Son Mesajlar
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Aralık 2018, 05:51:18


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Bugün 01:28:42 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:
‎“Zanna dayalı olan tevil ile kesin olan tevili birbirinden ayırdınız. Acaba tevilin kesin ‎olarak sahih olduğu nasıl anlaşılır?” denilirse, bunun iki şekilde anlaşılacağını söyleriz:  ‎
Birincisi: Verilen mananın Allah hakkında kesin olarak sabit olmasındandır. Örneğin; ‎mertebe üstünlüğü. Mertebe üstünlüğü Allah hakkında kesin sabit olan bir manadır. ‎
İkincisi: Kullanılan lafzın sadece iki ihtimalli manası vardır; bir manası Allah hakkında ‎batıl olunca batıl olmayan ikinci mana anlaşılır. Bunun misali Allah-u Teâlâ'nın şu sözüdür:  ‎
‎وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ۜ‎  ‎
‎“O (Allah), kulları üzerinde kahhardır (her türlü tasarrufa sahiptir).” (el-En’am: 18)‎
Arapçada “‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)” kelimesinin sadece iki manası vardır; ya mekân üstünlüğü ya ‎da mertebe üstünlüğüdür. Takdis ve tenzihten dolayı Allah-u Teâlâ hakkında mekân ‎üstünlüğü batıl olduğuna göre “‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)” lafzından Allah hakkında caiz olan tek bir ‎mana kalır ki o da mertebe üstünlüğüdür. Dolayısıyla “O (Allah), kulları üzerinde ‎kahhardır (her türlü tasarrufa sahiptir).” (el-En’am: 18) ayetindeki üstünlükten mertebe ‎üstünlüğünü anlamak gerekir. Tıpkı şöyle denilmesi gibi: “Bey kölenin üstündedir.”, “Koca ‎hanımının üstündedir.”, “Sultan vezirin üstündedir.” Asla bu sözlerden yer üstünlüğü ‎anlaşılmaz, ancak mertebe üstünlüğü anlaşılır. ‎
İşte Allah’ın kullarına olan üstünlüğünü de böyle bir üstünlük yani mertebe üstünlüğü ‎olarak anlamak gerekir. Öyleyse “O (Allah), kulları üzerinde kahhardır (her türlü ‎tasarrufa sahiptir).” ayetinde geçen Allah hakkındaki üstünlüğün mertebe üstünlüğü olduğu ‎kesindir ve ayetteki üstünlüğü bu manada anlamak doğrudur. Çünkü Arap dilinde “‎فَوْقَ‎ ‎‎(fevk: üst)” kelimesi sadece iki manada kullanılır. Batıl olan mana alınmadığında batıl ‎olmayan mananın kesin doğru mana olduğuna hükmedilir. ‎
Göğe istiva, arşa istiva sözüne gelince, "istiva" lafzı "fevk" lafzı gibi iki manayla sınırlı ‎değildir. Eğer lafzın üç manası olur ve bunlardan biri batıl olup diğer ikisi Allah hakkında ‎caiz ise bu iki caiz olan manadan birini seçmek zan ve ihtimalle olur, kesin doğru denilemez. ‎Bundan dolayı bu gibi durumlarda bir mana seçerek tevil yapmamak gerekir.‎

Açıklama:‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, bilen kişinin Allah-u Teâlâ hakkında ayet veya hadislerde ‎geçen müteşabih sözlere dair düşündüğü mananın kesin, şüpheli ve galip zanna dayalı ‎olabileceğini belirtip her birine karşı nasıl hareket etmesi gerektiğini açıkladıktan sonra tevil ‎edilen mananın kesin mi yoksa zanni mi olduğunun nasıl ayırt edileceğine ve zanni tevilin ‎doğru olduğunun nasıl anlaşılacağına dair bir soru gelirse cevap olarak bunu anlamanın iki ‎yolu olduğunu söylüyor:‎
Birincisi: Tevilde verilen mana Allah hakkında naslarla kesin olarak sabittir. Mertebe ‎üstünlüğüne sahip olmasının sabit olması gibi…‎
İkincisi: Lafzın iki manası vardır ve biri Allah hakkında caiz değil iken diğeri Allah ‎hakkında caizdir. Caiz olmayan manadan Allah tenzih edildiğine göre geriye Allah hakkında ‎caiz olan mana kalır ki bu, tevilde verilen mananın kesin olduğunu gösterir. ‎
Bunun daha iyi anlaşılması için İmam Gazali, “O (Allah), kulları üzerinde kahhardır ‎‎(her türlü tasarrufa sahiptir).” (el-En’am: 18) ayetini getirerek şöyle bir misal veriyor: ‎Ayetteki “‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)” lafzının, biri mekân yüksekliği diğeri mertebe üstünlüğü olmak ‎üzere sadece iki manası vardır. Lafzın lügatteki gerçek manası olan mekân yüksekliği Allah ‎hakkında caiz değildir, takdis inancı Allah’ı bu manadan tenzih etmeyi gerektirir. Bu mana ‎reddedildiğine göre geriye mecazi olan mertebe üstünlüğü manası kalıyor ki mertebe ‎üstünlüğünün Allah hakkında caiz olduğu nasla sabittir. Öyleyse bu ayetten anlaşılması ‎gereken mertebe üstünlüğüdür ve bu tevil kesindir. Fevk kelimesinin mekân yüksekliği ‎dışında mertebe üstünlüğü manasında kullanılabildiği, “Bey kölenin üstündedir.” veya ‎‎“Sultan vezirin üstündedir.” gibi sözlerde açıkça görülmektedir.‎
İmam Gazali tevilde verilen mananın kesin ve sahih olduğunu anlama yollarını beyan ‎ettikten sonra zanni mananın nasıl anlaşılacağına geçiyor ve şöyle diyor: ‎
Allah hakkında gelen müteşabih lafzın bazen üç manası olur. Lafzın lügatteki gerçek ‎manası Allah hakkında batıl olduğundan bu mana Allah hakkında düşünülmez ve ‎reddedilir. Kalan iki mana Allah hakkında caiz ise bunlardan hangisinin kastedildiği ‎bilinemeyeceği için bu durumda zan hâsıl olur ve eğer bu iki caiz olan manadan biri tercih ‎edilirse bu tercih ihtimale dayalı olacağından işte böyle bir tevil zanni tevil olur. Böyle ‎durumlarda ihtimalli olan manalardan birini tercih ederek tevile gitmemek gerekir. ‎

 2 
 : Dün 00:07:07 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎

Zanni olan tevilin anlatılıp anlatılmayacağı konusunda başka bir yön daha vardır. Buna ‎ise soran veya dinleyen kişinin durumuyla ilgili karinelere bakılarak hüküm verilir. Şayet ‎zanni olan tevil anlatıldığında soran kişinin ya da cevabı dinleyen kişinin bundan istifade ‎edeceği düşünülürse ona anlatılır, eğer zarar göreceği düşünülürse anlatılmaz. Zanni olan ‎tevil anlatıldığında soran ya da dinleyen kişinin istifade mi edeceği yoksa zarar mı göreceği ‎bilinmiyorsa, işte bu durumdaki zannı anlatmamak gerekir. ‎
Nice insanlar vardır ki bu sözleri okuduğunda bunların ince manalarını öğrenmek aklına ‎gelmez ve nefsinde sözlerin zahirinden dolayı bir sorun hissetmez. İşte böyle bir kimseye bu ‎lafızların tevilini söylemek hiç düşünmediği, rahatsız olmadığı ve hatta aklına bile gelmeyen ‎şey konusunda onu düşündürmeye başlar ve rahatsız olmaya sevk eder. Bu gibi kimselere ‎tevili zikretmemek gerekir. ‎
Bazı insanlar da vardır ki bu lafızların zahirine baktığında (lafızların zahiri teşbihi ‎çağrıştırdığı için) Rasul hakkında nefsinde, "Rasul, Allah'ı mahlukata benzetiyor." şüphesi ‎uyanır ya da Rasulün bu sözlerini inkâr eder. İşte böyle kimselere zanni olan teviller ‎anlatılabilir. Hatta tecsim gördüğü kelimelerin başka ihtimalli manasının zikredilmesi onun ‎için faydalı olur ve onu mutmain kılar. İşte bu gibi kişilere zanni tevili zikretmekte bir beis ‎yoktur. Çünkü bu, onun hastalığının ilacıdır. Hâlbuki ona ilaç sayılan şey, başkasına ‎verdiğinde onu hasta eder. ‎
Ancak bu zanni olan tevilleri minberlerde anlatmamak gerekir (cemaatte her türlü insan ‎olur ve bunların her birinin durumunu bilmek güçtür). Çünkü bu, dinleyen kimselerin ‎çoğunda şüpheleri harekete geçirir. Oysa insanların çoğu tevil ettiğimiz şeylerin gafilidirler ‎‎(bu sözleri okuduklarında istenen manayı anlar ve kötü zanlar akıllarına gelmez ) ve ‎nefislerinde herhangi bir şüphe söz konusu değildir. Dolayısıyla bu zanni olan tevillerin ‎anlatılması çoğu zaman iyi bir sonuç meydana getirmez.‎
İlk selefi salihin zamanındaki Müslümanlar istenen manayı anlayıp geçiyor, kötü zanlar ‎akıllarına gelmiyordu; kalpleri de şüphelerden sakin idi. O dönemde kalplerde şüpheleri ‎harekete geçirmemek için mübalağalı bir şekilde tevilden kaçınılmıştı. Kim onlara ‎muhalefet ediyor yani zanni tevilleri insanlara anlatıyorsa kendisi fitneyi harekete geçiren ve ‎kalplere şek ve şüpheleri sokan kimse sayılıyor ve günah işlemiş oluyordu. Bizim ‎zamanımızda ise tecsim fitneleri şehirlerde yayılmıştır. Dolayısıyla bu fitneleri ortadan ‎kaldırmak için ve kalplere şüpheler, akıllara sapık düşünceler gelmesin diye zanni tevilleri ‎anlatanlar mazur görülürler ve böyle yapan kişinin kınanması sahabe zamanındaki kişinin ‎kınanmasından daha az olur. ‎

Açıklama:‎
İmam Gazali, bilen kişinin ayet ya da hadislerde Allah hakkında geçen müteşabih sözler ‎hakkında galip zanla bir mana düşündüğünde bunu başkasına anlatmasının doğru ‎olmadığına dair âlimlerin içtihadi görüşlerini naklettikten sonra meseleyi başka bir yönden ‎ele alıyor ve duruma göre hareket edilmesi gerektiğini söylüyor. ‎
Eğer bu zanni tevil söylendiğinde kişi bundan istifade edecekse ona anlatılabilir, fakat ‎zarar görecekse kesinlikle anlatılmamalıdır. Anlatıldığında faydası mı zararı mı olur, bu ‎bilinmiyor ise anlatmamak gerekir. ‎
Bazı kimselerin aklına, Allah hakkında müteşabih haberlerden Allah’a layık olmayan bir ‎mana asla gelmez ve haberin siyakından genel manayı anlar, böylece kalbi sakindir. Örneğin ‎bir avam, “Allah’ın iki yed’i açıktır (O’nun rahmeti, ikramı ve nimetleri boldur).” (el-‎Maide: 64) ayetini okuduğu zaman genel manayı yani Allah’ın cömert olduğunu anlar, ‎geçer. Fakat onun yanında, “Ayetteki iki yed (el) Allah’ın sıfatı mıdır yoksa kudret ‎manasında mıdır, bu gerçek manada mıdır yoksa tevil mi edilmelidir.” gibi meselelere ‎girilirse aklına hiç gelmeyeceği şeyler getirilmiş, bu konuda düşünmeye sevk edilmiş olur. ‎Dolayısıyla bu gibi kişilerin kalbini, zanni tevilleri anlatarak harekete geçirmek yanlıştır, ‎dolayısıyla onlara zanni teviller anlatılmamalıdır. Bazı kimseler de vardır ki bu haberler ‎konusunda kalplerinde şeytanî düşünceler, vesveseler, şüpheler söz konusu olabilir ve belki ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hakkında “Allah’ı mahlukata benzetiyor.” diye düşünüp ‎yanlış bir inanca sahip olur, belki de Rasulullah’ın bu gibi sözlerini inkâra kalkışır. İşte böyle ‎kimselere zanni tevil hatta tecsim ve teşbih olarak gördüğü lafızların diğer manaları da ‎anlatılır ki mutmain olsun ve sapık yollara gitmesin. Ona zanni tevil ya da lafzın ihtimalli ‎olan diğer manalarının anlatılması bir ilaçtır, hâlbuki bu ilaç başkası için hastalık sebebi ‎olabilir. Zira şüphesi olmayana anlatılırsa bu onun kaldıramamasına dolayısıyla ‎hastalanmasına yani tehlikeye girmesine sebep olabilir.‎
Minberlerde vaaz verenlere gelince, zanni tevilleri topluluğa karşı anlatmak doğru ‎değildir çünkü o toplulukta her çeşit insan bulunur; anlatmanın kim için faydalı, kim için ‎zararlı olacağı kestirilemez; ayrıca insanların çoğunun zaten bu konuda kalpleri sakindir, ‎anlatıp da harekete geçirmemek gerekir. ‎
İmam Gazali burada önemli bir noktaya daha değiniyor: Sahabelerin zamanıyla, ilerleyen ‎zamanlar bir değildir. Sahabeler zamanında Müslümanlar bu müteşabih sözlerin siyakından ‎istenen manayı anlayıp geçiyor, müşkil lafzı tek olarak ele alıp üzerinde durmuyor, akıllarına ‎teşbih ve tecsime dair en ufak bir şüphe gelmiyor idi. Bu sebeple kalplerde şüpheleri ‎harekete geçirmesin diye mübalağalı bir şekilde tevilden uzak duruluyor ve buna muhalefet ‎edip tevile kalkışan, bu tevili avama anlatan fitne uyandırmak isteyen kişi olarak ‎görülüyordu. Böyle bir şeye hiç ihtiyaç olmadığından bunu yapan günah işlemiş oluyordu. ‎İlerleyen zamanlarda ise bu konuda şüpheler uyanmış, şehirden şehre yayılmıştır. İşte böyle ‎bir zaman ve ortamda kalpleri fitnelerden arındırmak, şüpheleri bertaraf etmek için zanni ‎tevilleri anlatanlar mazur görülmüş, sahabe zamanındaki anlatan kişiler kadar ‎kınanmamıştır. ‎

 3 
 : 15 Aralık 2018, 01:14:02 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
Üçüncü delile gelince;
bazıları şöyle dediler: “Bu babda sadece Kur’an’da geçen ve ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'den mütevatir olarak gelen rivayetlere itibar edilir, çünkü ‎bunlar ilmi ifade eder. Haberi ahada gelince; haberi ahadın bu konuda ilmi ifade ettiği kabul ‎edilmez. Tevile meyledenlerin teviliyle uğraşmaz ya da tevil etmeden hadisi olduğu gibi ‎nakledenlerin naklettikleri hadisleri önemsemeyiz. Çünkü bu ikisi de zanla hüküm vermek ‎ve ona güvenmektir.” ‎
Onların söyledikleri bu söz, doğruya uzak değildir fakat zahire göre selefi salihinin takip ‎ettiği yola muhaliftir. Çünkü selefi salihinin, haberi ahad olan zanni haberleri adaletli ‎kişilerden kabul etti, rivayet etti ve bunların sahih olduğunu söyledi.‎
Buna iki şekilde cevap verilir: ‎
Birincisi:
Tabiin şer'i delillerden öğrenmiştir ki, adaletli olan kişi bir haber verdiğinde ‎onu yalancılıkla itham etmek caiz değildir, özellikle de Allah-u Teâlâ’nın sıfatları konusunda. ‎Ebu Bekir Sıddık radıyAllahu anh Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'den bir haber rivayet edip ‎‎“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini duydum.” derse onun rivayetini ‎reddetmek; onu yalanlamak, uydurma bir şey söylediğini veya sehven Rasulullah'a bir şey ‎nispet ettiğini söylemek demektir. ‎
İşte tabiin, bu gibi adaletli kişiler Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'den bir haber rivayet ‎ettiklerinde onları yalancılıkla itham etmenin caiz olmadığını şer'i delillerle bildikleri için ‎adaletli olan Ebu Bekir radıyAllahu anh'ın sözünü kabul edip şöyle rivayet ettiler: “Ebu Bekir ‎dedi ki: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi...” Aynı şekilde diğer adaletli sahabeler ‎hakkında da böyle davranmışlardır: “Enes dedi ki: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle ‎dedi...” Tabiinde de durum böyledir. Adaletli bir tabiin sahabeden rivayet etmiş ve sahabe ‎de Rasulullah'tan rivayet etmişse diğer tabiinler bunu kabul eder, rivayet eder ve yayarlar. ‎
Sahabelerden adaletli ve takvalı kişiler Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hakkında haber ‎verdiklerinde onları yalancılıkla itham etmenin caiz olmadığı şer'i delillerle sabittir fakat ‎buna kıyas ederek tek kişinin zannını kabul etmenin gerekli olduğu söylenemez ve fertlerin ‎zannı, adaletli kişilerin rivayetleri ile aynı tutulamaz. ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ

‎"Muhakkak ki zannın bir kısmı (mu’minler hakkındaki kötü zan), günahtır. " (el-Hucurat: 12)‎
Şâri' (Allah): "Adaletli olan kişi size bir şeyi haber verirse onu tasdik edin, kabul edin, ‎nakledin ve yayın." dediğinde bu habere dayanarak asla "Nefsinizin zanlarla size konuştuğu ‎her şeyi kabul edin ve rivayet edin." denilmez. Şeriatin naslarından asla böyle bir hüküm ‎çıkmaz. Bundan dolayı şöyle diyoruz: Bu tür şeyleri adaletli olmayan bir kimse rivayet ‎ederse onun rivayetinden yüz çevirmek, bunu rivayet etmemek gerekir. Yine insanlara vaaz ‎verirken, misaller ve buna benzer şeyler anlatırken nakilde ihtiyatlı davranmak gerekir. ‎
İkincisi: Sahabeler bu haberleri kesin olarak işittikleri için rivayet ediyorlardı. Kesin ‎olarak işittikleri şeylerden başkasını nakletmiyorlardı. Tabiin ise onların rivayetlerini kabul ‎edip onlardan naklettiler ve “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi.” demeyip “Filan ‎sahabe şöyle dedi: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi...” dediler. Onlar bunu ‎söylerken doğru söylemişlerdir. ‎
Tabiin âlimleri, sahabelerin rivayet ettiği haberleri, bazı insanların yanlış anlayabileceği ‎birtakım lafızlar ihtiva ettiğinden dolayı rivayet etmeyi ihmal etmedi. Çünkü her hadisin ‎teşbihi düşündüren lafızlarından başka, ihtiva ettiği birtakım faydaları vardır ve bu ‎faydaların zanni olmayan gerçek manasını, bilen kişiler anlar. Örneğin, sahabeler şöyle ‎rivayet etmişlerdir: ‎
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‎
‎“Yüce Allah her gece dünya semasına iner ve şöyle buyurur: Bana dua eden ‎yok mu, duasına icabet edeyim? Benden mağfiret dileyen yok mu, ona mağfiret ‎edeyim?”(‎49)‎
Bu hadis, gecenin sonunda kıyamu’l-leyl yapmaya teşvik etmek için zikredilmiştir. ‎Bundan dolayı hadisin, insanları ibadetlerin en faziletlisi olan teheccüd yapmaya teşvik etme ‎ve harekete geçirmede büyük bir etkisi vardır. Bu hadis bazı kimselerce yanlış ‎anlaşılabilecek lafzından dolayı rivayet edilmeyip terk edilseydi, bu muazzam fayda iptal ‎edilmiş olurdu ki böyle bir faydayı ihmal etmek asla caiz değildir. ‎
Ayrıca bu hadisin içinde, bazı kimselerin yanlış anlayabileceği sadece "‎النُّزُول‎ (nüzul: ‎inme)" lafzı vardır. Bu, ancak çocuk ve akıl bakımından çocuk hükmünde olan avamın ‎yanlış anlayabileceği bir sözdür. Bilen kişinin avamın kalbine tenzih ve takdisi yerleştirmesi ‎çok kolaydır. Avamın "‎النُّزُول‎ (nüzul: inme)" lafzını okuduğunda aklına Allah hakkında ‎imkânsız olan inmenin zahiri manasının ve suretinin gelmemesi için bilen kişinin avama ‎şöyle demesi yeter: ‎
‎"Eğer Allah-u Teâlâ'nın dünya semasına inmesi bize yaklaşmak ve çağrısını duyurmak ‎için ise biz O'nun çağrısını işitmedik. O zaman senin aklına gelen bu inmede ne gibi bir ‎fayda söz konusu oldu? Hâlbuki O, arştan veya en yüksek semadan bizi çağırabilir. İnmeye ‎niye ihtiyacı olsun ki?" ‎
İşte avama bu kadar söylendiğinde avam rahatlıkla anlar ki hadisteki "‎النُّزُول‎ (nüzul: ‎inme)" lafzının zahiri manası batıldır, bu kastedilmemiştir. ‎
Bunun misali; doğuda olan bir kişinin batıda olan bir kişiye sesini duyurmak için batıya ‎doğru birkaç adım ilerleyerek onu çağırmaya başlamasına benzer. O kişi bilir ki batıdaki ‎kişiye birkaç adım yaklaşmak sesini batıdakine duyurmaz. Bu durumda attığı birkaç adımın ‎batıl bir amel olduğunu anlar ve bu, ancak deli olan kişilerin yaptığı bir ameldir. Akıllı olan ‎bir kimsenin aklına asla böyle bir düşünce gelmez. ‎
İşte avama bu kadar anlatıldığında kesinlikle nüzul suretini reddeder ve "‎النُّزُول‎ (nüzul: ‎inme)" lafzından nüzul suretini anlamaz. Buna, Allah-u Teâlâ'nın cisim ve cismi gerektiren ‎şeylerden münezzeh olduğu bilgisini ekler ve cisim olmayan şeylerin intikal etmesinin ‎imkânsız olduğunu bilirse, intikal olmadan inmenin imkânsız olduğunu bilmesi gibi, "‎النُّزُول‎ ‎‎(nüzul: inme)" kelimesini okuduğunda asla aklında nüzul sureti oluşmaz. Bundan ‎anlaşılıyor ki bu gibi haberlerin naklinde çok büyük faydalar vardır, zararı ise azdır. Bu ‎duruma kıyas edilerek nefislerde oluşan zanları anlatmak bununla eşit tutulamaz. ‎
Bunlar, zanni olan tevilleri anlatıp anlatmama konusunda âlimlerin içtihat yollarıdır. ‎

Açıklama:‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh burada, zannı başkasına anlatmanın caiz olduğu ‎konusunda getirilen üçüncü delile cevap vermektedir. Üçüncü delil; sahabelerin müteşabih ‎haberleri mütevatir olmadığı halde rivayet edip bu rivayetleri adaletli kişilerin nakletmesi, ‎böyle bir naklin zan hâsıl olmasına rağmen, caiz olduğunda tabiin âlimlerinin icma ‎etmeleridir. İşte bu konuda İmam Gazali’nin verdiği cevap şöyledir:‎
Bazı kimseler derler ki: “Allah-u Teâlâ hakkındaki müteşabih lafızlar konusunda itibar ‎edilecek haberler, ancak Kur’an’dan bize ulaşan ya da Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den ‎mütevatir olarak gelen haberlerdir. Bunların dışındaki haberlere bu konuda itimat edilmez. ‎Tevil etmeye meyli olan ya da sadece rivayetle yetinen kimselerin teviliyle meşgul olmayız ‎çünkü bu, zanla hüküm vermek demektir.”‎
İmam Gazali, onların söylediklerinin tamamen yanlış ya da doğruya uzak olmadığını ‎söylemekte, ancak zahiren selefin takip ettiği yola muhalif olduğunu; çünkü selefin bu ‎konudaki ahad haberleri kabul edip sahih dediğini belirtmekte, sonra da üçüncü delile iki ‎yönden cevap vermektedir:‎
Birincisi: Tabiinin şer’i delillerden öğrendiğine göre adaletli bir kişiyi yalancılıkla itham ‎etmek caiz değildir, bilhassa Allah-u Teâlâ’nın sıfatları konusundaki rivayetlerinde. Örneğin ‎Ebu Bekir radıyAllahu anh “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu…” diyerek ondan ‎duyduğu bir sözü nakletmişse bu rivayet reddedilmez, eğer reddedilirse onun yalan ‎söylediği veya yanılarak Rasulullah’a, onun söylemediği bir şeyi nispet ettiği iddia edilmiş ‎olur. Bu ise şer’an caiz değildir. Bu sebeple tabiin, sahabelerin âdil olduklarını bildiği için ‎onların rivayetlerini nakletmiş ve naklederken “Filan sahabe şöyle dedi: Rasulullah sallAllahu ‎aleyhi ve sellem şöyle buyurdu…” demiştir. Tabiin için de aynı şey söz konusudur. Eğer ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den haber nakleden sahabenin haberini âdil bir tabiin ‎nakletmişse diğer tabiin de onun rivayetini nakletmiş ve yaymıştır. ‎
Şu halde sabit olmuştur ki adalet ve takva ehli kimselerin Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’den haber verdikleri şeyler konusunda onları yalancılıkla itham etmek şer’an caiz ‎değildir; fakat bu, fertlerin ayet ya da hadislerde Allah hakkında geçen müteşabih sözlerin ‎manalarına dair zanlarını nakletmelerinin de caiz olduğu manasına asla gelmez. Böyle bir ‎kıyas yanlıştır ve adaletli kimselerin rivayetleriyle bir tutulamaz. Allah-u Teâlâ’nın “Adaletli ‎kimse size bir haber verdiğinde onu tasdik edin, nakledin ve yayın.” demesi, nefislerin ‎zanlara dayalı olarak konuştuğu her şeyi kabul edip nakletme ve yayma konusuna asla delil ‎olmaz. Bu sebeple adaletli olmayan kişi zannını haber verirse bunu rivayet etmemek; ‎kıssalar anlatırken, misaller verirken vb. şeyler naklederken ihtiyatlı davranıp ona göre ‎rivayetleri nakletmek gerekir. ‎
İkincisi: Tabiin, bir hadis rivayet ederken “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle ‎buyurdu…” demez, “Filan sahabe dedi ki: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle ‎buyurdu…” diyerek rivayet ederdi. Dolayısıyla onlar verdikleri haberde doğru söylüyorlardı. ‎Eğer Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den duymadıkları halde “Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem şöyle buyurdu…” deselerdi o zaman yalancı olurlardı fakat böyle yapmadılar. ‎
Bunu belirttikten sonra İmam Gazali, tabiin âlimlerinin sahabelerin rivayet ettikleri bazı ‎haberleri, içerisinde insanların yanlış anlayabileceği birtakım lafızlar geçtiği halde, neden ‎ihmal etmeyip de rivayet ettiklerine açıklık getirmektedir: Tabiinin bu gibi haberleri rivayet ‎etmesinin sebebi; o müşkil lafızdan ziyade, büyük faydalar içeriyor olmasıdır. Bilen kişi bu ‎haberin gerçek manasını anlar ve bu haber onun için zanni olmaz. ‎
İmam Gazali mesele daha iyi anlaşılsın diye sahabelerin Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’den naklettikleri; “Yüce Allah her gece dünya semasına iner ve şöyle buyurur: ‎Bana dua eden yok mu, duasına icabet edeyim? Benden mağfiret dileyen yok mu, ‎ona mağfiret edeyim?” hadisini örnek getiriyor ve hadiste “Allah’ın inmesi” sözünden ‎başka farz dışındaki ibadetlerin en faziletlisi olan kıyamu’l-leyle teşvikin söz konusu ‎olduğunu ifade ediyor. Zira bu hadiste, Allah-u Teâlâ’nın gecenin sonunda yapılan dualara ‎icabet edeceği bildirilmiştir ki bunun gece namazını kılma, gecenin sonunda dua etme için ‎harekete geçmede çok büyük etkisi vardır. Eğer bu hadis içindeki müşkil sözden dolayı ‎ihmal edilip nakledilmeseydi bu muazzam fayda da sağlanamamış olacaktı. ‎
Bu önemli noktaya dikkat çektikten sonra İmam Gazali, hadiste geçen müşkil söze karşı ‎avamın kalbine takdis ve tenzihi yerleştirmenin çok kolay olduğunu basit bir akıl yürütmeyle ‎ispat ediyor. Avamın aklına hadisteki "‎النُّزُول‎ (nüzul: inme)" lafzından Allah hakkında ‎imkânsız olan bir mana gelmesin diye bilen kişinin avama şöyle sorması yeterlidir: “Allah-u ‎Teâlâ dünya semasına bize yaklaşmak ve çağrısını işittirmek için mi iniyor? Eğer böyle ise ‎biz herhangi bir çağrı işitmedik. O halde böyle bir inmenin ne faydası vardır? Hâlbuki Allah, ‎arştan veya en yüksek semadan bize çağrısını işittirmeye kadirdir. Neden böyle bir inmeye ‎ihtiyacı olsun ki?” ‎
İşte avama aklını çalıştıracak böyle bir soru sormak bile, inme lafzının lügatteki gerçek ‎manasının yani yukarıdan aşağıya hareket etme, bir yerden bir yere intikal etme olmadığını, ‎bu mananın Allah hakkında batıl ve imkânsız olduğunu anlaması için yeterlidir. ‎
Ardından tenzih ve takdis avamda daha iyi pekişsin diye bilen kişi şöyle bir örnek ‎verebilir: “Biri doğuda, biri batıda olan iki kişiyi düşün. Doğudaki kişi batıdaki kişiye sesini ‎duyurmak istiyor ve birkaç adım batıya doğru ilerliyor. Şüphesiz bu birkaç adım onun sesini ‎batıdaki kişiye duyurması için yeterli değildir. Buna rağmen böyle yaparsa o kişinin akıllı ‎olduğu söylenemez, bu ancak delinin yapacağı iştir.”‎
İşte bu örnekle de avamın zihninden nüzulün gerçek sureti kesinlikle gider ve kastedilen ‎mananın bu olmadığı konusunda emin olur. Son olarak bilen kişi ona; Allah-u Teâlâ’nın ‎cisim ve cismiyeti gerektiren her şeyden münezzeh olduğunu, hareketin, bir yerden bir yere ‎intikalin ancak cisimlerin özelliği olduğunu dolayısıyla bunun Allah hakkında imkânsız ‎olduğunu söylerse hem avamın aklında teşbihe dair hiçbir eser bırakmaz ve kalbine takdisi ‎sağlam bir şekilde yerleştirir hem de hadisten elde edilen büyük faydayı ona ulaştırmış olur. ‎Bu duruma kıyas edilerek nefislerde oluşan zanları anlatmanın cevazlığına hükmedilemez ‎zira bahsettiğimiz meselede fayda büyük, zarar küçük iken nefislerin zannını anlatmada ‎zarar ve tehlike büyüktür.  ‎
Bu açıklamalarla İmam Gazali rahmetullahi aleyh zanna dayalı olan tevili anlatıp ‎anlatmama konusunda âlimlerin içtihadi görüşlerini nakletmiş oldu.‎



‎(‎49) Beyhaki, el-Esmâu ve’l-Sıfât, hadis no: 944.‎

 4 
 : 14 Aralık 2018, 01:17:05 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
İkinci delile cevap:
Müfessirlerin zanna dayalı olarak söyledikleri sözlerdir. Bu delili bu ‎konuda geçerli saymıyoruz. Çünkü Yüce Allah’ın istiva, fevk ve diğer sıfatlarıyla ilgili ‎müfessirlerin zanla söylediklerini kabul etmeyiz. Müfessirler zaten fıkhi hükümlerde, nebiler ‎ve kâfirlerin halleriyle alakalı anlatılan hikâyelerde, vaaz verirken insanların örnek alacağı ‎bazı meselelerde ve hata yapıldığında büyük tehlike arz etmeyen meselelerde aglabuzzanla ‎hüküm vermişlerdir.‎

Açıklama:‎
İmam Gazali zannı başkasına anlatmanın caizliğine dair sunulan ikinci delilin, yani ‎müfessirlerin Kur’an’ı bizzat Rasulullah’tan duyarak değil içtihatlarına dayanarak ‎açıklamalarının bu konuda delil olmayacağını söyleyip nedenini şöyle açıklamaktadır: ‎
‎“Müfessirlerin içtihatlarına dayanarak açıklamalarda bulundukları meseleler; fıkhî ‎hükümler, nebiler veya kâfirlerin durumuyla ilgili anlatılan kıssalar, vaazlarda insanlara ‎örnek olması için anlatılan ve hata yapılsa bile büyük tehlikesi olmayan şeylerdir. İstiva, fevk ‎ve bunlar gibi Allah-u Teâlâ’nın sıfatları hakkında ise zanla konuşmazlar. Zira bu konuda ‎tehlike ve vebal söz konusudur. Tehlikenin söz konusu olduğu durumlardan, sadece bir ‎ihtimal bile olsa kaçınılması gerektiği görüşündeyiz.”‎

 5 
 : 12 Aralık 2018, 00:17:23 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:
Eğer şöyle denilirse: “Üç şey, zanla konuşmanın caiz olduğuna delalet eder. Bunlar:‎
Birincisi: Doğru konuşmanın mubah olduğuna delalet eden delil. Bilen kişi, sözünde ‎doğrudur. Çünkü o, ancak zannettiği şeyi haber veriyor. ‎
İkincisi: Müfessirler Kur’an-ı Kerim’i zanla tefsir ederler ve her söylediklerini Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’den duymuş değildirler. Bilakis sözleri, içtihatla istinbat edilmiş ‎şeylerdir. Bundan dolayı müfessirlerden çeşitli ve birbirine zıt görüşler çoğalmıştır. ‎
Üçüncüsü: Tabiin, sahabeden mütevatir derecesine ulaşmamış, haberi ahad olarak ‎gelen müteşabih haberleri nakletmenin caiz olduğu konusunda icma etmiştir. Yine, adaletli ‎kimsenin (kendisi gibi) adaletli bir raviden nakletmesinin caiz olduğuna dair icma vardır. ‎Hâlbuki adaletli bir tek kişinin sözünde zan hâsıl olur.” Bunlara şöyle cevap veririz:‎

Birinci delile cevap: Söylenmesi mubah olan doğru, söylendiğinde kendisinden zarar ‎geleceğinden endişe duyulmayan doğrudur. Bu zanları yaymak ise her ne kadar anlatırken ‎kesin ifadeler kullanmadan zan olduğu belirtilmiş ve böylece doğru söylenmiş olsa da ‎zararsız değildir. Şöyle ki: Bu zannı duyan bir kimse ondan mutmain olur ve ona zan olarak ‎değil, kesin olarak inanır. Böylece Yüce Allah'ın sıfatı hakkında ilimsizce hüküm vermiş olur. ‎Bu ise tehlikelidir. Nefis, zahirde müşkil olan şeylerden uzak durur. Şayet rahatlayacağı bir ‎mana bulursa, zanna dayalı olsa bile bundan mutmain olur ve buna kesin olarak inanır. ‎Kesin olarak inandığı bu şey belki yanlış olabilir. Böylece kesin olarak inandığı için Yüce ‎Allah'ın sıfatları hakkında batıl bir şeye inanmış ya da Allah hakkında, Allah'ın kelamında ‎geçmeyen bir hüküm vermiş olur. ‎

Açıklama:‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, zanna dayanan tevilin avama anlatılmasını mutlak surette ‎yasaklayıp bilen kişinin kendi seviyesinde olan ya da kendi seviyesinde olmasa da anlayış, ‎zeka, ihlas bakımından anlatılanı kaldırabilecek kapasitede olanlara anlatması hususunda ‎ihtilaf olduğunu belirttikten ve kendisinin, caiz olmadığı görüşünü tercih ettiğini ifade ‎ettikten sonra zanla konuşmanın mubahlığına delil olabilecek üç şeyi soru olarak sunuyor:‎
Birinci delil: Doğru konuşmak mubahtır ve buna delalet eden deliller vardır. Kişi “Ben ‎böyle zannediyorum” diyerek zannını haber verdiğinde doğru söylemektedir. Bir kimseyi ‎doğruyu söylemekten hangi sebep engeller ki?‎
İkinci delil: Müfessirler Kur’an-ı Kerim’i tefsir ederlerken söylediklerini Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’den duymuş değillerdir; ondan duymadıkları şeyleri, içtihatlarına ‎dayanarak söylemektedirler. Zaten bundan dolayı müfessirlerden birbirlerine muhalif nice ‎görüşler gelmiştir.‎
Üçüncü delil: Sahabelerin tek olarak naklettiği ve mütevatir derecesine ulaşmayan ‎haberleri nakletmenin ve adaletli kişinin adaletli olan birinden haber nakletmesinin caiz ‎olduğu konusunda tabiin icma etmiştir. Oysa bu gibi haberlerde kesinlik değil, zan vardır.‎
Bu delillere karşı İmam Gazali kendi tercih ettiği görüşü savunacak şekilde cevap ‎vermeye başlamaktadır. İlk delile verdiği cevap şöyledir:‎
‎“Doğruyu söylemek her hâlükârda mubahtır, denilmez. Eğer söylendiğinde herhangi bir ‎zarar söz konusu olmayacaksa bu doğruyu söylemek mubahtır. Fakat söylenmesi hâlinde ‎zarar söz konusu olacaksa böyle bir doğruyu söylemek mubah olmaz. Şu bir gerçektir ki her ‎zannı anlatmak zararsız değildir, velev ki anlatan kişi bunun bir zan olduğunu, kesin ‎olmadığını söylesin. Çünkü insanın nefsi anlamadığı söze karşı huzursuzdur ve mutmain ‎olacağı bir mana arar. Eğer bilen kişi zannını başka birine anlatırsa, bunun zan olduğunu ‎söylese bile, nefsi huzursuz olan kişi bu manaya sarılır, kesin olduğuna inanır ve bu manada ‎mutmain olur, böylece nefsini bu manayla teskin eder. Bu durumda Allah-u Teâlâ hakkında ‎ilimsizce zanna dayalı bir hüküm vermiş, eğer bu zan hata ise -ki böyle bir ihtimal vardır- ‎Allah hakkında batıl bir şeye inanmış olur. İşte böyle bir tehlike söz konusu olduğundan ‎zannı başkasına anlatmak caiz değildir.”‎

 6 
 : 11 Aralık 2018, 01:06:54 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
Eğer “Bilen kişinin içinden geçirdiği zannı diğer ‎insanlara söylemesi caiz midir? Aynı şekilde kesin olarak ‎bildiği manayı insanlara anlatabilir mi?” denilirse şöyle ‎deriz: ‎
Bilen kişinin içindeki şey hakkında konuşması ancak ‎dört şekilde olur: ‎
‎1) Kendisiyle konuşması, ‎
‎2) Anlayış konusunda kendisi gibi olan bir kişiyle ‎konuşması, ‎
‎3) Kendisi gibi olmayan fakat ilim elde etmek için çaba ‎gösteren, zekâ ve anlayışı buna müsait olan kişiyle ‎konuşması, ‎
‎4) Avamla konuşması.  ‎
Eğer bilen kişinin, nefsinde düşündüğü mana kati ise ‎bunu kendisine ve kendisi gibi olan bir kişiye söyleyebilir. ‎Yine, kendisi gibi olmasa da ilim elde etmek için çabalayıp ‎dünya ve şehvetlerine meyletmeyen, mezhep taassubuna ‎sarılmayan, bildikleriyle insanlar arasında övünmeyen ve ‎bildiklerini avama da anlatmayan bir kişiye söyleyebilir. ‎İşte nefsinde düşündüğü manayı bu vasıftaki kişiyle ‎konuşmasında bir beis yoktur. Çünkü o, marifete ‎susamıştır; başka bir sebep için değil, sırf Allah hakkında ‎olanı bilmek istemektedir. Böyle bir kimse göğsünde zahiri ‎şekiller düşünebilir. Marifete olan susamışlığı, onu fasit ‎tevillere sevk edebilir. Zira zahiri manalardan şiddetle ‎kaçmaya çalışmak için tevile müracaat edecektir. İlme ‎layık olan kişiye ilim vermemek, ehli olmayana ilim ‎vermek gibidir. ‎
Avama gelince, ona hiçbir şey anlatmaması gerekir. ‎Buradaki “avam” kelimesine, zikredilen sıfatlara haiz ‎olmayan herkes dâhildir. Onun misali, daha önce de ‎zikrettiğimiz gibi, süt emen çocuğa kaldıramayacağı sert ‎yemekleri yedirmek gibidir. ‎
Bilen kişinin zanla bildiği manayı kendi nefsine ‎söylemesi ise mecburidir. İster zan ister şek isterse kati ‎olsun, mutlaka nefis zihinde oluşan şeyleri kendi kendine ‎konuşur. İnsan bundan kurtulamaz ve bunu engelleyemez ‎‎(dolayısıyla bunda bir sakınca yoktur). Fakat bu şeyleri ‎avama anlatmak şüphesiz caiz değildir. Hatta zanla bildiği ‎manaları avama anlatması, kesin bildiği manaları ‎anlatmasından daha yasaktır. ‎
Zanla bildiği manaları kendisi gibi marifet derecesine ‎sahip olanlarla ya da marifete hazır olanlarla konuşmasına ‎gelince, bu konuda kesin bir hüküm yoktur. ‎
Birinci ihtimal: Konuşması caizdir fakat kesin ‎ifadeler kullanmadan “Ben böyle olduğunu ‎zannediyorum.” şeklinde konuşmalıdır. Ancak bu şekilde ‎doğru söylemiş olur. ‎

İkinci ihtimal: Konuşması yasaktır; çünkü zannını ‎başkasıyla konuşmamak gücü nispetindedir. Eğer bunu ‎başkasıyla konuşursa, Allah’ın sıfatı ya da kelamından ‎kastettiğinin ne olduğu konusunda zanla hüküm vermiş ‎olur. Dolayısıyla bunda tehlike vardır. Bir şeyin mubah ‎oluşu ya nasla ya icmayla ya da nas üzerine bina edilmiş ‎kıyasla anlaşılır. Oysa böyle bir durumda konuşmanın ‎mubah olduğuna dair herhangi bir delil yoktur, bilakis ‎Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ ‏مَسْؤُولاً
“Ey âdemoğlu! Bilmediğin şeyin peşine asla düş‎me. Muhakkak ki her kul; kulağıyla dinlediği, ‎gözüyle gördüğü ve kalbiyle idrak ettiği şeylerden ‎sorumludur (bundan dolayı bu nimetleri şer için değil, ‎hayır için kullan ki cezalandırılmayasın, ‎mükâfatlandırılasın).” ‎(el-İsra: 36) ‎

Açıklama:‎
İmam Gazali açıkladığı şeylere binaen, “Bilen kişinin, ‎zannettiği manayı veya kat’i olarak düşündüğü manayı bir ‎başkasına anlatması caiz midir değil midir?” diye bir soru ‎gelirse buna cevaben konuşmanın; kendi kendine, kendisi ‎gibi olana, kendisi gibi olmasa da anlayış ve kapasitesi ‎müsait olana ve avama yönelik olmasıyla dört şekilde söz ‎konusu olacağını bildirip şöyle diyor:‎
‎“Kesin hüküm verdiği manayı kendisine ve kendisi gibi ‎olana anlatmakla birlikte kendisi gibi olmasa da yetenekli, ‎anlayış ve kapasitesi müsait olan, ihlaslı, şehvetlere uymayan, bildikleriyle övünmeyen ve bildiklerini avama ‎anlatmayacak olan kişilere anlatabilir. Ancak düşündüğü ‎mana kat’i olsa bile bunu kesinlikle avama ‎anlatmamalıdır.‎
Zannettiği manaya gelince; mecburen kendi kendine ‎konuşacaktır çünkü nefis düşündüğü manayı zihninden ‎defedemez ve bu, onun gücünü aşar. Bu durumda ‎yapması gereken, düşündüğü mananın zan olduğuna ‎inanıp kati olduğuna hükmetmemektir. Avama anlatması ‎ise kesinlikle caiz değildir hatta bu, kesin bildiği manayı ‎söylemesinden daha tehlikeli ve yasaktır. ‎
Kendisi gibi olan ve kendisi gibi olmasa da yetenekli, ‎anlayış ve kapasitesi uygun olan kişilere anlatıp ‎anlatamayacağı ise ihtilaflıdır. Bir görüşe göre kesin ‎ifadeler kullanmadan, zannı hakkında hüküm vermek ‎suretiyle “Ben böyle zannediyorum” diyerek anlatabilir; bir ‎görüşe göre ise -ki İmam Gazali’nin tercih ettiği görüş de ‎budur- zannını başkasına anlatmamak gücü nispetinde ‎olduğundan ve bunu yapmasının caizliğine dair herhangi ‎bir delil olmadığından anlatamaz.‎

 7 
 : 10 Aralık 2018, 01:17:05 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
Eğer bu iki zandan biri akla düşer veya kalbe girerse, kişi bu zannı defetmek istese bile buna ‎imkân bulamaz. Mutlaka o şeyi zannedecektir. Bu zannın birtakım zaruri sebepleri vardır ki, ‎bunları defetmek mümkün değildir. Allah, hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. ‎Fakat bu durumda yapması gereken iki şey vardır:‎
Birincisi: Hiçbir zaman nefsindeki zannı kesinliğe dönüştürmemeli, kendini bu mana ‎hususunda mutmain kılmamalıdır. Zira hata etmiş olma ihtimali vardır. Bu nedenle düştüğü ‎zanna dayanarak kendi kendine kesin hüküm vermemesi gerekir. ‎
İkincisi: Nefsindeki manayı insanlara açıklarken kesin ifadelerle söylememelidir. Örneğin; ‎‎“İstivadan kastedilen mana budur.” veya “Fevkten kastedilen mana budur.” dememelidir. ‎Çünkü bu şekilde konuşmak, kesin bilmediği bir konuda hüküm vermesi demektir. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً
‎“Ey âdemoğlu! Bilmediğin şeyin peşine asla düşme. Muhakkak ki her kul ‎kulağıyla dinlediği, gözüyle gördüğü ve kalbiyle idrak ettiği şeylerden sorumludur ‎‎(bundan dolayı bu nimetleri şer için değil, hayır için kullan ki cezalandırılmayasın, ‎mükâfatlandırılasın).” (el-İsra: 36)‎
Ancak “Ben böyle olduğunu zannediyorum.” demelidir. Böyle yaparsa kendi nefsi hakkında ‎verdiği haber bakımından doğrudur. Zira bu durumda Allah’ın sıfatı ve kelamıyla ne kastettiği ‎hakkında hüküm vermemiş; nefsi hakkında hüküm vermiş, kendi içinden geçeni bildirmiştir.‎

Açıklama:‎
İmam Gazali burada, bilen kişinin kendi kendine yaptığı tevil kesin olduğunda ona ‎inanması, şüpheli olduğunda ise ondan uzak durması gerektiğini, aglabuzzanla bu böyledir ‎diye düşündüğünde ise bunun iki şeye taalluku olduğunu bildirdikten sonra bu tür bir tevile ‎karşı nasıl hareket etmesi gerektiğini beyan ediyor.‎
Öncelikle bilen kişi, zannettiği manaya asla kesin hüküm vermemeli, onu yakine ‎dönüştürmemelidir. Eğer istiva ya da fevk lafızlarını zanla tevil etmiş ve bu, Allah’a layık bir ‎mana ise hataya düşmemek için “Bu, Allah’a layıktır; lafızdan kastedilen bu mana olabilir.” ‎der fakat asla “Kastedilen mana kesin budur.” diyemez çünkü kesin olduğunu bilmemektedir. ‎Dolayısıyla “Ben böyle olduğunu zannediyorum.” dediği zaman zannına dair doğru söylemiş, ‎Allah’ın muradı ve sıfatı hakkında hüküm vermeyip kendi zannı hakkında hüküm vermiş ‎olur. ‎

 8 
 : 09 Aralık 2018, 01:09:16 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
İkincisine örnek: ‎

‎“Arşa istiva” lafzının tevilidir. Bu lafızla Allah-u Teâlâ, ‎arşa özel bir şey yaptığını bildirmek istemiştir. Şöyle ki: ‎Allah-u Teâlâ bütün âlem üzerindeki tasarrufunu ve âlemi ‎tedbirini (idaresini) gökten yere arş vasıtasıyla yapar. ‎‎(Bütün kâinatın kontrol ve idare merkezini arş kılmıştır.) ‎Yani âlemde bir şey yapmak istediğinde mutlaka bunu ‎önce arşta yapar. (Böyle bir tevil akla gelebilir.) Tıpkı bir ‎ressam veya yazarın, beyaz kâğıt üzerinde bir resim veya ‎kelimeyi şekillendirmeden önce o şeyi beyninde ‎canlandırmasına benzer. Ya da bir mimarın, yapacağı ‎binanın planını önce beyninde oluşturup sonra pratiğe ‎uygulamasına benzer. Kalbin de kendi âlemi olan insan ‎bedeni üzerindeki işleri beyin vasıtasıyla kontrol edilir. ‎‎(Bilen kişi bu şekilde düşünebilir.) Ancak (arşa istiva ‎lafzını “Allah arşı kontrol merkezi kılmıştır ve bütün ‎kâinatı arştan yönetir.” manasında düşünürsek) Allah’a ‎böyle bir şey yaptığını isnat etmenin caiz olup olmaması ‎konusunda tereddüt ederiz. Bu, Allah onu vacip kıldığı için ‎mi böyledir yoksa sünneti gereği mi böyledir? Bunun zıddı ‎imkânsız olmasa bile…‎
Şunun gibi: Allah’ın sünneti gereği insan kalbi, ancak ‎beyin vasıtasıyla bedenini yönetir. Eğer Allah-u Teâlâ ‎dilerse insan kalbine, beyin olmaksızın bütün bedeni ‎yönetme imkânı verir, Allah buna kadirdir. Fakat Allah-u ‎Teâlâ ezeli iradesiyle kalbin ancak beyin vasıtasıyla bedeni ‎yönetmesini istediğinden ve kadim ilminde bu sabit ‎olduğundan dolayı bunun zıddının gerçekleşmesi ‎imkânsızdır. Bu imkânsızlık, Allah’ın kudretinde bir kusur, ‎acziyet olduğu için değil, ezeli iradenin ve ezeli ilmin ‎aksinin olması mümkün olmadığı içindir. ‎
Allah-u Teâlâ bu konu hakkında şöyle buyuruyor: ‎

‏ ‎وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدِيلاً‎

‎“Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamaz‎sın.” (el-Ahzab: ‎‎62)‎

Allah’ın sünneti (belli hâl üzere olmasını takdir ettiği ‎şeyin o hâl üzere kalması) vacip olduğu için değişmez. ‎Onun vacip oluşu, ezeli irade onu vacip kıldığı içindir ‎‎(Allah bu şeyin böyle olmasını irade etmiştir), yoksa ‎kendisi bizatihi vacip değildir. Vacip kılınmasının sonucu ‎da vacip olmasıdır. Bunun zıddının olması ise imkânsızdır. ‎Kendisi bizatihi imkânsız olmasa bile Allah’ın ilminde ‎böyle olmasından ve Allah’ın böyle irade etmesinden ‎dolayı imkânsızdır. Eğer bu şeyin zıddının gerçekleşmesi ‎imkânsız olmazsa, Allah’ın ezeli ilmi cehalete dönüşmüş, ‎ezeli dilemenin olması da engellenmiş olur. ‎
Ancak, Allah-u Teâlâ’nın istiva ile arşı bütün mülkün ‎idare merkezi kılması aklen caiz olsa bile bu şey gerçekte ‎olmuş mudur? Meseleleri derinlemesine düşünen akıl ‎sahibi bir kimse bu konuda tereddüt edebilir, belki de var ‎olduğunu zanneder (çünkü elinde kesin delil yoktur). ‎
İşte bu, lafzın (istiva ve fevk lafızlarının) manası konusunda nefiste oluşan zannın misalidir. Birinci misalde ‎bilen kişinin düşündüğü mana Allah-u Teâlâ hakkında ‎sahih ve caiz olan bir mana olsa bile lafızdan kastedilen ‎mananın bu olup olmadığı konusunda, ikincisinde ise ‎düşündüğü mananın Allah-u Teâlâ hakkında caiz olup ‎olmaması konusunda zan hâsıl olmuştur. Bu ikisi ‎arasında fark vardır. ‎

Açıklama:‎
İmam Gazali galip zanna dayanan tevilin ikinci ‎taallukuna arşa istiva meselesini örnek veriyor. Bilen kişi ‎arşa özel bir nispetin olduğunu ve bunun Allah’a layık ‎olduğunu bilir, istivanın Allah’a layık olmayan ‎manalarından O’nu tenzih ve takdis eder. Sonra bu ‎nispetten; Allah’ın, arşı kâinatın idare merkezi kılması ve ‎bütün kâinatı oradan tasarruf etmesinin kastedildiğine ‎dair mana galip zanla aklına gelebilir. Yani Allah kâinatta ‎bir şey var etmek istediğinde mutlaka arşta yapar, arştan ‎kâinata indirir. Ancak böyle bir şeyi Allah hakkında ispat ‎etmek caiz midir değil midir; caizse bu, Allah vacip kıldığı ‎için mi yoksa Allah’ın sünneti gereği mi böyle olmaktadır ‎konusunda bir şüphe ve tereddüt hâsıl olur. ‎
Yani galip zanla düşünülen mana konusundaki zan, ya ‎Allah hakkında caiz olup sözden kastedilen mananın bu ‎olup olmadığı noktasında söz konusu olur ya da Allah ‎hakkında bu şey gerçekte olmuş mudur olmamış mıdır, ‎Allah’ın irade ettiği bu mudur yoksa başka bir şey midir ‎noktasında söz konusu olur.  ‎

 9 
 : 08 Aralık 2018, 22:04:59 
Başlatan TheMuslim - Son mesaj Gönderen: أبو مريم
Üstad Seyyid Kutubun (rahimehullah) türkçeye tercüme edilen hangi eserlerini okumağı tavsiye ediyorsunuz?

 10 
 : 08 Aralık 2018, 22:04:45 
Başlatan TheMuslim - Son mesaj Gönderen: أبو مريم
Yayınevine yazdım inşaAllah bir cevap yazırlar

Sayfa: [1] 2 3 ... 10


.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |