îbni Ebu Hatem'in
rivayetine göre, İbni Abbas şöyle
demiştir: "Mekke halkından bazı kimseler
müslüman olmuşlardı. Fakat müslüman
olduklarını gizli tutuyorlardı.
Müşrikler, Bedir Günü onları da savaşa
gitmeye zorladılar. Bunlar da savaşa
katıldılar ve bazıları savaş sırasında
öldürüldüler. Bunun üzerine müslümanlar
"Şu müslüman kardeşlerimiz bize karşı
savaşmaya zorlandılar, onlar için
Allah'tan mağfiret dileyin" dediler.
Bunun üzerine Nisa suresinin 97. ayeti
nazil oldu."
Dahhak
bu ayetle
ilgili olarak şöyle diyor: "Ayet,
Mekke'de kalıp da hicret etmeyen ve
Rasulullah'ın (s.a.v,) yanında yer
almayan bir takım münafıklar hakkında
nazil oldu. Bunlar Bedir Günü
müşriklerle birlikte çıktılar ve savaşta
vuruldular."
İbni Kesir
bunu
Dahhak'tan rivayet eder ve şöyle der:
"Bu ayet, müşrikler
arasında oturmaya devam eden herkesi
kapsar. Çünkü bunlar hicrete güçleri
yettiği halde, müşriklerin arasında
kalıyorlar. Oysa ki müşriklerin arasında
dinlerini yaşama imkanları olamaz.
Böylece kendi nefislerine zulmetmiş,
kendilerine yazık etmiş, bir bakıma
intihar etmiş olurlar.
Bu hareket icma ile
haram kabul edilmiştir. Çünkü ayette
"Nefislerine zulmeden kimselere,
melekler canlarını alırken"
buyrulmuştur.
Şeyhin ailesine; bir
kimsenin ticaret maksadıyla kafirlerin
ülkesine yolculuk etmesinin caiz olup
olmadığı sorulduğunda şöyle cevap
vermiştir: "Eğer bu kimse gittiği yerde
dinini açık bir şekilde yaşayabilecek ve
müşriklere dostluk göstermeyecekse
caizdir. Nitekim ashabdan bazıları
(örneğin; Ebu Bekir) böyle yolculuklar
yapmışlar, Rasulullah da (s.a.v.) buna
karşı çıkmamıştır."
Eğer gittiği ülkede
dinini açıkça yaşayamayacak ve
müşriklere karşı düşmanlığını açıkça
gösteremeyecekse kafir ülkelere gitmesi
caiz değildir. Bunun yasak olduğunu
gösteren pek çok hadis ve alimlerin
görüşleri vardır. Allah (c.c.),
müşriklere düşmanlık göstermeyi farz
kılmıştır. Eğer bir yer
de bu şartlar yerine
getirilemiyorsa, oraya gitmek caiz
değildir. Çünkü kafir ve müşrik
beldelere yolculuk etmek, kişiyi yavaş
yavaş onları benimsemeye ve onların
yaptıklarını hoş karşılamaya götürür. Bu
gerçeği kafir beldelere göç eden
müslümanlarda görmek mümkündür.
Soru:
Bir
müslümanın ticaret amacıyla, müşriklerin
sembollerini ve geleneklerini açıkça
ortaya koyduğu yerlere gitmesi caiz
midir?
Cevap:
Bu sorunun
cevabı da bir önceki gibidir. Aralarında
hiç bir fark yoktur. Eğer bir müslüman
herhangi bir beldede dinini açıkça
yaşayamıyorsa, oraya yolculuk yapması
caiz değildir.
Soru:
Bir iki ay
gibi kısa bir süre ile, daha uzun bir
süre kalmak arasında bir fark var mıdır?
Cevap:
Kısa veya
uzun süre kalmak arasında .bir fark
yoktur. Süre ister kısa olsun, ister
uzun olsun, eğer müslüman orada dinini
açık bir şekilde yaşayamıyorsa,
müşriklere karşı düşmanlığını açıkça
sergileyemiyorsa ve oradan çıkabilme
gücü de varsa, orada bir gün bile
kalması caiz değildir.
Soru:
İslam'ı
kabul edip dinini ve müslümanları seven
ve müşriklere kin besleyen bir kişi
düşünün. Bu kişinin yaşadığı yöre halkı
açıkça İslam'a karşı tavır ortaya
koymuş, müslümanlarla mücadele ediyor,
onlarla savaşıyor, ailelerine rahat
vermiyor. Bu kişi bütün bunlara rağmen
sırf ülkesinden ayrılmak kendisine ağır
geldiği için ya da bunun gibi mazeretler
sebebiyle hicret etmezse müslüman
kalabilir mi?
Cevap:
Bu durumda
olan bir kişi, müşriklerin arasında
dinini açıkça yaşayabiliyor, din
açısından onlarla olan bağlarını
koparıyor, onların inançlarından hiçbir
şeyi benimsemiyor, onların kafir
olduklarını, İslam'a ve müslümanlara
düşman olduklarını kesin bir dille
belirtebiliyorsa, müşrikler de, dini,
akrabaları, malı ya da başka birşey
konusunda kendisini fitneye sokmuyor ve
baskı da yapmıyorsa bu' kişiye kafir
hükmü verilemez.
Ancak bu gibi
kimseler hicret edebilme gücüne sahip
oldukları halde hicret etmeyip
müşriklerin arasında ölürlerse,
"Nefislerine zulmeden kimselere,
meleklerin canlarını
alırken,..."(Nisa: 4/9798)
ayetlerinin
kapsamına girmelerinden korkulur. Çünkü
Allah (c.c.) sadece bir çare ve yol
bulamayanları mazeretli saymıştır. Ancak
günümüzde böyle kimseler oldukça azdır.
Çünkü müşrikler, böylelerini genellikle
aralarında pek barındırmazlar. Böyle
kimseleri ya öldürür ya da ülkelerinden
atarlar.
Ancak hicret etmek
için bir mazereti olmadığı halde
müşrikler arasında kalmaya devam eden,
kendisinin de onlardan biri olduğunu
çekinmeden söyleyen, "Sizin dininiz de
haktır, İslam dini de" (farklı bir
nüshada "İslam dini batıldır") diyen bir
kimse kalben İslam inancına sahip olsa
da kafir ve mürtettir. Çünkü sırf
dünyayı ahirete tercih ettiği için
hicret etmemekte, bir baskı ve ikrah
olmadığı halde, küfür sözlerini
söylemektedir. Böyle kimseler:
"Kalbi iman ile dolu
olduğu halde küfre zorlanan hariç, kim
iman ettikten sonra Allah'ı inkar eder
ve küfre göğüs açarsa, Allah katından
gazap ve büyük bir azap vardır. Bu dünya
hayatını ahirete tercih etmeleri ve
Allah'ın kafir olan kimselere hidayet
etmemesi sebebiyledir."
(Nahl:
16/106107)
hükmünün içine girerler.
Bunlar, Şeyh Hüseyin
ile Şeyh Abdullah b. Muhammed b. Abdu'l
Vehhab'ın cevaplarıdır.
Kendilerine bu
davetin ulaştığı bir belde halkının
decliğine göre, bazı kimseler "Bu
anlatılanlar doğrudur, fakat biz
herhangi bir kötülüğü yasaklamıyor ve
iyiliği de emretmiyoruz." diyorlar ve
tevhid ehli "Biz atalarımızın dininden
uzağız, onlarla bir ilgimiz yok."
dediklerinde de onlara karşı
'koyuyorlar.
Bu kimseler, sadece
kendilerini aldatıyorlar ve şeytan da
bunu kendilerine süslü gösteriyor. Çünkü
açıkça söylemeleri gereken şeyleri
söyleyemiyorlar. Bunun için de bazı
açılardan en başta anlatılan belde
halkına benziyorlar. Bu kimseler,
delillere karşı çıkanların kafir
olacağını bilmelerine rağmen böyle
kimseleri tekfir etmedikleri için
kendileri kafir oluyorlar. Halbuki
müşriklerin arasında oturduğunda, dinini
açıkça yaşayamayan bir kimsenin buradan
hicret etmesi farzdır. Eğer Allah'ın
(c.c.) mazeretli saydığı kimselerden
değilse, hicret etmek zorundadır. Hicret
etmediği zaman durumu kafir ve
müşriklerle aynıdır.
Aciz ve güçsüz
oldukları için mustaz'af sınıfına
girenler, mazeretli kişilerdir. Çünkü
bunlar, bir çıkış yolu
bulamamaktadırlar. Bu konu ve dinini
açıklama gücüne sahip olmayan bir
kimsenin hicret etmesinin vacip olduğu
konusu daha önce açıklanmıştı.
Burada önemli olan
başka bir husus da; dinin nasıl
açıklanıp ortaya koyulacağıdır. Bu,
müslüman kimsenin müşriklerin yüzüne
kafir olduklarını ve dinlerinin batıl
olduğunu açıkça haykırmasıyla
gerçekleşir. Bu husus da daha önce
açıklanmıştı.
Kişi, onlara kafir
olduklarını açıkça haykırır,
düşmanlığını açıklarsa, artık aralarında
yaşama imkanı kalmayacak, onlar
tarafından ya öldürülecek ya da sürgün
edilecektir. Allah (c.c.), tüm
kafirlerin tavırlarının bu şekilde
olacağını haber vermiştir. Allah (c.c.)
şöyle buyuruyor:
"Kafir olanlar
peygamberlerine dediler ki: "Sizi ya
yurdumuzdan çıkaracağız, ya da dinimize
döneceksiniz!" Rableri de onlara:
"Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!" diye
vahyetti. Ve (Ey iman edenler!)
onlardan sonra sizi o yerde yerle
"Kavminden ileri
gelen kibirliler dediler ki: 'Ey Şuayb!
Seni ve seninle beraber inananları
memleketimizden kesinlikle çıkaracağız,
veya dinimize döneceksiniz'
(Şuayb)
dedi ki: "İstemesek de mi?" '