HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Mayıs 2024, 04:17:28


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: el askalani adlı üyemiz, osmanlı hakkındaki bu yazının kaynağını verebilirmisin?  (Okunma Sayısı 10730 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
DARİMİ
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 998


« : 04 Mayıs 2013, 00:08:02 »

"OSMANLI"BIR TASAWUF DEWLETI

Bu suretle Osmanlının iddia edildiği gibi bir şeriat yönetimi değil, tam anlamıyla bir batini-tasavvuf devleti olduğu hakikatini gözler önüne sermeye çalışacağız. Osmanlı devleti bazı ahmak ve cahillerin zannettiği gibi son dönemlerin de İslam’dan uzaklaşmış fakat öncesinde İslami temellere istinad etmiş bir yönetim değildir. Bilakis küfür üzere kurulmuş, küfür üzere devam etmiş ve de küfür üzere yıkılmıştır. Kurulduğu miladi 1299 yılından, yıkıldığı m.1922 tarihine kadar yani baştan sona kadar şirk üzere devam etmiştir. Muhammed bin Abdilvehhab rahimehullah öncülüğünde 1700’lü yıllardan itibaren davete başlayan necd bölgesi alimleri bu hakikati tespit etmişler ve kendi dönemlerindeki Türk hükümetini tekfir etmişler. Osmanlı sultanlarını kafir ve tağut olarak nitelemişlerdir. Alimler’den geçmişe ait tarihi kaynaklara vakıf olmadığı için Osmanlının ilk dönemleri ile alakalı hüsnü zan edip Birgivi, Ebu Suud gibi Osmanlı ulemasından(!) olan şahsiyetleri tezkiye edenler çıkmıştır. Ancak biz hem Osmanlının hükmettiği Anadolu da yaşamamız ve hem de konuyla ilgili tarihi malzemeye azçok vakıf olduğumuz için, Osmanlının başından sonuna kadar tasavvuf akidesine dayalı olarak oluşmuş bir yapı olduğunu artık tesbit etme imkanına sahibiz. Şimdi bu tezimizin tafsilatına ve de delillendirmesine geçebiliriz. Tevfik Allah’tandır.

Osmanlı devletinin kuruluş tarihi olarak m.1299 tarihi ve de kurucusu olarak Osman gazi olarak bilinen “ottoman” veya “otman” isimli şahıs gösterilir. Ottomanın babası Ertuğrul da Osmanlı devletinin kuruluşun da önemli yer alır. Osmanlının manevi kurucusu olarak da Şeyh Edebali’nin ismi geçer. Peki bu Şeyh Edebali kimdir? Buna geçmeden önce Osmanlının kurulduğu dönemin genel bir panoramasına bakmak faydalı olacaktır.

Evvela bu dönemin en belirgin özelliği İslam aleminin genel bir çöküş ve kargaşa devresi yaşamasıdır. Moğollar m.1258 tarihinde Bağdat’ı zapt ederek halifeyi öldürmüşler ve Abbasi hilafetine son vermişlerdir. Böylece İslam alemi fiilen başsız kalmıştır. Moğollar bununla da kalmamış İslam dünyasının büyük bir kısmını işgal etmişler ve büyük zulümlere, vahşetlere imza atmışlardır. Moğolların öncesinde de aynı zulmü haçlı orduları icra ediyorlardı. Kısacası İslam coğrafyası m.10. yüzyıldan itibaren bir çöküş dönemine girmiş, her taraftan saldırılara maruz kalmıştır. Saldırılar sadece dıştan gelmemektedir, içte de şeriatı yok etmeyi hedefleyen Batıni zümreler etkinliklerini arttırmışlardı. Bu batini teşkilatları zamanla faaliyetlerini tasavvuf adı altında sürdürmeye başlayacaklardı. Tasavvuf bir virüs gibi içten içe İslam dünyasını kemirmeye başlamış ve nihayet m.12. ve 13. yüzyıl da zirve noktasına ulaşmıştır. Bu dönem batıdan haçlıların doğudan da tatarların İslam ülkelerini kuşattığı dönemdir. Bu dönem de oluşan otorite boşluğu ve umutsuzluk havası ve de kafirlerin galip gelmesinden ötürü bir kısım insanlar da oluşan inanç zayıflaması her türden İslam dışı oluşumu cesaretlendirmiş ve bu hengame de eskiden gizli kapaklı faaliyet gösteren ve de batıl akidelerini ancak bir takım rumuz ve şifrelerle ifade edebilen Vahdet-i Vücut’çu mutasavvıflar artık küfürlerini açıktan haykırmaya başlamışlar ve nihayet İbn Arabi yüzyıllardır kapalı kapılar ardında konuşulan Vahdet-i Vücut akidesini açığa vurmuş ve sistemleştirmiştir. İbn Arabi, İbn Farıd, Tilmisani gibi şahsiyetler Arap dünyasın da bu işin bayraktarlığını yaparken Fars alemin de Feriduddin Atar, Hafız Ömer Hayyam ön plandadır. Anadolu da da Sadreddin Konevi, Hacı Bektaş, Mevlana lakaplı Celaleddin Rumi, Yunus Emre, Türkistan da Ahmet Yesevi… hatta tasavvuf tarihinin öncü şahsiyetlerinin tamamına yakını bu bahsettiğimiz dönemde yani 1200’lü yıllardan itibaren başlayan 100-150 yıllık bir zaman dilimin de yetişmiştir desek abartmış olmayız.
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye ve talebeleri de aynı kritik dönem de yetişmişlerdir. Ve belki de tasavvufa karşı İslam akidesinin son temsilcileri olmuşlardır. İbn Teymiye’nin vefatından (m. 1328) kısa bir süre sonra bu iş artık bitmiş ve bütün İslam alemi tasavvufun kontrolü altına girmiştir. Yani Osmanlının kurulduğu dönemler de bırakalım Anadolu gibi cehaletin yaygın olduğu bir bölgeyi, İslam dünyasının merkezi olan Şam, Mısır, Hicaz gibi bölgeler de dahi sahih akideye dayalı bir oluşumdan bahsetmek mümkün görünmemektedir.

İşte bu 12. asır sonrası böyle kritik ve tehlikeli bir dönemdir. Bu dönem de Moğol istilasından kaçan Türkmenler Anadolu’ya akın etmiştir. Tabi Anadolu’ya gelenler arasında çok sayı da Batini Daisi(davetçisi) de mevcuttur. Hasan Sabah’ın esrarkeş fedaileri olan Haşhaşiler’in meşhur Alamut kalesi Moğollar tarafından zapt edildikten sonra bura da bulunan çok sayıda Batini Daisi kendilerine uygun yerlere göç etmişlerdir. Kuşkusuz dini otoritenin diğer bölgelere nispeten zayıf olduğu Anadolu, Batıni propagandasına uygun zeminlerden biridir. İşte az önce saydığımız Anadolu mutasavvıflarından Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş gibilerinin çoğu bu şekil de Moğollardan kaçarak Anadolu’ya gelen kimselerdir. Selçukluların son dönemlerin de öyle bir olay yaşanmıştır ki, bu olay tur tarihinde adeta bir kırılma noktasıdır. Bu olay Babailer isyanı olarak da bilinen baba resul olayıdır. Peygamberlik iddia eden Baba İlyas adlı bir şahıs Türkmenleri etrafına toplayarak Selçuklu devletine başkaldırmıştır. 1240’lı yıllar da gerçekleşen bu olay Selçuklu devletinin yıkılışının başlangıcı olarak kabul edilir. Bu olay aynı zaman da günümüz Aleviliğinin temeli sayılır. Fakat bu olayın etkisi sadece bunlarla sınırlı değildir. Tarihi verilerden öyle anlaşılıyor ki; Babai isyanı Osmanlı devletinin de temelini teşkil etmiştir. Zira Osman Gazi’nin Şeyhi Edebali, Baba İlyas’ın halifelerindendir. Babailerin hepsinin bağlı olduğu “vefaiye” tarikatına bağlıdır. İlyas’ın halifelerinden birisi de, Hacı Bektaş’tır. Böylece Bektaşi tarikatı da Babailiğin devamı olmuş oluyor. Bektaşiliğin sonraki dönemler de Osmanlının resmi tarikatı olmasının rastlantı olmadığı anlaşılıyor. Babai isyanı bastırıldıktan sonra Babai dervişleri Anadolu’nun dört bir yanına yayılarak felsefelerini yaymaya başladılar. (Babailerle alakalı geniş bilgi için bkz: Ahmet Yaşar, Ocak-Babailer isyanı) Bu çalışmalar neticesin de oluşan “Abdalan-ı Rum” adlı gurup Osmanlının ilk dönemin de ki fetihler de önemli rol oynadı.

Kısacası Osmanlı devleti Babailik gibi sapık olduğu açık olan bir tarikatın desteği ile kurulmuş oldu. Yeniçeri ocağı kurulduğu günden itibaren Bektaşi tarikatına bağlandı. O kadar ki halk Yeniçerilere “Zümre-i Bektaşiyan” adını vermiştir. Bu durum yeniçeri ocağının kaldırıldığı 1826 tarihine kadar devam etmiştir. Bu tarih de, 2. Mahmut yeniçeri ocağı ile birlik de Bektaşi tarikatını da yasaklamış ve Bektaşi tekkesinin mallarını Nakşibendi tarikatına devretmiştir. Yani Sünni olduğu iddia edilen Osmanlı da resmen sapık bir alevi tarikatı orduyu kontrol etmiştir. Birilerinin zannettiği gibi tur de ordunun din düşmanlığı yeni bir hadise değildir. Osmanlının Sünni olması çok sonraları o da bazı siyasi sebeplerden dolayıdır. Osmanlının bazen Alevilere ve tasavvufa cephe alıyormuş gibi tavırlara girmesi akidevi değil siyasi bir olaydır. Bu akideden kaynaklanan bir tavır olsaydı, Osmanlının önce “Devletin Alevileri” olan Bektaşiliğe savaş açması gerekirdi. Fakat öyle olmamıştır.

Osmanlının sadece askeri yapısı değil eğitim sistemi, ticaret hayatı hatta sanatı, mimarisi vs. bütün alanları tasavvufa göre şekillenmiştir. Osmanlı da ilk medreseyi Sultan Orhan’ın teşviki İle, Davud-i Kayseri İznik de kurmuştur. Bu Kayserili aynı zamanda vahdet-i vücud’u savunan birisi idi ve İbn Arabi’nin meşhur küfürnamesi “Fusus el-Hikem” e bir şerh yazmıştır. Medrese sistemini de elbette tasavvufi anlayışa göre tesis etmiştir. Osmanlının İbn Arabi’ye eskiden beri özel ilgisi vardı. Saray da şehzadelerin eğitim gördüğü Enderun mektebin de “Fusus” gibi kitaplar okutuluyordu ve geleceğin devlet adamları tasavvuf düşüncesiyle yetişiyordu. Nihayet Yavuz Selim, Şam’ı işgal ettiği zaman Arapların çöplük olarak kullandığı İbn Arabi’nin mezarını temizletip üstüne türbe inşa ettirmiş ve gelecek tepkileri önlemek maksadıyla da İbn Arabi’yi müdafaa eden risaleler yazdırmıştır. (Bu risale geçen yıllar da günümüz Türkçesi ile tekrar basılmıştır.) Hatta tasavvufçular, İbn Arabi’nin güya “Sin (Selim) Şın’a (Şam’a) girince benim kabrimi ortaya çıkarır” diyerek bu olayı yıllar öncesinden haber verdiğini iddia ederler.

Osmanlı devletinin tasavvufla olan ilişkisine ve İslami açıdan ne derece sahih bir akideye sahip olduğu konusuna kronolojik olarak kuruluşundan itibaren bakacak olursak şöyle bir manzarayla karşılaşırız:
- Osmanlı devleti kuruluş yıllarında tamamen Alevi (Bektaşi) anlayışına sahipti. Çadır devletinden imparatorluğa doğru dönüştükçe mecburen Sünniliğe yönelmiştir. Çünkü Alevilik göçebe Türkmenlerin başıboş hayat tarzına uygun hatta bu başıbozukluğu meşrulaştırmaya yarayan bir inanç tarzıydı. Tarih de batini anlayışla kurulmuş bütün devletler gibi Osmanlı da zamanla otoriteyi sağlayabilmek için şeriata yönelmek durumun da kalmıştır. Mesela Alevi-Batini anlayışına uygun olarak Mısır da tesis edilen Fatimi devleti zaman içerisin de şeriata – kendi bakış açılarına göre- “taviz” vermek zorunda kalmış ve durumu idare edebilmek için kendilerini en azından Şia Fıkhına göre hareket etmek mecburiyetin de hissetmişlerdir. Bunun üzerine diğer Batıni gurupları (Karmatiler, Haşhaşiler gibi) Fatimi devletine batini illerden(!) saptığı için tavır almışlardır. Fakat bu gurupların kurduğu devletler Fatımiler kadar uzun ömürlü olmamıştır. Çünkü haram-helal tanımayan  hatta sabit hiçbir akidesi ve ölçüsü olmayan bir anlayışla yani Batıni tasavvufla değil devlet kabile bile yönetilemez. İran da Şah İsmail’in liderliğin de ki Safevilerin de aslın da alevi olmalarına rağmen Caferi-Şii fıkhını benimser gözükmeleri de aynı mantıkladır.

İşte Osmanlı devleti de bu gerçeğin farkın da olduğu için devletin temel yapısını Hanefi-Maturidi anlayışına göre teşkilatlandırmış ulemayı ve devlet yöneticilerini bu minval de yetiştirmiştir. Fakat bu suni görüntü tamamen sahte ve yüzeyseldir. O dönemin şartların da Hıristiyanlığa bağlı Avrupa medeniyetiyle baş etmenin ve İslam ülkelerini kontrol altına almanın başka bir çaresi yoktu. Osmanlı yöneticileri Alevilik gibi ill bir kabile dini ile, Şamanizm İslam karması öğretilerle dünya siyasetinde bir ağırlık kazanamayacaklarının farkındaydı. Osmanlının Sünniliğe yönelişinin samimi olmadığının birçok göstergesi vardır.

Tasavvuftan vazgeçilememesi, Bektaşi tarikatının ordunun resmi görüşü olmaya devam etmesi, belli bir döneme kadar alevi-Türkmen tebaya ilişilememesi, padişahların hacca gitmemesi gibi alametler bu konu da delil sayılabilir. Özellikle padişahların, hacca gitmeme konusunda – bir iki istisna hariç- 600 sene boyunca ısrar etmesi çok ilginçtir. Osmanlı da açıktan hacca gitmeye yeltenen tek sultan genç Osman olmuş ve o da bu teşebbüsünü canıyla ödemiştir. Genç Osman’ın hacca gitme niyetin de olduğunu haber alan yeniçeriler ayaklanmışlar. Bu konu da “Padişahın payitahtı (başkenti) başı boş bırakıp hacca gitmesi caiz değildir” şeklinde Şeyhu’l-İslam(!) dan fetva bile almışlardır.”Şeyhu’l-İslam” yayınladığı fetva da genç Osman’ın atalarından hiçbirinin hacca  gitmediğini dolayısıyla hacca gittiği taktirde genç Osman’ın hanedanlık geleneğini bozarak bir  nevi bid’at işlemiş olacağını(!) padişahının hacca gidemeyeceği hususun da delil olarak zikretmiştir.
Genç Osman hacca gitmeye teşebbüs ederek farkın da olmadan Osmanlı da ki derin devlet Ergenekon yapılanmasının damarına basmış ve bunu çok feci bir şekilde hayatıyla ödemiştir. Rivayetlere göre Bektaşi tarikatı mensubu yeniçeriler genç Osman’a türlü eziyetler edip hayalarını sıkmaktan hatta tecavüze yeltenmeye kadar birçok melanetler yaptıktan sonra idam etmişlerdir. Bu durum aynı günümüz laik tur’sin de hacca giden devlet yöneticileri hakkında düzenlenen irtica kampanyalarını anımsatmaktadır.

Gerçi genç Osman’ın hacca gitmesinin arkasında yeniçeri ocağının feshetme niyetinin olduğu yani dini değil siyasi amaç güdüldüğü şeklin de rivayetler vardır. Keza yeniçeriler söz de hacca karşı değildir, ama padişahının gitmesine karşıdırlar vs… ama yinede padişaha diş bileyen ordunun harekete geçmek için en kolay bahane olarak haccı bulması o zaman ki Osmanlı yönetimin de hakim olan zihin yapısını ve de İslam düşmanlığının ne kadar derinlere sindiğini göstermesi bakımından manidardır. Tıpkı Erbakan’ı devirmek için bahane arayan TC ordusunun başbakanlık da iftar verilmesine darbe gerekçesi olarak  sarılması gibi yeniçeri ordusu da padişahı devirmek için en meşru (!) bahane olarak hacca gitmesini bulabilmişlerdir. Günümüz tur’sin de ki alevi-sünni, laik-islamcı çekişmesinin kökenlerini Osmanlı tarihin de aramak gerekir. bazı tasavvufçu – Osmanlıcı çevrelerin padişahların hacca gitmemesine bahane olarak ileri sürdükleri; “Padişah memleketi aylarca terk etmesine yol açacak uzun hac yolculuğuna çıkacak olsaydı karışıklık çıkardı, fırsatçılar ayaklanma çıkartıp otorite boşluğu meydana getirirlerdi” tarzında ki yaklaşım tam bir kıvırmacadır. Çünkü Osmanlı padişahları yeri gelmiş orduların başında viyana surlarına dayanmış, yeri gelmiş Bağdat’a, Mısır’a, Erivan’a kadar uzanmışlar. Mesela Yavuz Selim hilafeti ve mukaddes emanetleri almak için ta Mısır’a kadar gitmiş, bir çok kişinin delilik olarak gördüğü bir hareketi yapıp Sina çölünü aşmış, fakat her nedense birkaç yüz km ötede ki Hicaza uğrayamamıştır. (!) Gerekçe de otorite boşluğu doğmamasıdır. (!) Tabi bunun yalan olduğu ortadadır. Haccı -tabiri caize- boykot etme geleneğinin sırf nefse uyarak işlemiş bir günah olmadığı da aşikardır. Zira bura da  birkaç padişahın yaptığı hareketten değil, 600 sene boyunca ısrarla uygulanan bir hanedan geleneğinden bahsedilmektedir. Bunun yani haccı terk etmenin zındıklıktan, yani İslam’ı kabul eder gibi görünüp başka bir dine mensup olmaktan başka bir açıklaması görünmemektedir. Osmanlı padişahları ya -çoğunun annesinin Yahudi olduğu göz önün de bulundurulursa- gizli Yahudi bir sülaleye mensuptur ve yahut da aldıkları tasavvufi eğitim gereği şeriatın sadece avam için olduğuna havas (seçkin zümre) için gerekli olmadığına itikat etmektedir. Ve ya atalarının izini takip ederek Aleviliğe bağlı kalmışlar, halifeliği elinde bulundurmak gibi sebeplerden dolayı da Sünni görünme ihtiyacı hissetmişlerdir (Allah-u Alem).

Osmanlı da Yavuz dönemine kadar yönetici ve ulema Sünni, halk ve de ordu alevidir. Bu alevi-Sünni dengesi Yavuz’dan sonra Sünnilik lehine bozulmuştur. Ancak bunun gerekçesi itikadi değil siyasidir. Şah İsmail, İran da Şia görüntülü bir hükümet kurup Anadolu da ki Türkmen alevi aşiretlerini yanına çekmeye başlayınca Osmanlı da Sünni bir hükümet görüntüsü çizmeye başlamıştır. Yavuz Selim m. 1514’de Çaldıran da Şah İsmail’in adamlarını bozguna uğrattıktan sonra 1517’de ilk iş olarak Mısır’ı zapt edip halifeliği ele geçirmiştir. Böylece Osmanlı resmi Sünnilik politikasına başlamıştır. Kadı zadeler hareketi vb. çıkışlar başka türlü izah edilemez. Osmanlı da alevi-Sünni dengesinin tamamen bozulup iplerin güya Sünnilerin eline geçmesi ancak 1826 da 2. Mahmut tarafından yeniçeri ocağının tasfiye edilip Bektaşi tarikatının da resmen yasaklanmasıyla mümkün olmuştur. Tabi ‘Vaka-i Hayriye’ olarak anılan bu olaydan sonra Osmanlı devleti selef itikadını benimsememiştir. Bektaşi tarikatının malları müsadere edilip Nakşibendi tarikatına devredilmiştir. Bektaşi-Nakşibendi kavgası o gün bugündür devam etmektedir. Ancak tasavvuf ortak noktası bütün Türk yönetimlerinin -istisnalar hariç- temel dayanağı olmuştur.

1826’dan sonraki süreç de Osmanlı bir yandan Necd bölgesin de gelişen tevhidi hareketi ezmekle meşgulken bir yandan da İslam ile var olan son şekli bağlarını da atma yoluna girmiştir. 1839 “Gülhane hattı Humayunu” adı verilen Tanzimat fermanı ve 1856 ıslahat fermanıyla zimmet hukuku kaldırılmış, Müslümanlarla gayrimüslimler eşit ilan edilmiş, (gavura gavur) kafire kafir denmeyeceği prensibi deklare edilmiştir. Şer i mahkemelerin yanı sıra laik mahkemeler de yavaş yavaş kurulmaya başlamıştır. Böylece Osmanlı devleti mevcut tasavvuf küfrünün üzerine hakimiyet, velayet gibi konularda ki küfürleri ilave etmiştir. Bu icraatlara tepki gösterenler de sözde halifenin iktidar da olduğu bir sistemde “kuleli vakası”, “31 mart vakası” gibi hadiseler de “irtica” bahanesiyle tasfiye edilmiştir. Yani şeriat istemeye, hatta İslam’ın bizzat kendisine “irtica” denmesi dahi Mike’in ve ya İnönü’nün değil Osmanlı yöneticilerinin icadıdır. Bu ikisi de zaten Osmanlı ordusun da yetişen subaylardır. Kısacası günümüz laik TC’sinin yaptığı tek şey Osmanlı da ki küfür ve şirk mirasını alıp biraz daha ileriye taşımaktan ibaret olmuştur. Allah doğrusunu en iyi bilendir.

el askalani bu yazıyı nerden aldın kaynağını bize verirmisin?
Kayıtlı
ebu bera
Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 17


« Yanıtla #1 : 04 Mayıs 2013, 13:01:42 »

tevhidi bir sitede ''BİR TASAVVUF DEVLETİ “OSMANLI” başlıklı bir risalenin kopyasıdır.kendilerinin hazırladıklarını zannediyorum.sizinde bu siteyi tanıdığınızı düşünüyorum.
Kayıtlı
Bulkînî
Girişimci Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 112


« Yanıtla #2 : 04 Mayıs 2013, 19:47:30 »

Kaynaktan kasıt; yazının hangi siteden alındığı değil, yazıdaki bilgilerin hangi İslam aliminin kitabından alındığıdır.
Kayıtlı
rana
Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 36


« Yanıtla #3 : 05 Mayıs 2013, 22:16:15 »

  bu yazı baştan sona safsata dolu.
 burada yazılanları bir islam alimi yazmazki!!
                          bir mülhit yazmıştır.
 aklı olan kimse bu yazıyı onaylamaz ve bu yazının arkasında durmaz.
bir tane delil yok bir tane kaynak yok masanın başında oturmuş kafadan atmış..
Kayıtlı
Fahrun Nisa
Girişimci Üye
***
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 124


« Yanıtla #4 : 17 Mayıs 2013, 14:23:25 »

 dalında uzman ve yıllarca osmanlı Tarihi üzerine araştırma yapan tarihçi birinden dinlemistim.. Osmanlıyla alakalı belgelerin çoğu Viyana arsivlerinden alınmış tir. ki bu belgelere ne kadar itibar edilir??osmanlı sütten çıkmış ak kaşık değildi tabiki ama şu bir gerçekki devleti aliye şeriat la yönetiliyordu.. şimdiki müşriklerin tasawuf anlayışıyla kıyaslanması hasebiyle bu yanlışlıklar çıkıyor.. imam Malikin bahsettiği tasawufu gayet güzel açıklanmıştı soru Cevap bölümünde.. 600 sene ayakta kalmaları hatta bütün dünyada lider olmaları Allahın hükmüyle hükmetmelerinden dir.. Onlar Allahın dinine yardım ediyorlardı Allah cc de onlara yardım etti. ki âyet le sabit. nasilki bozulmalar catlamalar başladı işte o zaman yıkıldılar.
Kayıtlı
Kelimetül İhlas
Aktif Üye
**
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 54


« Yanıtla #5 : 18 Mayıs 2013, 16:33:16 »

Osmanlı devletini tarihini yeniden yazmışlar ne kadar Osmanlı örnek alınacak  bir devlet olmasa da birileri yahudiler ve hristiyanların tarihten beri yürütükleri propagandanın bir parcası olmayı bilerek veya bilmeyerek sürdürmeye devam ediyor.İslam Düşmanları bazen  şeriat  terk ediliyor,propagandası Halkı birbirine düşürmüş bazen de farklı zaman dönemlerde farklı şekillerde islam'a olan düşmanlıkları sürdürmüşlerdir.''Şu iyi bilinmelidir ki İslam davetinin temel özeliği   muhakkak ki ciddiyet ve gerçekliliktir.''(Seyyid Kutub)

Kayıtlı
DARİMİ
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 998


« Yanıtla #6 : 18 Mayıs 2013, 23:35:37 »

Bu yazının hangi sitede kimin yazdığı önemli değildir. Bizim için önemli olan İslam dediğimiz bir devleti hiçbir kaynağa dayanmadan küfür üzerine kurulmuş iddiasında bulunmalarıdır.
Bu yazı Osmanlı’yı tekfir edenlerin genelinin ruhi ve ilmi durumlarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kimseler hiçbir muteber kaynağa dayanmadıkları halde Osmanlı meselesini dinin aslı konumuna sokmuşlardır.
Osmanlı’nın küfür üzerine kurulmuş bir devlet olduğu iddia ediliyor. Bu çok büyük bir iddia! Bu iddia sahibi Osmanlı devletinin küfür üzerine kurulduğunu sağlam kaynaklardan ispatlaması gerekir.

Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Sitemiz üzerinden erişilebilen şeylerde Allah'ın razı olmadığı şeyler varsa, bunları reddediyoruz.