KAFİR VE MÜŞRİKLERİ DOST EDİNMEK VE ONLARA YARDIM ETMENİN HÜKMÜ
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Temmuz 2019, 18:09:43


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: KAFİR VE MÜŞRİKLERİ DOST EDİNMEK VE ONLARA YARDIM ETMENİN HÜKMÜ  (Okunma Sayısı 3207 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« : 28 Kasım 2016, 18:44:23 »

KAFİR VE MÜŞRİKLERİ DOST EDİNMEK VE ONLARA YARDIM ETMENİN HÜKMÜ

Şurası iyice bilinmelidir ki; kalben şirki ve müşrikleri sevmeyip İslam ve Müslümanları sevse bile; müşriklerden korktuğu veya onları idare etmek, onların kötülüklerinden korunmak için; müşriklerin dinini kabul ettiğini söyleyen veya hareket ve davranışlarıyla bunu gösteren kimse onlar gibi müşrik ve kâfir olur. Fakat kâfirler onu yakalayıp: “Bunu yapmazsan veya söylemezsen seni öldürürüz” derse veya onu işkenceye tabi tutarlarsa işte yalnız o zaman onların istediğini, kalbi imanı tasdik etmek şartıyla, dil ile söyleyebilir.
Bütün alimlerin icmaıyla; şaka olarak, kalbi inanmadığı halde küfür sözü söyleyen kimse kâfir olur. Korktuğu için mal, mülk, para veya dünyalık menfaat için küfür işleyen ya da küfür sözü söyleyen kişi, şaka yollu küfür sözü söyleyen kişiden elbette daha çok küfrü haketmiştir.
Bu anlatılanların delilleri şunlardır:

Birinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kendi dinlerine uymadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır.  De ki: “Allah’ın gösterdiği doğru yoldan başka doğru yol yoktur.” Yemin olsun ki sana ilim geldikten sonra şayet onların arzularına uyarsan Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”                                                             (Bakara: 120)
“Yemin olsun ki eğer sana ilim geldikten sonra onların arzularına uyarsan o zaman şüphesiz zalimlerden olursun.”                                                                  (Bakara: 145)
 
Allah-u Teâlâ ilk ayette; Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerin, kendi dinlerine tabi olmadıkça ve fikirlerini doğru kabul etmedikçe asla Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den razı olmayacaklarını bildiriyor.
Devamla Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey Muhammed! De ki: “Allah’ın gösterdiği yoldan başka doğru yol yoktur. Yemin olsun ki, sana ilim geldikten  sonra şayet onların arzularına uyarsan, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir  yardımcı vardır.”
İkinci ayeti kerimede ise şöyle buyruluyor:
“Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra onların arzu-larına uyarsan, o zaman şüphesiz zalimlerden olursun.”
Allah-u Teâlâ, Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem en sevgili kulu ve rasûlü olmasına rağmen, müşrikleri idare etmek veya onların kötülüklerinden sakınmak için, kalbi imanla dolu olsa bile, dıştan onların dinlerini ve fikirlerini kabul etmiş göründüğünde veya hareket ve davranışlarıyla bunu belli ettiğinde, Allah’ın yardım ve desteğinden mahrum bırakılıp zalimlerden olacağını apaçık bir şekilde beyan etmektedir.
Yaratılmışların en şereflisi ve son rasûl Muhammed aleyhisselam için durum bu olursa, acaba bu davranışlarda bulunan diğer insanların hali ne olur?

İkinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kâfirlerin gücü yetse dininizden döndürünceye kadar sizinle durmadan savaşırlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse işte onların dünya ve ahirette amelleri boşa gitmiştir. İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.”    (Bakara: 217)
Allah-u Teâlâ bu ayette; kâfirlerin Müslümanları dinlerinden döndürmek için ellerinden gelen bütün imkânları kullandıklarını haber veriyor ve kâfirlerin savaş açmasından korkarak can, mal ve namusu korumak düşüncesiyle bile olsa, onların istediği şirki işlemenin bir mazeret olamayacağını bildiriyor. Bilakis, onların istediği şirki işleyen kimsenin mürted olup dinden çıkacağını ve böyle ölürse cehennemde sonsuza kadar kalacağını apaçık bir hüküm olarak beyan ediyor.
Savaştan korkarak şirk işleyen kişinin durumu böyle olursa; savaş olmadığı halde kâfirlerin istedikleri küfür ve şirki kabul eden veya onlara uyan kimsenin durumu acaba nasıl olur? Bu kişi şüphesiz, diğerinden daha şiddetli bir küfür içerisindedir.

Üçüncü Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan bekleyebileceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali (takiyye) müstesna. Allah sizi kendisinden sakındırır. Sonunda dönüş ancak Allah’ adır.”              (A-li İmran: 28)
Bu ayeti kerimede Allah-u Teâlâ mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinen kimsenin bunu onlardan korktuğu veya çekindiği için yapsa bile, Allah’tan bekleyeceği hiçbir şey olmadığını bildiriyor. Yani; bu kişi, Allah-u Teâlâ’nın, cehennemin ebedi azabından kurtarmayı vaadettiği kişiler arasında olmayacaktır.
“Ancak onlardan sakınmanız hali (takiyye) müstesna.”
Yani; kâfirlerin eline düşen kişi, onlara düşmanlık gösterdiği zaman, onların kendisine eziyet edeceklerinden korkarsa, kalben onlara düşmanlık ve kin beslemek şartıyla güleryüz gösterip, onlarla iyi geçinebilir. Fakat onların dinini kabul etmiş görünemez.

İbn-i Abbas radıyAllahu anh diyor ki:

“Takiyye (sakınma) ancak dil iledir. Amelle olmaz.”
Gerçek bir zorlama olmaksızın sadece korktuğu için veya geçici dünya menfaati elde etmek gayesiyle kâfirleri dost edinen kişi apaçık bir şekilde kâfir olur.
Allah-u Teâlâ korkuyu mazeret olarak kabul etmiyor ve şöyle buyuruyor:
“Şeytan ancak kendisine dost olanları korkutur. Eğer inanmışsanız onlardan korkmayın benden korkun.”                                                 
(A-li İmran: 175)
Dördüncü Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz sizi gerisin geri küfre çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Hayır yardımcınız Allah’tır. O yardım edenlerin en hayırlısıdır.”                 (A-li İmran: 149-150)                           
Allah-u Teâlâ bu ayette; eğer mü’minler kâfirlere itaat e-derse, kâfirlerin onları mutlaka küfre sokacaklarını haber veriyor.
Kâfirler kendi fikirlerinin doğru olduğunu ve onlara karşı çıkanların hatalı olduğunu söylettirmeden, asla mü’minlerden razı olmazlar ve mü’minlere bunu yaptırmak suretiyle onları küfre sokmadan rahat etmezler.

Beşinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Nefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman melekler: “Ne yapıyordunuz?” deyince: “Yeryüzünde biz zayıf kimselerdik” derler. Melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya?” derler. İşte onların barınacakları yer cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir.”                                                                       (Nisa: 97)
Bu ayetin nuzül sebebi hakkında Buhari radıyAllahu anh şöyle rivayet ediyor:
“Bu ayet, Mekke ehlinden Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem ile beraber hicret etmemiş bir topluluk hakkında inmiştir. Bunlar fitneye düşerek Bedir harbinde Müslümanların karşısında, müşriklerin safında savaşa katılmışlardı. Bu kimseler Müslüman olduklarını gizliyorlardı. Bedir harbi çıkınca müşrikler bunları harbe katılmak için zorladılar. Onlar da Müslüman olduklarını açıkladıkları zaman öldürülme korkusuyla Bedir harbine katıldılar ve savaşta Müslümanların oklarıyla öldürüldüler. Müslümanlar durumu öğrenince aralarında ihtilaf çıktı. Bir kısmı onların kâfir olduğunu söylüyor, bir kısmı ise Müslüman kardeşlerimizi öldürdük diye üzülüyordu. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ bu ayeti kerimeyi indirerek hicret etmeyip kâfirlerin safında savaşa katılanların özürlerini, işledikleri küfür ameli sebebiyle reddettiğini ve onların cehennemle cezalandırılacağını bildirdi.
Melekler, Müslümanlarla beraber hicret etmeyip Bedir savaşında Müslümanlara karşı savaşan kâfirlerin safına katılanlara soracaklar:

“Hangi saftaydınız? Müslümanların safında mı, yoksa müşriklerin safında mı?” Onlar: “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.”
Yani; “biz kâfirlere karşı güçsüzdük. Eğer onlara katılmasaydık Müslüman olduğumuzu anlayıp bizi öldürürlerdi.” şeklinde mazeret ileri sürecekler. Melekler ise bunu mazeret olarak kabul etmeyerek, onlara: “Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya? Yani; hicret etseydiniz bu duruma düşmezdiniz, çünkü hicret imkânınız vardı” diyecekler ve bu kişiler işledikleri küfür ameline karşılık ceza olarak cehenneme atılacaklardır.
 
Denilebilir ki: Bu kişilerin özürlü sayılmaları gerekmez mi? Çünkü savaşa katılmasalardı kâfirler tarafından öldürüleceklerdi.
Buna cevap olarak denilir ki: Bu kişiler, ellerinde hicret etme imkânı olduğu halde hicret etmediklerinden dolayı bu duruma düşmüşlerdir. Hicret etseydiler bu duruma düşmeyebilirlerdi. Bu yüzden Allah-u Teâlâ onların mazeretlerini kabul etmedi.
Ölümden korktukları için kâfirlerin safında savaşa katı-lanlar kâfir oluyorlarsa, ülkelerinde daha önce İslam kanunlarıyla hükmedilirken daha sonra küfür kanunları hakim olduğunda kâfirlere yardım eden, onların kanunlarını kabul eden veya destekleyen ya da tevhidin yükselmesi için mücadele edip küfrün kanunlarını kaldırarak yerine İslam devleti kurmak için çalışan gerçek muvahhidlere karşı çıkan, onlarla alay eden, onları hatalı gören kimseler elbette onlardan daha çok küfrü hak etmektedirler.

Altıncı Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah size Kur’an’da: “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”                  (Nisa: 140)     
     

Geçerli bir zorlama olmadıkça, korkarak veya korkmayarak kalbi imanla dolu olsa bile, Allah’ın ayetlerini inkâr eden ve onlarla alay eden bir topluluğun yanında oturan kimse onlar gibi kâfir olur.
 
Yedinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez. Kalplerinde hastalık bulunanların onlara doğru koştuğunu görürsün. “Bize kötülük isabet etmesinden korkarız” derler. Umulur ki Allah bir feth ihsan eder veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.”      (Maide: 51-52)
                                                                   
Allah-u Teâlâ bu ayette; Yahudi ve Hıristiyanlara dostluk göstermeyi ve yardım etmeyi yasaklayarak, onları dost edinip onlara yardım edenlerin,  onlar gibi kâfir olacağını bildirmiştir. Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında inen bu hüküm diğer müşrik ve kâfirleri de kapsamına alır.

“Kalplerinde hastalık bulunanların onlara doğru koştuğunu görürsün. “Bize kötülük isabet etmesinden korkarız” derler.”
Bu ayeti kerimeden anlaşılıyor ki, kâfirlerle dostluk kuran ve onlara yardım eden kişi, bunu korkarak veya korkmayarak yapsın fark etmez. Çünkü Allah-u Teâlâ korktukları için onlarla dostluk kuran ve yardım eden kimseleri “kalplerinde hastalık bulunanlar” olarak vasıflandırmıştır.

Sekizinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlardan birçoklarının kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendilerine takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir. Onlar ebedi olarak azab içinde kalacaklardır.”                                (Maide: 80)

Allah-u Teâlâ bu ayette; gerçek zorlama olmadan, korkarak veya korkmayarak kâfirlerle dostluk kuran, onları destekleyip yardım eden kimsenin, Allah’ın gazabını ve ebedi olarak cehennemi hak edeceğini bildiriyor. Bunlara ek olarak gerçek tevhid ehlini ortadan kaldırmak için çalışan, onlara düşman kesilen, onları ortadan kaldırmak için kâfirlere yardım eden kimselere ise şüphesiz Allah’ın azabı daha şiddetli olacaktır.

Dokuzuncu Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Eğer onlar Allah’a, rasûlüne ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir.”                         (Maide: 81)
Bu ayeti kerimede Allah-u Teâlâ; Allah’a, rasûlüne ve ona indirilene iman ile kâfirleri dost edinmenin asla bağdaşmayacağını belirtiyor.

Onuncu Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kesilirken üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin. Bunu (helal sayarak) yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Şüphesiz ki şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına vahyeder. Şayet onlara itaat ederseniz muhakkak müşriklerden olursunuz.”
(En’am: 121)
Kâfirler mü’minlere dediler ki: “Niçin siz kendi öldürdüğünüz hayvanları yiyorsunuz da Allah’ın öldürdüğü hayvanları (ölü olarak bulunmuş leşleri) yemiyorsunuz?
İşte bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu. Ayeti kerimede, kâfirlere itaat ederek Allah’ın haram kıldığı ölü hayvanları yemeyi helal saymanın şirk olduğu belirtilmiştir.
 
Gerçek zorlama olmaksızın, korkarak veya korkmayarak kâfirlere itaat etmek suretiyle Allah’ın haram kıldığı ölü hayvan etini helal sayan kimse kâfir olursa, kâfirlerle dostluk kurmakta bir sakınca görmeyen, Allah’ın kendisinden başkasına haram kıldığı hakimiyet hususunda kâfirleri destekleyen ve onlara yardım eden, İslam’ı hakim kılmak için çalışan gerçek tevhid ehli Müslümanlara cephe alıp, onlarla alay eden, onları küçük gören, onlara zarar vermek için kâfirlere yardım eden kimselerin küfrü şüphesiz daha şiddetlidir.

Onbirinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey Muhammed! Onlara şu adamın halini anlat. Biz ona ayetlerimizi vermiştik. O, onlardan sıyrılıp çıktı. Şeytan onu peşine taktı. Nihayet azgınlardan oldu. Eğer dileseydik onu bu ayetlerimizle yüceltirdik. Fakat o, ebedi kalacakmış gibi dünyaya sarıldı ve arzularına uydu. Onun hali şu köpeğin durumuna benzer ki; üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. Ayetlerimizi yalanlayan kavmin sıfatı işte budur. Ey Muhammed! Bu kıssayı anlat belki düşünürler. Ayetlerimizi yalanlayan, böylece kendi nefislerine zulmetmiş kavmin sıfatı ne kadar çirkindir.”
(A’raf: 175-177)
Bu ayet, İsrailoğulları zamanında yaşamış Bel’am adında, Allah’ın gizli olan İsmi Azamını bilen ve Allah’a ibadet eden bir alim hakkında inmiştir.
İbn-i Abbas’dan rivayetle, Ali b. Ebu Talha der ki: “Musa ve yanındakiler zorbaların bulunduğu yere indiklerinde, Bel’ am’ın amca oğulları ve kavmi Bel’am’a gelerek: “Muhakkak ki Musa sert bir adamdır. Yanında kalabalık bir ordu var. Eğer o (Musa) bize galip gelirse mahvoluruz. Allah’a dua et de, Musa ve yanındakileri bizden geri çevirsin” dediler.
Alim Bel’am: “Eğer ben Musa ve yanındakileri geri çevirmesi için Allah’a dua edersem, dünyam ve ahiretim mahvolur, gider” dedi.
Onlar bu isteklerinde ısrar edince, o da Musa ve ya-nındakilere beddua etti, Allah da ona verdiklerini çekip aldı.”
İşte Allah-u Teâlâ'nın: “Biz ona ayetlerimizi vermiştik. O, onlardan sıyrılıp çıktı. Şeytan onu peşine taktı. Nihayet azgınlardan oldu.” ayetinin manası budur.
Allah-u Teâlâ bu ayeti kerime ile; verdiği ilimle amel etmeyen, bunu dünyalık basit menfaatlere değişen, şeytana uyup azgınlardan olan ve böylelikle Allah’ın gazabını hak eden din adamları için üzerinde ibretle düşünülmesi gereken bir misal vermiştir.
Ülkelerinde daha önce İslam kanunları hakimken, daha sonra küfür kanunları hakim olunca, kâfirlere yardım eden, onlardan korkarak veya kendi rızalarıyla onlara itaat eden, onların isteklerine uyarak Allah’ın hükümlerinin bir kısmını gizleyen veya değiştiren, kâfir olduğu halde devlet başkanlarının Müslüman olduğunu ve onlara itaat edilmesi gerektiğini halka telkin ve vaaz eden, gerçek Müslümanları kötüleyip onları halka sapıklar olarak tanıtan, insanlara İslami gerçekleri anlatmak yerine kâfirlerin anlatılmasını istediği şeyleri anlatan din adamları ve alimler de çağımızın bel’amlarıdır.

Onikinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Zalimlere asla meyletmeyin. Aksi takdirde cehennem ateşi size dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım görmezsiniz.”                        (Hud: 113)

Allah-u Teâlâ kâfir olan zalimlere meyletmekten sakındırarak, onlara meyleden kimsenin cehennemin ateşini hak edeceğini, böyle yapan kişinin gerçek zorlama olmadan bunu korkarak veya gönül rızasıyla yapmasının hiç fark etmeyeceğini bildiriyor. Zalim kâfirlere meyletmenin cezası bu kadar büyük olursa, onları seven, onlara dostluk gösterip her türlü yardımın yapılmasında hiçbir sakınca görmeyen, kâfirlerin koyduğu hükümlere rıza gösteren, bu hükümleri öven, bu kanunlarla idare edilmeyi isteyen, kâfirleri tevhid ehline karşı destekleyen kimselerin cezası elbette kat kat fazla olacaktır. Çünkü bunlar daha büyük bir küfür içerisindedirler.

Onüçüncü Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlanan hariç kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tutarsa Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır. Bunun sebebi dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah’ın kâfirleri doğru yola sevketmemesidir.”                                (Nahl: 106-107)                                                
                                                             
Bir kimse ister malına, canına veya ailesine zarar gelebileceği korkusuyla, ister hiçbir korku olmadan, iman ettikten sonra dininden dönerse kâfir olur. Bu kişinin küfrü ister açık olsun, ister gizli, ister amel ile yapılsın, ister söz ile söylensin, ister geçici dünya metaı için yapılsın fark etmez, gerçek bir zorlama olmadıkça, her durumda sahibini derin bir sapıklığa ve apaçık bir küfre sürükler. Gerçek zorlama; kişinin tutuklanıp: “Eğer bunu söylemezsen seni öldürürüz” diye tehdit edilmesi ya da mallarının alınması İslam’a ve Müslümanlara çok büyük zarar verecek olan bir zenginin tüm malının gaspedilme korkusudur. İşte ancak bu hallerden biri üzere olan kişi, kalbi imanla dolu olmak şartıyla, kâfirlerin istediği küfür sözünü söyleyebilir. Eğer söylediği küfür sözünü kalben tasdik ederse,  kâfir olur. Ayrıca gerçek zorlama karşısında küfür sözü söyleyen kimse, bu zorlama kalkar kalkmaz imanını açıklamak zorundadır.
“Kur’an mahlûktur” fitnesinde, o devrin büyük alimi Ahmed b. Hanbel, kendisine yapılan işkencelerden dolayı rahatsızlanıp yatarken, yine o devrin alimlerinden Yahya b. Muin yanına girdi ve selam verdi. Ahmed b. Hanbel onun selamını almadı. Zira Yahya b. Muin, fitneye düşerek: “Kur’ an mahlûktur” diyenlere uymuştu.
Ahmed b. Hanbel’in kendisinin selamını niçin almadığını anladı ve ona Ammar b. Yasir’in hadisini ve: “Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlanan hariç kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, kalbini inkâra açık tutarsa Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır.”                                                        (Nahl: 106)
ayeti kerimesini okudu. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel yüzünü ondan çevirdi. Yahya b. Muin:
“Bu adam hiç özür kabul etmiyor” dedi. O dışarı çıkmak üzereyken Ahmed b. Hanbel şöyle dedi:
“Bana Ammar b. Yasir’in hadisini okuyor. Hâlbuki Ammar b. Yasir, kâfirlerin yanından geçerken Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e sövdüklerini duydu. Onlara karşı çıktı. Onlar da onu dövdüler, eziyet ettiler. Bunun üzerine serbest kalmak için onların istediği sözü söyledi. Bunlar ise hiçbir işkenceye tabi tutulmadan sadece: “Şunu söylemezseniz sizi döveriz” denildiğini duydular. Bu yüzden bunların durumu ile Ammar b. Yasir’in durumu aynı değildir. Ammar b. Yasir’in durumunu, onlara delil olmaz.”

Yahya b. Muin, onu haklı bularak: “Yeryüzünde bu adamdan daha alim birisini görmedim” dedi.
Allah-u Teâlâ gerçek zorlama olmaksızın kâfirlerden korkarak küfür sözü söyleyen veya insanı küfre sokan bir amel işleyen kimsenin dinden çıkacağını ve Allah’ın azabını hakedeceğini bildiriyor.
Bunların kâfir oluşlarının sebebi; ne şirki sevip kabul etmeleri ne kâfirlere ve müşriklere dostluk göstermeleri ne de İslam’a ve Müslümanlara düşman olmalarıdır. Bunların dinden çıkmalarına sebep olan şey, dünya hayatını Allah’ın rızasından ve İslam’dan üstün tutmaları ve geçici dünya menfaati için bu sözleri söylemeleri ve bu amelleri işlemeleridir. Allah-u Teâlâ geçici dünya menfaatini Allah’ın rızasından ve dininden üstün tuttukları için onları tekfir etmekte, onları doğru yola eriştirmeyeceğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır. Bunun sebebi dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah’ın kâfirleri doğru yola sevk etmemesidir.”

Ondördüncü Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra tekrar eski inkârlarına dönenlerin yaptıklarını şeytan kendilerine hoş göstermiştir. Ve hayallerle aldatmıştır. Çünkü onlar, Allah’ın indirdiklerini beğenmeyenlere: “Biz, ileride bazı hususlarda size itaat edeceğiz” dediler. Hâlbuki Allah onların gizlediklerini biliyor. Ya melekler yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken halleri nice olacak? Çünkü onlar Allah’ı gazaplandıracak şeylere uydular ve onun rızasını hoş karşılamadılar. Bunun üzerine Allah da onların amellerini boşa çıkarıverdi.”                                         
(Muhammed: 25-28)

Allah-u Teâlâ bu ayette; İslam’ı anladıktan sonra şeytanın batılı süsleyip doğru göstermesi sonucu, şeytana uyarak dinden çıkıp küfre dönenlerin ilimlerinin, kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini bildirmektedir.
 
Zamanımızda da gerçeği bilen bazı kişiler, şeytan tarafından aldatılarak, hiçbir şekilde gerçek zorlama olmaksızın küfür sözü söylemekte veya insanı küfre sokan ameller işlemekte, fakat buna rağmen, hakkı bildikleri ve kelime-i şehadeti sevip manasını kabul ettikleri için ne yaparlarsa yapsınlar dinlerine, imanlarına zarar gelmeyeceğini zannetmektedirler.
Hâlbuki onlar şu gerçeği unutuyorlar: Müşriklerden çoğu İslam’ı bilip sevdikleri halde mallarına, canlarına veya ailelerine bir zarar gelmesinden korkarak veya geçici bir dünya menfaati elde etmek için kâfirlere tabi olmuş ve İslamı uygulamayı terk ederek dinden çıkmışlardır.
Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyuruyor:
“Çünkü onlar, Allah’ın indirdiklerini beğenmeyenlere: “Biz, ileride bazı hususlarda size itaat edeceğiz” dediler.”
Allah-u Teâlâ, helal ve haramın sözkonusu olduğu bazı meselelerde, katından indirdiği hükümleri beğenmeyen ve bu hükümlere karşı büyüklenen müşriklere, gelecekte bazı meselelerde itaat edeceklerine söz verenleri -verdikleri sözü yerine getirmek niyetinde olmasalar bile- kâfir olarak vasıflandırmaktadır.
Eğer bu kişiler mürted oluyorlarsa, Allah’ın kanunlarını beğenmeyen, Rasûlullah’ın şeriatını, beşeri ve tâguti ( kanunlarla değiştirip, bu küfür kanunlarını üstün gören, müşrik ve kâfirleri destekleyenler; Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldıkları zaman onlarla mücadele edilmesini hoş karşılamayanlar, tâgutları sevmeyip kanunlarına uymayan ve İslam’ı hakim kılmak için çalışan tevhid ehlini hatalı bulanlar, tevhid ehline zarar vermeleri için kâfirlere maddi ve manevi yardımda bulunanlar, tâgutların başarıları için sevinen ve başarılı olmaları için ellerinden geleni yapmaktan çekinmeyenler; şüphesiz bunlar, daha mürted, daha sapık ve daha şerli kimselerdir.

Onbeşinci Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile, Allah’a ve rasûlüne karşı gelenlere sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah imanı bunların kalplerine yazmış ve katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuştur. İşte bunlar Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki saadete erecek olanlar Allah’tan yana olanlardır.”                                                    (Mücadele: 22)
“Ey mü’minler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Ey Muhammed! De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evleriniz Allah’tan, rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten sizin için daha fazla sevgili ise Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”                  (Tevbe: 23-24)
Allah-u Teâlâ şu gerçeği apaçık şekilde ortaya koymaktadır: Allah’a ve ahiret gününe iman ile; en yakın akrabası dahi olsa, Allah’a ve rasûlüne karşı gelenlere sevgi beslemek ve dostluk göstermek kesinlikle bağdaşmaz. Bu davranışın imanla bir arada bulunması asla düşünülemez. Tıpkı gece ile gündüzün aynı anda bulunamayacağı gibi...
Bu ayeti kerimede ve önceki ayeti kerimede asla tevil götürmeyecek apaçık bir hüküm bildirilmektedir:
Allah ve rasûlüne karşı gelenlerin kanunlarına uyanlar, kâfirlerin istediği küfür sözü söyleyenler, küfürlerinde onlara yardım edenler, imanlarından ve dinlerinden taviz vererek müşrikleri hoşnut etmeye çalışanlar, haram ve helal konusunda onlara itaat edenler, bunları babalarını, oğullarını kaybetmemek, onlara bir zarar gelmesini önlemek veya onları korumak için dahi yapsalar, bu yaptıklarında hiçbir geçerli mazeretleri yoktur ve okun yaydan çıktığı gibi dinden derhal çıkarlar.


Onaltıncı Delil:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Benim düşmanımı da sizin düşmanınızı da dostlar edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar, size gelen hakkı inkâr ettiler. Rasûlü ve sizi, Rabbiniz olan Allah’a iman ettiğiniz için yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim yolumda cihad için ve rızamı talep için yurdunuzdan çıktıysanız, onları dost edinmeyin. Onlara olan sevginizi gizlersiniz. Oysa ben sizin gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da çok iyi bilirim. İçinizden kim, benim ve sizin düşmanlarınızı dost edinirse şüphesiz o, doğru yoldan sapmıştır. Eğer sizi ele geçirirlerse hemen size düşman kesilirler. Ellerini ve dillerini size kötülük yapmak için uzatırlar. İsterler ki keşke inkâr etseniz. Akraba ve çocuklarınız size kıyamet gününde hiçbir fayda sağlamayacaktır. O gün Allah sizinle onların arasını ayıracaktır. Allah sizin yaptıklarınızı çok iyi görür.”                         (Mumtahine: 1-3)

Allah-u Teâlâ bu ayeti kerimede; –en yakın akrabaları bile olsa– Allah’ın düşmanlarını dost edinen ve onlara yardım eden kişilerin doğru yoldan saptıklarını ve kâfir olduklarını bildiriyor. Babalarını, oğullarını veya akrabalarını korumak için böyle davranmalarının mazeret olarak kabul edilmeyeceğini, ahiret gününde bu akrabalarının kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını ve onları cehennemin ebedi azabından kurtaramayacağını bildiriyor.

Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |