef akidesini savunan Eşari ve Maturidi âlimlerini insanların gözünden düşürmek için onların sözlerinde zıtlık olduğunu söylüyorlar. Okurlarımız inşeAllah bu batıl ehlinin amacını anlar, bu gibi kimselerin ne kadar şerli olduklarını ve İslam’a nasıl zarar verdiklerini görürler.

Son sözümüz: Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.




(1) Bu söz İmam Tahavi'nin Beyânu Akâ'idi Ehli's-Sunne ve'l Cemâa (el-Akîdetu't-Tahâviyye) isimli risalesinde geçmektedir.
Arapçası: وَمَنْ لَمْ يَتَوَقَّ النَّفْيَ وَالتَّشْبِيهَ زَلَّ وَلَمْ يُصِبِ التَّنْزِيهَ

(2) İspat akidesi: Allah hakkında Kur'an ve sünnette gelen haberlerdeki zahiri teşbihi ifade eden lafızların manasının bilindiğini ileri sürerek o lafızların zahiri manasını (lugattaki manasını) Allah hakkında isbat etmek, isbat edilen mananın bir keyfiyyetinin olduğunu,  bu keyfiyetin ise bilinmediğini söyleyerek isbat edilen o lafzın manasının keyfiyyetini Allah'a tafvid (havale) etmektir.  Örneğin; nasta geçen "yed"in manası, lügatte bilinen "el" derler. İşte bu "el"in bir keyfiyyeti vardır, ancak keyfiyetini Allah (c.c) bilir, diye söylerler.

Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |