İmanın Kadim Olması İle İlgili Fasıl
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Mayıs 2019, 16:40:56


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: İmanın Kadim Olması İle İlgili Fasıl  (Okunma Sayısı 445 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 795


« : 01 Şubat 2019, 01:16:17 »


Metin:‎ İMANIN KADİM OLMASI İLE İLGİLİ FASIL


‎“Onların imanın kadim olduğunu söylemeleri bilinen meselelerdendir. Bize bu konu ‎hakkında sorulduğunda nasıl cevap verelim?” denilirse şöyle deriz: ‎
Eğer bu sorunun bize yöneltildiği belde, hükmümüz ve kontrolümüz altında ise ve soran ‎kişiye karşı üstün durumda isek, onu hiçbir faydası olmayan bu saçma sözü söylemekten ‎nehyeder ve ona şöyle deriz: “Böyle söylemek (“iman kadimdir” demek) bidattir.” ‎

Eğer bu sorunun bize yöneltildiği belde, hükmümüz ve kontrolümüz altında değilse ve ‎soranı engelleyemiyorsak bu durumda soruya cevap verir ve şöyle deriz: ‎
‎“İmandan kastın nedir? Eğer imandan kastın, mahlukatın bilgilerinden ve sıfatlarından ‎bir şey ise mahlukatın sıfatlarının hepsi mahluktur. Eğer Kur’an’dan ya da Allah-u Teâla’nın ‎sıfatlarından bir şeyi kastediyorsan bil ki Allah’ın sıfatlarının hepsi kadimdir. Eğer imandan ‎kastın, ne yaratılanın sıfatı ne de yaratıcının sıfatı ise o anlaşılır ve tasavvur edilebilir bir şey ‎değildir. Zatı anlaşılmayan ve tasavvur edilemeyen bir şeyin hükmünün kadim ya da hâdis ‎olduğu nasıl anlaşılabilir?” ‎
Asıl olan, soran kişiyi azarlamak ve cevap vermemektir. Bu, selefi salihinin mezhebinin ‎özelliğidir. Daha önce zikrettiğimiz zaruret durumları hariç asla bu yoldan ayrılmamak ‎gerekir.‎
Eğer soran kişiyi zeki, ince anlayışa sahip ve gerçekleri anlamak isteyen bir kişi olarak ‎bulursak meselenin üzerindeki örtüyü kaldırır ve onu, Kur’an hakkındaki şüphelerinden ‎kurtarırız. Ona şöyle deriz:‎
Bil ki varlıkta her şeyin dört mertebesi vardır: ‎
‎1) Kendi zatındaki varlığı, ‎
‎2) Zihinlerdeki varlığı,‎
‎3) Dillerdeki varlığı,‎
‎4) Beyaz kâğıtlar üzerine yazılı olan varlığı.‎

Örneğin; ateş… Fırında ateşin varlığı vardır. Hayal ve zihinde de ateşin varlığı vardır ki ‎bu, ateş ve onun hakikati hakkındaki bilgidir. Bir de dilde ateşin varlığı vardır ki bu, ateşe ‎delalet eden kelimedir. Aynı şekilde ateşin, beyaz kâğıt üzerinde de yazılmış bir varlığı ‎vardır.‎
Yakmak, ateşin özel sıfatıdır. Bize, "Zihnimizdeki ‘ateş’ kelimesi yakıcı mıdır?" diye ‎sorulursa "Hayır." deriz. “Dilimiz üzerindeki ‘ateş’ harfleri yakıcı mıdır?” diye sorulursa yine ‎‎“Hayır.” deriz. “Kâğıt üzerine yazılmış bu harfler yakıcı mıdır?” diye sorulursa aynı şekilde ‎‎“Hayır.” deriz. “Dilde telaffuz edilen ‘ateş’ kelimesinden veya kâğıt üzerine yazılan ‘ateş’ ‎kelimesinden kastedilen şey yakıcı mıdır?” diye sorulursa işte buna “Evet.” deriz. Çünkü ‎telaffuz edilen ve yazılan bu kelimeden kastedilen şey fırındaki ateştir ve bu, yakıcıdır.‎
Nasıl ki yakıcılık ateşin vasfı ise, kıdem de Allah’ın kelamının vasfıdır.‎
Kendisine "Kur’an" ismi verilen şeyin varlığı da dört mertebede olur: ‎
Birincisi: Bu, asıl olandır. Bu Kur’an’ın varlığı Allah'ın zatında kaimdir çünkü O’nun ‎sıfatlarındandır. Bu, ateşin fırındaki varlığına benzer.‎
Bunu sadece bir misal olarak söyledik, yoksa verdiğimiz örnek ile Allah’ın kelamı Kur’an ‎arasında asla gerçek bir benzeme yoktur. Allah-u Teâlâ’nın el-Nahl: 60 ayetinde de ‎buyurduğu gibi: “En yüce ve en mükemmel misal (sıfatlar) ise şüphesiz Allah’a ‎aittir.” Fakat bu misaller, anlama konusunda aciz olan kimselerin anlaması için gereklidir. ‎İşte kıdem, Allah’ın kelamı olan Kur’an için özel bir vasıftır.‎
İkincisi: Zihinlerimizdeki ilmî varlığı. Kur’an’ı öğrendiğimizde onu dilimizle telaffuz ‎etmeden önce, varlığı zihnimizde ilmî olarak vardır. ‎
Üçüncüsü: Ses parçalarının birleşmesiyle (harflerin peş peşe sıralanmasıyla) meydana ‎gelen dilimizdeki varlığı.‎
Dördüncüsü: Kitaplarda ve kâğıt üzerine yazılı olan varlığı.‎

Eğer bize, dilimizle telaffuz etmeden önce zihnimizde bulunan Kur’an’ın ilmi hakkında ‎sorulursa şöyle cevap veririz:‎
Bildiğimiz şey, Kur’an’ın zihnimizdeki sıfatıdır (yani bize aittir) ve mahluktur. Fakat ‎bildiğimiz şeyin aslı olan Kur’an’ın kendisi kadimdir. Bu, tıpkı ateşin bilinmesinin ve ‎hayalimizde tasavvur edilmesinin yakıcı olmayıp bilinen şeyin yani ateşin aslının yakıcı ‎olması gibidir.‎
Eğer Kur’an okuduğumuz zamanki sesimiz, dilimizin hareketi ve telaffuzumuz hakkında ‎sorulursa şöyle cevap veririz:‎
Bunların hepsi dilimizin sıfatıdır. Dilimiz hâdistir, onun sıfatları da sonradan meydana ‎gelmiştir. Hâdisten sonra meydana gelen şey elbette hâdistir. Fakat hâdis olan bu seslerle ‎telaffuz ettiğimiz, zikrettiğimiz, okuduğumuz ve tilavet ettiğimiz Kur’an kadimdir. Tıpkı ‎‎“ateş” kelimesinin harflerini dilimizle zikretmemiz gibi. Bu harflerle zikrettiğimiz ateşin aslı ‎yakıcı da olsa telaffuz ettiğimiz harflerimiz ve seslerimiz yakıcı değildir.‎
Ancak birisi çıkıp da: "Ateş kelimesinin harfleri, ateşin kendisidir." derse, eğer böyleyse o ‎halde ateşin harfleri de yakıcıdır. Yine telaffuz ettiğimiz Kur’an harfleri Kur’an’ın kendisi ise ‎o zaman bu harfler de kadimdir. Aynı şekilde kâğıt üzerine yazılan “ateş” kelimesi de ‎yakıcıdır, çünkü siz “Yazılan şey aynı ateşin aslı gibidir.” diyorsunuz. Oysa “ateş” kelimesi ‎ateşin suretidir, yakıcı değildir. Çünkü kâğıt üzerindeki ateş kelimesi yanıcı ve yakıcı bir şey ‎değildir.‎
İşte varlıkta bu dört derece vardır. Avamın bunların tafsilatlarını tek tek idrak etmesi ‎mümkün değildir ve onu şüpheye düşürür. Bundan dolayı onlarla konuşurken bu tafsilatlara ‎girmeyiz. Bunun sebebi, bu tafsilatların hakikatini bilmememiz değildir. Biliyoruz ki ateş, ‎fırında bulunduğunda “yakıcı, sönük veya alevli” diye vasfedilir. Aynı şekilde dillerdeki ‎varlığından dolayı Arapça olmayan, Türkçe, Arapça; harfleri çok veya harfleri az olarak da ‎vasfedilir. Fırındaki ateş “Arapça olmayan, Türkçe, Arapça” diye kısımlara ayrılmadığı gibi, ‎dilimizdeki ateş de “sönük” ve “alevli” diye vasfedilmez.‎
Eğer ateş kelimesi kâğıt üzerine yazılmışsa, yazılan bu şey “kırmızı, yeşil, siyah” ile ‎vasfedilebilir. Bu yazılan şey, tahkik yapan kişinin kalemiyle sülüs veya rik’a hattıyla ya da ‎nesh kalemiyle yazılmıştır. Dildeki ateş sözü ise asla "kırmızı, yeşil, siyah" ile vasfedilmez. ‎‎“Ateş” ismi fırında, zihinde, dilde ve kâğıtta bulunan şeylere verilir fakat müşterek bir isim ‎olarak verilir.‎
Fırındaki ateşe verilen isim, ateşin hakikatine verilmiş bir isimdir. Zihinde mevcut olan ‎ilme verilen isim ise ateşin hakikati değildir. Ancak zihinde mevcut olan şey, ateşin ‎hakikatinin suretidir. Tıpkı aynada görülen şeyin “insan” olarak isimlendirilmesi gibi. ‎Zihindeki ateş de ateşin hakikati değil, ateşin hakikatini anlatan bir surettir.‎
Dildeki “insan” ve “ateş” kelimeleriyle isimlendirilen insan ve ateş de üçüncü bir ‎manadır. Çünkü zihinde mevcut olan ilme delalet etmektedir ki bu ilim de insan ve ateşin ‎hakikatine delalet etmektedir. Bu kelimeler ıstılahlara (dile) göre değişse de birinci mana ‎‎(hakikat) ve ikinci mana (hakikatin zihindeki sureti) değişmez. Kâğıt üzerine yazılı olan ‎‎“ateş” ise dördüncü mana olarak isimlendirilir ve dildeki ıstılahi karşılığı olan harflere ‎delalet eder. ‎
‎“Kur’an” isminin de “ateş” ismi gibi müşterek olduğu ve her varlığın dört mertebede ‎olduğu meselesi anlaşılırsa; “Kur’an, kulun kalbindedir.” veya “Kur’an, okuyanın dilindedir.” ‎ya da “Kur’an, Allah’ın zatî sıfatıdır.” şeklinde bir haber varit olduğunda bu sözlerin hepsi ‎kabul edilir ve manaları anlaşılır olup herhangi bir çelişki de söz konusu olmaz. ‎
Akıllı kimseler bu sözlerle murad edilen şeylerin hakikatini bilerek hepsini tasdik ederler. ‎Çünkü bu meseleler açık ve dakiktir. Kuvvetli anlayışa sahip ve zeki kimselere göre, bu ‎meselelerden daha açık, daha dakik bir mesele yoktur. Fakat anlayışı zayıf ve aptal kişilere ‎göre, bunlar çok zor ve kapalı meselelerdir. Bu sebeple anlayışı zayıf kişilerin hakkı, bu ‎meselelere girmekten engellenmeleridir. Onlara: “Sana Kur’an hakkında sorulduğunda ‎‎“Kur’an mahluk değildir.” de ve sus; ne buna bir şey ekle ne de bundan bir şey eksilt. Bu ‎meseleler hakkında inceleme ve araştırma yapma.” denir. Zeki kişi ise kendisine ‎anlatıldığında müşkil olan bu meseleyi anında kavrar ve aklındaki şüphe giderilmiş olur. ‎Fakat ona bu anladığını, kaldıramayacağı şeyi avama yüklemesin diye ona anlatmaması ‎öğütlenir.   ‎
İşte bu şekilde zahirinde müşkilat bulunan bütün haberlerdeki hakikatler, basiret sahibi ‎kimseler için açıktır; fakat kör olan (akletmeyen) avamlar için gizlidir. Dolayısıyla selefin ‎büyüklerinin bu hakikatleri bilmekten aciz olduklarını zannetmek doğru olmaz. Onlar, bu ‎lafızların hakikatini açıklamamışlarsa kendileri bu hakikatleri bilmedikleri için değildir; ‎avamın bu konudaki acziyetini bildikleri için onlara açıklama yapmadılar ve onları ‎susturdular. İşte bu, hakkın ve doğruluğun ta kendisidir. Selefin büyüklerinden kastım ise ‎mevki, makam ve şöhret bakımından büyük olanları değildir. Ancak kastım; ince manaları ‎bilen ve bu sözlerin sırlarına vakıf olanlardır. Avamlar ise “büyükler” sözünden meşhur ‎olanları anlarlar. İşte bu, sapıklığın bir başka sebebidir. ‎

Açıklama:‎
Sahabelerin zamanından sonra başka din mensupları İslam’a girince onlarla beraber ‎felsefe ve kelam ilmi de İslam toplumuna girmeye başlamıştır. Bu sebeple sahabelerin ‎bilmediği, onların zamanında hiç konu edilmemiş birtakım sorular sorulmaya başlandı. ‎Bunlardan biri de “İman kadim midir değil midir?” sorusudur. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh asıl olanın; bu gibi meselelerden bahsetmemek, hakkında ‎soru sorulduğunda cevap vermemek olduğunu söylüyor. Çünkü bunun pratikte bir faydası ‎yok, bilakis zararı vardır. Dolayısıyla bu gibi meselelerden bahsedildiğinde bir fayda ‎sağlanmaz. Fakat mecburen cevap verilmesi gereken bir ortamda takip edilecek yol şudur: ‎Soruyu sorana bu sözden kastını anlattırmak ve verdiği cevaba göre hüküm vermek. Bu, ‎sadece imanın kadim olup olmaması meselesiyle alakalı değildir, her meselede takip ‎edilecek yol böyle olmalıdır. Kişi sahabelerin zamanında konuşulmamış, ayet ve hadislerde ‎geçmeyen Allah-u Teâlâ hakkında bir söz ortaya atar ve hakkında sorarsa ona: “Bu söz ile ne ‎kastediyorsun?” diye sorulur ve verdiği cevaba göre hareket edilir. Böylece hem o soru soran ‎kişi susturulmuş hem de şüphe kaldırılmış olur. Yani meseleyi hep aslına döndürmek ‎gerekir.‎
Şöyle ki: “İman kadim midir değil midir?” diye sorulduğunda bu soruya cevap vermek ‎mecburiyetinde kaldığımızda önce soruyu sorana “İmandan kastettiğin şey nedir? ‎İnsanların ilmine dâhil olan bir şey midir?” diye sorarız. Eğer “Evet.” derse “İnsanların ‎ilmine dâhil olan bir şey, insanlar gibi mahluktur.” deriz. Sonra: “Peki imandan kastettiğin, ‎Kur’an’a ait olan bir şey midir?” diye sorarız, “Evet.” derse, “Kur’an’a ait olan şey, Allah’ın ‎sıfatıdır. Allah’ın sıfatı ise kadimdir.” deriz. Devamla şöyle deriz: “Eğer kastettiğin ne ‎insanların ilmine ait ne de Allah’ın sıfatına ait bir şey ise o zaman bu olan bir şey değildir; ‎çünkü mevcut olan şey ya yaratana aittir ya da yaratılana aittir. Yaratılana ait her şey ‎mahluktur, yaratana ait her şey kadimdir. Mahlukun sıfatı mahluktur, Allah’ın sıfatı ise ‎mahluk değildir. Allah’ın kelamı olan Kur’an hakkında soruyorsan Kur’an mahluk değildir ‎fakat insanların dilleriyle telaffuz ettiği veya elleriyle yazdığı ya da hayal ettikleri şey ‎mahluka ait fiildir. Mahluka ait fiil, onun gibi mahluktur.” ‎
İmam Gazali bu mesele daha iyi anlaşılsın diye varlığın dört mertebesini anlatarak ‎Kur’an’la ilgili çok güzel bir misal veriyor. Şöyle: Bir şeyin varlığı dört mertebede olur; kendi ‎zatındaki varlığı, zihindeki varlığı, dildeki varlığı ve yazılan kâğıtlardaki varlığı. Buna örnek ‎olarak ateşi ele alalım. Bilinen ateş -ki bu, fırında mevcut olan ateştir- yakıcıdır. Bu ateş, ‎zihnimizde hayal ettiğimizde vardır ve hayalimizdeki ateş yakıcı değildir. Ateş kelimesini ‎telaffuz ettiğimizde bu kelime dilimizden çıkmaktadır, ancak dilimizden çıkan ve harflerden ‎müteşekkil olan ateş kelimesi yakıcı değildir. Ateş kelimesini kâğıda yazdığımızda da yakıcı ‎değildir. Bunların hepsi; zihnimizdeki, dilimizdeki ve kâğıttaki ateş, asıl olan ateşe delalet ‎etmektedir, yoksa ateşin kendisi değildir. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh bu örneği Kur’an’a uygulayarak Kur’an’ın Allah’ın kelamı ‎olmasının ne manaya geldiğini; zihinde ezber olarak bulunanın, dilde tilavet edilenin, ‎Mushaf’ta yazılanın Kur’an olduğunu ve bunların Kur’an’ın kendisi olmayıp ona delalet ‎ettiğini güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Böylece Kur’an kelimesini duyan kişi, siyaktan ne ‎kastedildiğini rahatlıkla anlar ve ona göre hüküm verir. ‎
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |