Ebu Basir'in Saddam Hakkındaki Fetvası Ve Ona Ziyaeddin El-Kudsi'nin Reddiyesi
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 12 Ağustos 2022, 09:27:32


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Ebu Basir'in Saddam Hakkındaki Fetvası Ve Ona Ziyaeddin El-Kudsi'nin Reddiyesi  (Okunma Sayısı 24858 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Abdullah
Ziyaretçi
« : 13 Ekim 2007, 01:51:11 »

Ebu Basir'in Saddam Hakkındaki Fetvası Ve Ona Ziyaeddin El-Kudsi'nin Reddiyesi

Arapca Aslı

Ziyaeddin El-Kudsi giriş yapıyor

Tamamını Okumak İçin Tıklayınız
Kayıtlı
Abdullah
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 13 Ekim 2007, 01:51:57 »

Ebu Basir'in Saddam Hakkındaki Fetvası Ve Ona Ziyaeddin El-Kudsi'nin Reddiyesi

Türkçe Tercemesi

Ziyaeddin El-Kudsi giriş yapıyor

Ey Abdulmunim Mustafa Haliyme Et-Tartusi! (EBU BASİR) Artık insanları saptırmayı ve Allah’ın ayetlerine değişik manalar vermen yetti sana!

Bismillahirrahmanirrahim

Sadece O’ndan yardım dileriz. Düşmanlık sadece zalimlere ve Allah’ın ayetlerini değiştirenleredir. Nebilerin ve rasullerin sonuncusu, mücahidlerin imamı, muvahhidlerin örneği Muhammed (a.s)’a, onun sahabelerine ve kıyamet gününe kadar onun yoluna tabi olanlara selam olsun.

Abdulmunim Mustafa Halime Et-Tartusi’ye Saddam öldükten sonra bir soru sorulmuş ve o soruya cevap vermiştir. Bu sorunun cevabına  bakınca gerçekten şaşırdım. O kadar saptırmalar, o kadar din adına şeyler yazılmıştır ki, gerçekten hayret verici olan bir şeydir. Hatta ümmet alimlerine bile iftiralar vardır.

İşte maalesef tagutlar, tagutların tekfiri, tagutlara tabi olanların tekfiri, onları tekfir etmeyenler hakkında ve büyük şirk hakkında sorulduğunda Abdulmunim Mustafa Halime et-Tartusi öyle saptırmalar yapıyor ki, bu onun adetidir.

İşte ben, bu mesele hakkındaki hakikati ve cevaplarda verilen saptırmaları anlatıyorum ki böylece helak olan bilerek helak olsun, hidayet bulan bilerek hidayet bulsun ve Saddam’ın hükmü hakkındaki İslam’ın hükmü iyice belli olsun.

(Abu basir) Abdulmunim Mustafa Halime et-Tartusi’nin saddam hakkında verdiği fetvanın ne kadar sapık, ne kadar İslam dışı olduğu belli olsun diye onun verdiği cevaba bu risalede reddiye yaptım. Çünkü bu adam fetvalarında öyle bir adamdır ki bu adam zehirini yağa, bala katmaktadır. İşte şimdi size hem soruyu hem de Tartusi’nin verdiği cevabı nakledeyim. Sonra benim ona verdiğim cevap dipnot olarak vereceğim ki karışmasın.

Benim naklettiğim soru ve cevap Tartusi’nin kendi sitesinde asılandır..

Ebu Basir'in Fetvası

Soru şöyledir:

"Şeyhimiz! Biz İslam ümmetinin başına gelen imtihanları çok iyi biliyoruz. Ve sen de biliyorsun. Yardım Allah ’tandır. Biz de biliyoruz ki şüpheler ve sorulan sorulara karşı verdiğin cevapları ve gayretini çok iyi bilmekteyiz. Sana karşı çok uzatma yapmayacağız. Biz bir konuda şiddetli bir ihtilafa düştük.

İşte bu ihtilaf, Irak’ın reisi olan Saddamın küfrü konusundadır. Bazı kardeşler Saddam idam edildikten sonra onun hakkında küfür hükmü vermekte tereddüt etmiştir. Ve ona karşı dua etmede tereddüt etmiştir. Çünkü onun hakkındaki bilgiler kesilmiştir. Ve bu konudaki görüşleri zamanımızdaki bazı alimlerin görüşlerine dayanmışlardır.

Ayrıca mahkemede Saddam üzerinde tevbe alametleri görülmüştür. Halbuki din konusunda cehaleti belliydi. Ayrıca onun hakkında islah olduğuna ve İslam’a yöneldiğine dair haberler yayılmıştır.

Bazı kardeşler ise; ona küfür hükmünü kesin vermiştir ve cehenneme girsin diye dua etmişler, kendisinin apaçık küfürlerini söylemişler ve bu küfürlerinden tevbe ettiğini duymadığımıza göre apaçık küfür hükmü vermişlerdir. Onlar şöyle demektedirler:

Eğer küfür hükmü vermeyeceksek herkese tevbe ettiğini ilan etmesi lazımdı. Eğer böyle yapmazsa, eğer çıkıp bütün insanlara eski küfürlerinden tevbe ettiğini söylemezse küfründe kalır.

Biz sana güvendiğimiz ve güçlü fetvalarına güvendiğimizden ve bu konuda kesin hüküm vermemiz gerektiği için bu soruyu yöneltiyoruz. İnşeAllah  bizi hakka yöneltmen senin hasenat kitabında yazılır.

Ayrıca size şunu söylemek istiyorum. Verdiğiniz cevapta tafsilatlı delilleri verirsiniz. Allah  seni mübarek etsin ve ümmetin gençlerini senin ilminden faydalandırsın. İnşeAllah  bizi, sözün en güzelini duyup ona bağlananlardan kılmasını Allah’tan dileriz."

İşte bu konuda Ebu Basir’e sorulan soru böyleydi.

Onlara şöyle cevap verdi:

"Alemlerin rabbi Allah’a hamd olsun.

Ba’s Sosyalist Arap Partisi küfür olan bir partidir. Ve bu partinin küfrü konusunda duraklamamak gerekir. Bu partiye, bu partinin düşüncelerine inanan ve açık şekilde onun fikrine davet edenin küfrü konusunda şüphe etmemek gerekir. Fakat Saddam’ın şahsı hakkında ve bu Saddam kafir mi yoksa değil mi konusu hakkında benim bu konudaki görüşüm şudur:

Bu adam şüpheli kişiler durumuna girmiştir. Yani kendisine küfür hükmü verilmesi konusunda şüpheli duruma düşmüştür. Bu sebeple bi ayni kafirdir diyemeyiz ve bu adam cehenneme girecek diye hüküm veremeyiz. İşte şüpheler bunlardır:

Birincisi: Irak’a giren haçlılara karşı savaşmaya teşvik ederdi. Bu görüşe sahip olması asılmasına sebep olmuştur. İşte bu konudaki sahip olduğu görüşü sebebiyle tarih için teşekkür edilmeye ve onun bu konuda övülmesine layık olan bir durumdur.

İkincisi: Tagutun mahkemesi içinde bile farz namazları eda etme konusunda hırslı olmuş, namaz konusunda titiz davranmıştır. Namaz vakti geldiğinde mahkemeyi kesiyor, namaz kılıyordu.

Üçüncüsü: İslami ve imanı şiar ve ibareleri sıkça söylemesidir. Ba’s Arap Sosyalist Partisinin ahlakına karşı olan İslami şiarları hep mahkemede söylemekteydi.

Bir de mahkemede Kur’an taşımaya titizlik göstermiştir. Ve bunu gazetelerde gösterme hususunda titiz davranmıştır. Böylece o insanlara şunu demek istemiştir: Hala ben bu kitaba, içindeki her şeye inanıyorum ve hala da ben bunun üzerinde ve buna inanarak ölüyorum.

Üstelik Saddam’ı bu ümmetin düşmanı olan haçlı saldıranları, onların yanlıları Rafiziler ve Şiiler muhakeme etmişlerdir. Oysa gerçekte muhakeme edilmesi gereken onlardır. Çünkü akla hayale sığmayan cürümler işlemektedirler. Ve biz bu kimselerden, bu adamın iyi amellerini göstermelerini beklemiyoruz. Hatta bazı durumlardan dolayı mahkemeyi defalarca keserlerdi. Saddam mahkemede onlara ve onlara bağlı olanlara hoşlarına gitmeyen söz söylediği zaman hemen seslerini keserlerdi. Ondan dolayı onun açık tevbesini göstermelerini onlardan beklemiyorum.

Ayrıca bu adam tevbesini açık bir şekilde herkese ilan etmesi konusunda bir ictihadı ve düşüncesi olabilirdi. Şöyle eğer hatasını ilan ederse ve daha önce kendisi batıl ve haksız olduğunu ilan ederse bu belki Amerikalılara ve Irak’ı işgal edenlere karşı yapılan mukavemeyi direnişi zayıflatır diye düşünmüş olabilir. Yine bu şekilde açık tevbe etmesi ve kendisinin önceden batıl üzere olduğunu açık bir şekilde ilan etmesi Irak işgalcilerine, işgalleri konusunda onlara haklı bir sebep vermiş olabilir. İşte bu sebeple tevbesini açıkça ilan etmemiştir.

Ve ayrıca bu şekilde tevbe ettiğini ve daha önce haksız olduğunu ilan ederse bu durumda Irak yönetici ve hakimlerine haklı bir pay vermiş olur. Böylece onları işgalleri konusunda haklı çıkarmış olurdu. Zira onlar: "Bu adam haksız olduğunu, batıl üzere olduğunu ilan etmiştir, bu bizim yaptığımız doğru olduğunu gösteriyor." derler.

İşte bu şekilde demesinler diye Saddam tevbesini açık bir şekilde söylememiş olabilir. İşte bundan dolayı bu meseleyi dikkate almak gerekir.

Ayrıca bu adam değişik imtihanlara, işkencelere tabi olmuştur. İşte bundan dolayı tagut durumundan çıkmış olur. Çokça eziyetlere, imtihanlara, işkencelere maruz kaldığı için kendisi tagut durumundan mustazaf durumuna düşmüştür. Allah’ın rahmetini dileyen zayıf durumuna düşmüş olur. Çünkü şer’i nasların bildirdiği gibi şiddetli imtihanlar insanın günahını temizler.

İşte bu söylediklerimizin hepsini düşünmüş olursak, bu adam hakkında küfür hükmü söylenilmez. Çünkü şüpheler içinde kalmıştır. Dolayısıyla biayni kafir hükmü söyleyemeyiz. Eğer diyebilirsek şöyle deriz:

İşte bu adam ancak kendi mevcut durumundan dolayı şüpheli duruma düşmüştür. Küfür ihtimalleri vardır, küfür olmayan ihtimalleri vardır. Dolayısıyla şüpheli olan durumlara düşen bir kişinin düştüğü durum sahih olan İslam’ı ve hükmü isbat etmez. İşte bu şüpheli durumlar İslam’ı hükmü de ondan kaldırmaz. Çünkü açık İslam’ı ancak açık küfür kaldırır. İşte naslar ve şeri kaideler buna delalet etmektedir.

Hatta bazı ümmet alimleri ve selefleri bir kimsede 99 ihtimali küfür olan bir mesele, bir İslam ihtimali olan bir mesele bulunsa o kimseye İslam hükmü vermektedirler. Çünkü tekfir konusunda aceleci olmak insanları akibeti iyi olmayan durumlara düşürmektedir.

Ayrıca şer’i siyaset bakımından ve sıkıcı olan bu durumlarda ümmetin geçirdiği iyi olmayan durumlarda, özellikle Irak’ın geçirdiği durumlarda, özellikle yönetici ve hakim olan bir kimsenin küfrü konusunda konuşmayı iyi görmüyorum. Üstelik bu durum bu adamın kafir olduğunu yayma konusunda iyi bir hareket değildir. Özellikle bu işte ulaştığı zayıf duruma, bütün selahiyetini elinden almalarına ve eski sıfatlarının ondan kalkmasına rağmen bu adamın tekfiri ve riddeti konusunda millete yaymanın iyi bir şey olmadığına, siyasi şeriate uymadığına inanmaktayım.

İşte böyle yaparsak Irak’ı işgal edenlere ve onlara tabi olan kimselere de yardım etmiş oluruz. Onlara Irak’ı işgal etmekte bir sebep vermiş oluruz ve Irak’ta yaptıkları cürümler ve öldürmeler konusunda onlara bahane ve haklılık payı vermiş oluruz.

O halde asla Irak’a saldıran kimselere, bunların başındaki George Bush’a ve onların yardımcıları olan hain Şiilere ve Rafizilere onları sevindirecek bir fetva vermememiz gerekir.

Bütün bunlara rağmen Saddam’ın tekfiri konusunda bize muhalefet eden kardeşlere şöyle deriz:

Eğer fetva konusunda bize karşı ve bizim görüşümüzü almıyorlarsa en azından o hükmü insanlara yaymasınlar ve sadece kendilerinde tutsunlar. Ve böyle yapmazlarsa Irak’a saldıran kafirlere ve onların yardımcılarına bilmeden de olsa yardımcı olmasınlar.

İşte Saddam idam edildikten sonra Saddam’ın küfrü olması olmaması meselesini konuşmak onun hakkında faydalı değildir. Hatta zararı faydasından daha çoktur. Zira daha hala sağ olan ve hatta milletleri parçalayan tağutlar, mücrimler vardır. Onların küfrü, zulmü her konuda millete uygulanmaktadır.

İşte bunlar varken Saddam’la uğraşmayıp onlara yönelmemiz gerekir. Çünkü ölmüş olan kimselerle savaşmak adamlık değildir. Kafir olan tagutları ve kafirleri terk edip de ölü insanlarla uğraşmak adamlık değildir, cesaret değildir. İşte bu şekilde sorulara cevap vermiş olurum.

Son duamız Alemlerin Rabbi olan Allah ’a hamdolsun.

Abdulmenam Mustafa Halime Ebu Basir Ettartusi

17.10.1427 hicri 8 .11. 2006 Miladi

Ziyaeddin el-Kudsinin Cevabı

Cevap:

Saddam’ın küfrü kat’i delille sabittir. Delaleti kat’i olan, subuti kesin olan delille kesindir. Hiçbir delil ve hareket bu kişinin bu kesin olan küfründen döndüğünü ortaya koymamıştır.

Şimdi sana Saddam’ın düştüğü küfürlerin bazılarını söyleyeyim:

Birincisi: Allah’ın şeraitiyle hükmetmeyip beşeri şeriatle hükmetmesi ve Allah’ın şeraitini hakim kılmak için çalışanlara savaş açmasıdır. Kendisi yönetici olduğu zaman, kim Allah’ın şeriatini hakim kılmak için çalışırsa veya ondan onu isterse onu öldürme veya hapis veya en şiddetli azaba maruz bırakıyordu. Hatta öyle şiddetli işkenceler yapıyordu ki kendisine Amerika’nın ve bağlılarının yaptığı işkencelerden kat kat daha fazlaydı.

İkincisi: Ba’s Arap Sosyalist Partisinin ilkelerine iman ettiğini apaçık bir şekilde söylemesidir.

Ey Eba Basir !

Acaba Saddam bu açık olan küfürlerinden tevbe eti mi?

Daha önceki şirkten küfürden beri oldu mu?

Bundan dolayı ona İslam hükmü verebildin?

Acaba o küfründen tevbe etmiş mi?

Bu konuda herhangi bir ilmin var mı ki İslam hükmü ona veriyorsun.?

Gerçek şu ki Saddam’ın hapisten idam edilinceye kadar durumunu takip eden, tevhidin bir zerresini bilen bir kişi asla Saddam’a küfürden başka hüküm vermez. Çünkü daha önceki küfür ve şirkinden tevbe ettiğine dair bir tane dahi bir delil yoktur. Daha önce düştüğü küfür ve şirkten tevbe edip tevhide sarıldığına dair bir tek delil yoktur ve bunu göremez.

Ey Ebu Basir!

Senin Saddam’a Müslüman hükmü vermek için verdiğin deliller ise hiçbirisi onun eski küfründen şirkinden tevbe ettiğini göstermez, küfründen de  bir şey eksiltmez. Onun eski hükmü devam etmektedir. Hapishaneden ve idam edilinceye kadar hükmü hep aynıdır. Çünkü eski şirk ve küfründen tevbe ettiğine dair delil yoktur. Ve Senin sunduğun delillerin hiçbiri bu konuda delil değildir. Ve inşaAllah  saddam müslüman olduğuna dair sunduğun delilleri tek tek çürüteceğim ve delil olmadığını isbat edeceğim.

 

Şimdi Tartusinin Saddam’a Müslüman hükmü vermesinde gösterdiği ve Saddam’ın şüpheler içinde kaldığına dair verdiği hükümle ilgili delillerine gelelim.

Ey Ebu Basir Et-Tartusi!

Allah’tan kork!

Bu, İslam alameti midir?

Bu adamın eski küfür ve şirkinden tevbe ettiğine dair bir alamet midir?

Allah’tan kork!

Saddam yöneticiyken bile Yahudilere savaş açmış ve Filistinlerin savaşında Yahudilere karşı onlara yardım etmişti. Aynı şekilde Irak’ta ve Irak dışında Şiilere savaş açmıştır. Aynı şekilde haçlılara, Amerika ve onların yandaşlarına karşı savaş açanlara yardım etmiştir. Yöneticiyken bile bunları yapıyordu. Ve bunları yaptığı zamanda bile kafirdi, müşrikti. Yine yöneticiyken Irak bayrağına Allahu Ekber yazısı eklemiştir. Ayrıca hapishanade bulunan müebbet hapse mahkum olan kimseleri Kur’an ezberlemelerine karşılık hapisten çıkarıp serbest bırakıyordu. İşte böylece yönetici olduğu sırada Abdulmunim Mustafa Halime Ebu Basir et-Tartusi’nin küfründen tevbe saydığı daha bir çok şeyleri yapardı.

Bunu söylediğin için sana şöyle derim:

Ey Adam! Ne kadar cahilsin.

Zamanımızdaki bütün tağutlar namaz kılma konusunda çok titiz davranıyorlar. Hatta Hafız Esad bile…

Tağutlar  Namaz konusunda o kadar ırsarla duruyorlar ki milletlerine namaz kıldıklarını çok güzel bir şekilde, hatta televizyonlar da gösteriyorlar.

Arafat da namazına devam eden birisiydi. Hatta gece namazına bile devam ediyordu. Kral Hüseyn ve kardeşi Hasen de aynı durumdaydılar. Avrupa’da eğitim yaptıkları dönemlerde bile namazlarını terk etmediler. Bugünkü Ürdün kralı Abdullah bile öyle… Hiçbir zaman namazını terk etmezdi, hatta İngiltere’de eğitim yaparken bile namazına devam ederdi.

Suudi Arabistan tagutu bile böyledir. Hatta bütün tagutların çoğu da böyledir. Namaz kılmanın üzerinde bu kadar titizlikle durmaktadırlar. Böylece yöneticisi oldukları ülkelerde kendilerini insanlara güzel bir şekilde gösteriyorlar ve bunu yapmak için televizyonları da çok güzel kullanıyorlar. Zira bu tagut kimselerin alimleri onlara şöyle söylemişlerdir:

"Sizler eğer namazlarınıza devam ederseniz ve İslam’a bağlı olduğuzu, Müslüman olduğunuzu halka ilan ederseniz, ne iş yaparsanız yapın, Allah ’ın şeriatini bir kenara atıp beşeri kanunlarla hükmetseniz bile Müslüman kalırsınız."

İşte bu sebeple bu gibi yöneticiler ülkelerinde namazı kılma konusunda titizlikle duruyorlardı. Ve onu televizyon ve diğer yayın organlarında gösterme konusunda çok titiz ve itinalı bir şekilde duruyorlardı.

Ey Tartusi! Sen tagut olan Kaddafi’nin insanlara namaz kıldırdığını acaba unuttun mu?

Ey ilim sahibi olduğunu iddia eden Tartusi!

Saddam Huseyin yöneticiyken bile namazlarına devam ederdi. Ve hapse girdikten sonra durumu değişmedi. Ta ki idama kadar namazlarını muhafaza ederdi.

Diyelim ki yöneticiyken namaz kılmıyordu, hapiste namaza başladı, işte bu alamet kesin şirkinden, küfründen döndüğüne alamet değildir. Çünkü onun şirki, küfrü namaz kılmadığından dolayı değildir. Onun daha önceki kesin olan şirki, küfrü daha önce söylediğimiz İslam şeriatini tatbik etmeyip kafir kanunlarını tatbik etmesi, İslam şeriatini isteyen, uygulayan kimseleri  öldürmesi, hapse atması, işkence yapmasıdır. Bir de kafir olan Arap Sosyalist Ba’s Partisine ve Arap kavmiyetçiliğine inanmasıdır. Hatta ölünceye kadar o partiyle övünüyordu. Mahkemede idam hükmü verildiğinde: Ba’s ve Arap halkı Sağolsun diyerek içenlikle bağırdı. Oysa İslam şeriatinin tatbik edilmesini istediğine, bütün tagutlardan beri olduğuna, daha önceki şirk ve şirk ehlinden beri olduğuna dair ondan bir tek söz duymadık.

Muhakemesinin ta başından idam edilinceye kadar eski şirk ve küfründen tevbe ettiğine veya İslam şeriatini tatbik etmediği için tevbe ettiğine ya da Ba’s partisine bağlı olduğu için küfre girdiğine ve bundan tevbe ettiğine dair bir söz duymadık. Yine İslam şeriatini uygulamayan Arap tağutlarına daha önce İslam hükmü verdiği için tevbe ettiğini, daha önceki hükümdeki işlediği şirk ve küfürlerinden tevbe ettiğine dair bir tevbesini duymadık.

Şöyle şer’i bir kaide vardır:

"Kim İslam’dan bir kapıdan çıkarsa mutlaka İslam’a girmesi için o kapıdan girmesi gerekir."

Bu kaide şöyledir:

Eğer bir kişi zekatı terk ettiği için küfre girmişse, sadece şehadeti söylemesiyle İslam’a geri dönmez. Hatta Kur’an okusa, namaz kılsa, haccetse bile İslam’a geri dönmez. Ta ki bunlarla birlikte inkar ettiği zekatı inkar etmeyeceğini ilan edinceye kadar. Çünkü mürted olmasının sebebi;  zekatı inkardır.

Ebu Bekir (r.a) zamanındaki mürtedler zekattan dolayı mürted olmuşlardı. Oysa onlar La ilahe illAllah ’ı söylüyor, namaz kılıyor, oruç tutuyorlardı. Yine zekatın dışındaki tüm İslami amelleri işliyorlardı. Buna rağmen onlara mürted hükmü verildi ve kendilerine savaş ilan edildi. Böylece canları ve malları helal kılındı ve Müslümanların icmaıyla kendilerine mürted hükmü verilerek savaş açıldı.

Aynı şekilde Allah’ın şeriatini uygulamadığı ve kafir kanunlarını uyguladığı için İslam’dan çıkan bir kişi, ancak İslam’a dönebilmesi için İşlediği amelin küfür, şirk, İslam’dan çıkmak olduğunu ilan etmesi ve bu şekilde tevbe etmesi gerekir.

Yine Ba’s Sosyal Arap Partisine tabi olduğu, iman ettiği için İslam’dan çıkan bir kişi İslam’a girebilmesi için ancak bu partiden beri olduğunu, o partide olduğu zaman kafir ve müşrik olduğunu ilan etmesi ve bu yaptığından tevbe etmesi gerekir.

Acaba Saddam bunları mahkemede ve idam edilmeden önce yaptı mı ki Ey Ebu Basir ona Müslüman hükmü verebildin. Ne kadar cahilce hüküm veriyorsun?

SubhanAllah  !

Ey Tartusi! Sanki Ba’s Sosyalist Partisini hiç tanımıyorsun… Kim sana söyledi ki Ba’s Partisinin üyeleri imani sözleri inkar ediyorlar. Kim dedi ki Ba’s partisi İslam şiarlarını inkar ediyorlar, reddediyorlar?

Ba’s Arap Sosyalist Partisinde halklarını kandırmak için ne kadar İslam şiarları vardır?

Hatta La ilahe illAllah  ve Allah u Ekber kelimelerini bayraklarına bile koyarlardı. Hatta Ba’s Partisinin ileri gelenlerinin çoğunluğu çok dindar idiler.

Örneğin; Duri çok dindar birisiydi. Öyle ki bir tasavvuf tarikatına bağlı olduğu söyleniyordu ve kimse ona karşı gelmiyordu. Ve Ba’s Partisinin birkaç önde geleni bunun gibiydiler. İslam şiarlarını, namaz kılmayı, oruç tutmayı devamlı yapmaktaydılar.

Ey Aba Basır Tartusi!

Saddam Huseyin’in mahkemede imani, İslami ibareleri tekrarlaması daha önceki işlediği şirkten tevbe etmesi için bir alamet olarak yeter miydi? Asla yetmezdi. Tagutların çoğu bu imani ibareleri kullanırlar ve tekrarlardı. Bilakis halklarına  imani ibareleri söylediklerini duymaları konusunda titizlikle dururlardı. Onun için kendi söyledikleri hutbelerin ve konuşmaların çoğu ayet ve hadislerle doluydu.

SubhanAllah !

İşte apaçık bir cehalet! Ondan daha fazla cehalet göremiyorum. Ey aba basır  Tartusi! Kim sana dedi ki "Kur’an’ı taşıyorum" dediği zaman onlara şöyle demek istiyordu:

"Ben bu Kur’an’ın hepsine inanıyorum. Ve onun içindekileri uyguluyorum ve bu inanc üzere oluyorum."

Bunları sana söyleyen kimdir?

Yoksa kalbine mi baktın?

Hatta bu şekilde olsa bile Kur’anı taşıdığı zaman insanlara:

"Kur’an’a inanıyorum, içindekilere inanıyorum" demek olsa bile, daha önceki işlediği küfür ve şirkten beri olmadıkça, bunu apaçık bir şekilde insanlara ilan etmedikçe ve bütün şirk ve küfürden beri olduğunu, Allah’ın şeriatini tatbik eden tagutlardan beri olduğunu ilan etmedikçe bu, asla İslam’a girmesi için yetmez.

Ey Tartusi!

Hapiste idam ya da müebbet cezası verilen bir mahkumu Kur’an’ı ezberlediği için hapisten çıkaran kimse hakkında ne dersin?

Saddam, yöneticiyken bunu yapardı. İşte bu, bütün Kur’an’a inandığına, onunla amel ettiğine, dair açık bir delil değil midir?

Neden o zaman İslam hükmü vermiyordun?

Ey Tartusi!

Senin anlayışına göre aslında Saddam o zaman çok iyi bir mü’mindi. Ve Kur’ana tam olarak inanıyordu. Çünkü Kur’an’a o kadar saygıları vardı ki Kur’an’ı ezberleyen müebbet mahkumları affedip hapisten çıkarıyordu.

Ey Tartusi!

Saddam gerçekten Kur’an’a tam olarak inansaydı taguta muhakeme olmayı kabul etmezdi. Tagut hakime karşı saygılı bir şekilde durmazdı. Ona yapılan mahkemeyi baştan sona kadar reddederdi. Asla baştan sona kadar tagut hakime karşı saygılı durmaz, saygılı konuşmazdı. Saddam’ın ona karşı konuştuğu gibi yapmazdı. Ayrıca mahkemeyi terk ettiği için mahkemenin birinci kadısına övmezdi. Çünkü mahkemeyi terk etse bile küfrünü terk etmiş değildir. Zira Saddam mahkemede bu hakim olan tagutu övmüştür. Eğer Saddam Kur’an’ın tamamına iman etseydi şirk ve şirk ehlinden beri olduğunu apaçık bir şekilde ilan ederdi.  Nasıl ki hakkında verilen idam hükmü nedeniyle yüksek sesle "Yaşasın Irak halkı" haykırmışsa bütün şirk ve şirk ehlinden beri olduğunu haykırırdı.

Ey Abdulmunim Mustafa (Halime Eba Basır)! Allah sana hidayet etsin.

Saddam Huseyin gerçekten tevhidin, tağutu ve ona bağlı olanları reddetmekle gerçekleşeceğine inanıyor muydu?

Saddam Huseyin  yöneticiyken Allah’ın şeriatini tatbik etmediği için kendisinin tağut olduğuna inanıyor muydu?

Saddam Huseyin: "Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa: 65) ayetine inanıyor muydu?

Yine: "Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak isterler. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister." (Nisa: 60) ayetine inanıyor muydu?

Şayet: "Evet inanıyordu" cevabını verirsen o zaman sen bu ayetleri bilmiyorsun, anlamıyorsun.

Şayet: "Hayır" cevabını verirsen o zaman bu durumda Saddam Huseyin’in Müslüman öldüğüne dair verdiğin fetvanın batıl olduğu apaçık bir şekilde belli olmuştur.

Her kim Saddam Huseyin’in muhakemesini görmüş ve tevhidi ve de bu ayetleri biliyorsa asla bir an olsa bile Saddam Huseyin’in bu ayetlere inandığına hüküm vermez. Kaldı ki bütün Kur’an’a inandığına hükmetsin. Çünkü söz konusu kimse daha bu ayetlere inanmıyordu. Söz hiçbir zaman amel yerine geçmez.

Kim büyük şirk işlerse bu büyük şirkten tamamen temizleninceye kadar hiçbir amel ona fayda vermez. Şehadeti ona fayda vermez, kıldığı namaz ona fayda vermez. Ta bu büyük şirkten temizleninceye kadar hiçbir söz ve amel ona fayda vermez.

Ey Eba Basir!

Sözlerinden ne kadar tevhid cahili olduğunu apaçık görüyorum. Sana göre Allah’ın düşmanlarının muhakeme ettiği herkes Müslüman mıdır?

Amerikalıların muhakeme ettiği herkes muvahhid midir?

Amerikalıların, Şiilerin ve yandaşları muhakeme ettiği herkes Muvahhid midir ?

Nasıl bir anlayış, nasıl bir mantık ve nasıl bir İslami ilimle bunu söylüyorsun !!!

İşte öyle bir zamanda yaşıyoruz ki Ebu Basir ve onun gibi olanlara göre İslam ümmetine düşman olanların muhakeme ettiği kimseler artık müslümandır. Şiilerin, Rafizilerin ve haçlıların muhakeme ettiği kimseler için bu durum bir İslam alameti olmuştur.

İşte bu sapıklıktan ve saptırmaktan Allah  (c.c)’a sığınırım.

Ama sen öyle şeyler tahmin ediyorsun ki sanki Saddam Huseyin aslında bütün şirklerden tevbe etmiştir. Fakat Amerikalılar, Şiiler bunu bize söylememişlerdir. Aslında böyle düşünen ve tahmin eden kişi mürekkep zır cahil olmaktan başka bir şey değildir.

Saddam Hüseyin canlı yayında istediği gibi konuşabiliyordu. Ve tevbesini ilan etmek isteseydi muhakkak ilan edebilirdi. Saddam Huseyin gerçekten tevbe etseydi ve eski şirk ve küfürlerinden dönseydi bunu apaçık bir şekilde mahkemede bütün halka haykırabilirdi. Şirk ve şirk ehlinden beri olduğunu, bütün tagutlardan ve tagutlara bağlı olanlardan beri olduğunu, İrak halkı dahil bütün tagutlara bağlı olanlardan beri olduğunu ilan edebilirdi. İşte o zaman mahkemede Kuranı taşımasının bir anlamı olurdu. O zaman böyle haykırdığı zaman durumu değişirdi. Yoksa yöneticiyken bayrağına Allah u Ekberi koyması gibi olmaz. Çünkü tağut bir yöneticiyken bayrağına Allah u Ekber sözünü yazmıştı. Gerçekten bu kelimenin manasını bilse ve gerçekten iman etseydi taşıdığı Kur’an’ın hükümlerini bir kenara atıp kafir kanunlarını uygulamazdı. İşte bu Allah u Ekber’i insanları kandırmak için koymuştu. Ve mahkemedeki yaptığı da böyleydi.

Ama eğer gerçekten iman etseydi, mahkemede bütün işlediği şirk ve küfürlerden beri olduğunu, tagutlardan beri olduğunu haykırardı. O zaman Saddam’ın gerçek tevbe ettiğini ilan ederdik. İşte gerçekten bundan dolayı idam edildi, şehid edildi ve bundan dolayı ecri kat kat olacaktır, derdik.  Çünkü bu şekilde mahkemede apaçık bir şekilde tevhidi haykırsaydı, yani; şirkten beri olduğunu, daha önce işlediğinin şirk olduğunu, kendisinin tagut olduğunu, böyle yapanların tagut olduğunu, şirk ehli olduğunu, Allah ’ın şeriatiyle hükmetmeyenlerin tağut olduğunu, onların reddedilmeleri gerektiğini söyleseydi, işte o zaman onun tevhid ehli olduğuna inanmış olurduk. Saddam böyle yapsaydı Tevhide büyük bir faydası olurdu. Çünkü sahte maskeleri düşürmüş olurdu. Fakat maalesef yapmadı. Irak halkının hayatına haykırdı. Oysa bunu yapabilme imkanı vardı, ama yapmadı.

Kim Saddam’ın bunu yapma imkanı olmadığını söylerse işte o kimse hem gözü hem basireti kör olan kimsedir. Ve gerçeği saptıranlardan olduğu apaçık şekilde bellidir.

Mahkemeyi seyreden kimse, onun sesini mahkemenin ne zaman kestiğini bilirdi. Hiçbir zaman Saddam Huseyin’in sözü, tevbe etmek istediğinden, Müslüman olduğunu, muvahhid olduğunu ilan etmek istediğinden dolayı kesilmedi.

Saddam Huseyin gerçekten imanı, tevhidi bilseydi ve gerçekten tevbe ettiğini isteseydi mahkemede insanlara ilk konuşacağı söz tevbesini ilan etmek ve tevhidi haykırmaktı. Böylece insanlara ilk konuşacağı hak ve hakikatı tebliğ etmiş olurdu.

Ey eba basır Tartusi!

Gerçekten bu söylediğin şey en saçma olan bir şeydir. Gerçekten tevhidi bilsen ve ona gerçekten iman etsen böyle konuşmazdın. Böyle düşünmezdin.

Tevhidin apaçık şekilde ilan edilmesi şirk ve şirk ehlinden beri olduğunun ilan edilmesi, sahte maskelerin tağutlardan ve tagutlara bağlı olanlardan indirilmesi, hiçbir zaman Irak’taki cihadı, mukavemeti zayıflatmaz, Müslümanları birbirlerinden koparmaz, fırkalara düşürmez. O zaman bu mücahidler niçin cihad yapıyorlar?

Bu mücahidler hangi sözler üzerinde toplanıyorlar, bağlanıyorlar. Eğer bu savaşanlar, tevhidi hakim kılmak için savaşmıyorlarsa onlara nasıl bir mücahid deriz, nasıl şehit deriz?

Nasıl Allah’ın onları muzaffer edeceğini söyleyebiliriz, İşte aslında bu şekilde Saddam Huseyin böyle bir gerçek tevbeyle tevbe ettiğini açıkça ilan etseydi, işte o zaman muvahhidlere, gerçek İslam savaşçılarına en büyük yardımı yapmış olurdu. İşte o zaman kim Allah  için savaşıyor, kim sadece toprak için savaşıyor belli olmuş olurdu.

Ey Tartusi!

Ey adeta cihad, şehit kime verildiğini bilmeyen kimse?

Veya biliyorsun da saptırıyorsun. Sen maalesef mücahidlerin hangi kelime üzerinde birleştiklerini bilmiyorsun.

Sana soruyorum: Mücahidler hangi kelime üzerinde birleşiyorlar, kim için savaşıyorlar. Bunlara cevap verirsen, senin söylediklerinin ne kadar çok saçma olduğu belli olmuş olur.

Eğer cihad Allah  için, tevhid için ve şirki ortadan kaldırmak için yapılmamışsa, bu Allah  yolunda olan tevhid için olan bir mukaveme bir savaş değildir. Eğer Iraktaki çarpışanlar şirkten ve şirk ehlinden beri olma konusunda birleşmezlerse bu birleşme gerçek birleşme değildir. Çünkü ancak bu birleşmeyle muzaffer olurlar.

Aslında Ey Tartusi! Sen gerçek tevhid ehlinden olsaydın ve tevhidi bilseydin şöyle demen gerekirdi:

Aslında Saddam Huseyin mahkemede ve bütün yayın organlarında müşahade ettikleri halde eğer herkese gerçek tevhidi anlatsaydı, şirk ve şirk ehlinden beri olduğunu apaçık bir şekilde tevbe ettiğini ilan etseydi ve tagutların sahte maskelerini indirseydi, daha önce yöneticiyken tagut olduğunu, hata yaptığını söyleseydi, küfür ve şirk üzerinde olduğunu söyleseydi mukaveme ve cihad konusunda mücahidlere en büyük yardımı olurdu.

İşte o zaman Irak’takı savaş Allah’ın şeriatini hakim kılmak için olurdu. Sadece Irak’ı bir taguttan başka bir taguta teslim etmek için bir savaş olmazdı. Daha önceki sahte devlet kurtuluşlarında olduğu gibi. Yabancı taguttan kurtarıp yerli taguta teslim etmek gibi. İşte bu İstiklal böyle olmuş olurdu. Oysa İslam’da bu böyle değildir.

Allah  (c.c) şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler, eğer siz Allah 'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz." (Muhammed: 7)

Allah ’ın yardımı tevhidi gizlemekle, şirkten ve şirk ehlinden uzak olduğunu gizlemekle olmaz. Allah ’ın yardımı bu şekilde gelmez.

Allah  (c.c) şöyle buyuruyor:

"Ortalıkta fitne (şirk)  kalmayıp, din tamamıyla Allah 'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah  yaptıklarını görür." (Enfal: 39)

Ayetteki fitne şirktir. Şirklerin en büyük kısmı, Allah ’ın kitabını bir kenara atıp insan ürünü kanunları uygulamaktır.

Saddam ve onun gibi tagutlar bu şekilde yaparlardı. Onun için Saddam gerçekten sahih bir tevbe yapsaydı ilk olarak bu şirkten beri olduğunu apaçık bir şekilde ilan ederdi. Mushafı taşıması, mahkemede namaz kılması ve İslami bazı sözleri söylemesi yetmezdi. Haçlılara ve yardımcılarına cihad ilan etmesi yetmezdi. Kafirler tarafından muhakeme edilmesi yetmezdi. İşgalciler tarafından muhakeme edilmesi yetmezdi. Şiiler ve yardımcıları tarafından muhakeme edilmesi yetmezdi. İşkencelere tabi olması, zillete, imtihanlara tabi olması yetmezdi. Bütün bunların hiçbiri Saddam’ın eski şirkinden, küfründen döndüğüne asla delil değildir.

Saddam’ın değişik zilletlere, imtihanlara ve işkencelere tabi tutulması hiçbir zaman ondaki tağutluk sıfatını ondan kaldırmaz ve onu tagutluk vasfından Allah ’ın rahmetini uman kişi vasfına döndürmez. Acaba tevhidi ve tagutu bilen bir kişi böyle bir sözü hiç söyler mi?

SubhanAllah. Bu apaçık bir yalandır, apaçık bir saptırmadır ve katmerli bir cehalettir.

Ey Allah’ın dinine iftira eden Tartusi!

Hangi şeri naslar, bir tagut bir takım işkencelere, imtihanlara ve zillete tabi olduğu zaman bu tağutun günahının temizlendiğini ve onu tagutluktan muztazaf durumuna, Allah’ın rahmetini uman mustazaf durumuna soktuğunu söylüyor?

Sen apaçık bir şekilde İslam’a iftira atıyorsun.

Ey Tartusi! Bize söyle, şüpheli olan duruma düşmüştür Saddam diyorsun. Acaba Saddam’ın hangi İslami durumu bu şüpheli duruma karşı çıkıyor. Saddamın küfrü sarih küfür değil midir?

Nerde sarih olan İslamı?

Ey Tartusi! Yukarda yoksa senin söylediğin bir takım süpheli, imalı bazı ameller, sözler mi bunlar mı apaçık İslam delilleridir?

İste Ümmet alimlerinin 99 meselede küfrü olan bir kimsenin bir İslam hükmü olan meselede o kimseye İslam hükmü veriyor kaidesini söylüyorsun. Sen bu kaideyi bilmiyorsun.

Aslında bu kaide çok hak olan bir kaidedir. Fakat senin anladığın gibi değildir. Delil gösterdiğin duruma uymaz. Bu senin için bir delil değildir. Bu Ancak kesin bir şekilde İslam’ı belli olan, sonra bir amel ve söz işleyen ve bu amelinin 99 küfür ihtimali ve bir ihtimali İslam olan kimsenin hakkında olup o kimse hakkında İslam hükmünün alınacağıyla ilgilidir. Acaba Saddam’ın İslam’ı ne zaman olmuştur ki bu kaideyi ona uygulayalım?

Tabi ki bu kaide o sözü ve ameli işleyenin niyetini bilmiyorsak geçerlidir. Yoksa o kimsenin niyetini biliyorsak o zaman niyetine göre hüküm veririz, 99 manası İslam olsa bile. Bu kaide cahillerin anladığı gibi değildir. Cahiller bu kaideyi şöyle anlıyorlar:

Bir kişinin 99 küfür alameti bir İslam alameti varsa o zaman İslam hükmünü almamız lazım. Asla bu kaide bunun için değildir.

Örneğin; onlara göre bir kimse küfür işliyor fakat bununla birlikte namaz kılıyorsa, o kimseye Müslüman hükmü vermemiz lazım. Veya şirk işliyor, bununla birlikte la ilahe illAllah diyor, o zaman ona Müslüman hükmü vermemiz gerekir.

Doğrusu onlar bu kaideyi anlamamışlardır. Tıpkı Tartusi’nin anlamadığı gibi.

Aslında gerçek şudur:

Eğer bir kişide kesin bir şekilde büyük şirk işlediğine dair delil olursa, eğer bütün amelleri İslam’a uygun olursa bile ona müşrik hükmü verilir. İşte kaide budur.

 

İşte ben, Tartusi’nin yazdığına karşılık bu kadarla yetiniyor, kısa bir reddiye yazıyorum.  Halbuki bu konuda yazılacaklar çoktur. Çünkü kendini alim sanan Tartusi’nin saptırmalarına, cehaletlerine karşı yazılacak çok şey vardır.

Onun kitapları öyle zehir dolu ki, verdiği fetvalar o kadar zehir dolu ki, saptırmalar o kadar var ki bunlara reddiye yazmak için çok vakit gerekmektedir. İşte o zehirler, saptırmalar çok insanları saptırmıştır.

İnşeAllah  vakit olursa onlara tek tek cevap vereceğim. Ve onun yaptığı saptırma ve zehirlerini insanlara apaçık bir şekilde göstereceğim. Ve ümmet alimlerine yaptığı iftiraları açık bir şekilde insanlara anlatacağım. İşte bu şekilde helak olan bilerek helak olsun, iman edecek olan kişi bilerek iman etsin.

Son duamız Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.

Bu yazıyı 19 Zilhicce 1427’de Ziyaeddin El-Kudsi yazmıştır.
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Sitemiz üzerinden erişilebilen şeylerde Allah'ın razı olmadığı şeyler varsa, bunları reddediyoruz.


.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |