LA İLAHE İLLAllah’A DAVET ETMEK
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 13 Kasım 2019, 06:09:28


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: LA İLAHE İLLAllah’A DAVET ETMEK  (Okunma Sayısı 4154 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« : 04 Nisan 2016, 18:20:22 »

LA İLAHE İLLAllah’A DAVET ETMEK

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“De ki: Benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah’a çağırırız. Allah’ı tenzih ederiz. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”             (Yusuf: 108)                                  
                                                                    
Allah-u Teâlâ, insanlar ve cinler için göndermiş olduğu son rasûlü Muhammed aleyhisselam’a insanlara şöyle söylemesini emrediyor:
“İşte benim yolum... Ben, insanları İslam’a bilerek, şuurlu olarak ve kesin delillere dayanarak davet ederim. Bana bağlı olanlar da insanlara İslam’ı benim gibi tebliğ ederler.”
Ayetteki; “bilerek” yani; “ala basira” (basiret üzere) geçmektedir. Basiret ise; bir şeyi şüphesiz bir şekilde bilmektir. Buna göre ayetten şu mana çıkar:
“Biz insanları kesin bir şekilde bilerek ve cehaletten uzak durarak Allah-u Teâlâ’ya çağırıyoruz” demektir.
Bu ayet hem bilerek, hem de ihlâslı olarak insanları Allah-u Teâlâ’ya davet etmenin gerekli olduğunu bildirmektedir. Çünkü ihlâssızlık daveti bozar. Aynı şekilde ilimsizlik de daveti bozar.
İlimden kasıt; şeriat ilmi, davet edilecek kişinin ilim seviyesi, hal ve durumuyla ilgili bilgi ve hikmet yani arzulanan hedefe ulaşma ilmidir.
“Ben ve bana uyanlar...”
“Ben ve bana uyanlar ibadetlerimizde ve davetimizde basiret üzerindeyiz. Biz şeriatı, davet edeceğimiz kişinin durumunu ve sonuca ulaşılan yolu çok iyi bilerek insanlara sunarız.”

İşte bu ifade, Muhammed aleyhisselam’a tabi olan kimselerin; şeriatı, davet ettikleri kimselerin durumlarını ve hedefe varacak yolu bilen kimseler olduğunu göstermektedir.

“Allah’a çağırırız...”
“Biz, insanları bir partiye, bir devlete, bir cemiyete veya bir kabileye ya da bir milliyete değil, sadece ve sadece Allah-u Teâlâ’ya çağırırız.”

“Allah’ı tenzih ederiz.”
“O’nu yüceltir, bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten tenzih ve takdis ederiz. O’nun ortağı, dengi, benzeri, çocuğu, babası, arkadaşı, yardımcısı veya O’na bir şey hatırlatacak herhangi biri yoktur. O, bütün bunlardan yüce ve münezzehtir. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bilakis bütün yarattıkları O’na muhtaçtır.”
“Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”
“Ben şirkten ve şirk ehlinden uzağım. Onlar benden değildir, ben de onlardan değilim.”

Bu ayet şirk koşulmasa dahi müşriklerden uzak durmak gerektiğini göstermektedir. Çünkü ayette; “ben Allah’a ortak koşanlardan değilim” denmiş, “ben Allah’a ortak koşan değilim” denmemiştir. Çünkü müşriklerle beraber bulunan kimse, müşrik olmasa bile zahiren müşriklerden sayılır.
Bu ayet davanın temellerinden bir temeli beyan etmektedir. O da; davetin şirkten uzak olarak yürütülmesi gereğidir. Günümüzde kendilerini İslam’a nispet eden milletvekillerinin yaptıkları gibi, şirk veya küfür işleyerek insanları Allah-u Teâlâ’ya çağırmak caiz değildir.
Şu iyice bilinmesi gerekir ki; iyi gaye, kötü vesileyi caiz kılmaz. Şirk, bir kötülük ve Allah-u Teâlâ’ya bir sövme ise bu durumda nasıl olur da İslam daveti ve Allah-u Teâlâ’ya ulaşmak için kabul edilir bir yol olabilir?
Bu ayet apaçık gösteriyor ki; İslam davetinin kaidelerinden bir tanesi de şirk yolunun, Allah-u Teâlâ’nın dinine davet yollarından ve uslüplarından olmadığıdır.
İbn Abbas radıyAllahu anh şöyle rivayet ediyor:
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem Muaz İbn-i Cebel radıyAllahu anh’ı Yemen’e gönderdiği zaman O’na şöyle dedi:
“Sen ehl-i kitaptan bir topluluğa gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin şey “La ilahe illAllah” olsun. Eğer onlar bunu kabul ederlerse, onlara Allah’ın bir gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu kabul ederlerse onlara bildir ki; Allah zenginlerin, fakirlere zekât vermesini emretmiştir. Bunu da kabul ederlerse en iyi malları haksız olarak almaktan sakın ve mazlumun bedduasından kork, çünkü onunla Allah arasında engel yoktur.”
                                                          (Buhari, Müslim)
“Ehl-i kitaptan bir topluluğa gidiyorsun.”
Hadisteki; “kitap”tan kasıt, Tevrat ve İncil’dir. Buna göre ehl-i kitaptan kasıt; Yahudiler ve Hıristiyanlardır. O zaman Yemen’de yaşayanların çoğu ehl-i kitap idi, müşrikler de vardı. Fakat Yahudiler ve Hıristiyanlar çoğunlukta olduğu için çok olanlara itibar edilmiş ve sadece ‘ehl-i kitap’ denmiştir.
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in Muaz radıyAllahu anh’a ehl-i kitaba gideceğini haber vermesi şu iki sebepten dolayıdır:
1 - Tebliğ edeceği kişilerin durumunu iyice bilmesi için.
2 - Onlarla tartışmaya hazırlıklı olması için.

Çünkü onlar, kitap sahibi idiler ve içlerinde alim olanlar vardı.
Bu hadis gösteriyor ki; insanlara ilk olarak şehadet kelimesi öğretilir. Şehadet’i öğretmekten kasıt; önce manasını öğretmek, sonra da bu mananın kalple inanarak ve dille söyleyerek yaşanması gerektiğini öğretmektir.
Bu gösteriyor ki; akıl-baliğ herkese farz olan ilk şey, tevhid’i öğrenmektir. İşte bu sebeple namazdan daha önce tevhid öğretilir. Bütün rasûller böyle yapmışlardır.
Bu hadis, ehl-i kitap’tan La ilahe illAllah’ın manasını bilmeyen veya bilip de hayatında tatbik etmeyen insanların olabileceğini gösterir. Çünkü bütün ehl-i kitap La ilahe illAllah’ın manasını bilselerdi veya bilip de tatbik etselerdi ona davet edilmezlerdi.
İşte bu durum kendisinin Müslüman olduğunu iddia eden, Kur’an’ı çok iyi okuyabilen ve İslami ilimlerin birçoğunu bilen, bununla beraber La İlahe İllAllah’ın manasını bilmeyen veya bildiği halde hayatında uygulamayan kimselerin olabileceğini gösterir.
Hatta yine bu durum; insanları İslam’a çağırdığı halde La ilahe illAllah’ın manasını bilmeyen veya bilip de hayatında uygulamayan kimselerin olabileceğini de gösterir.
Bu hadise göre öğretme, basamaklı olmalıdır. Bir kimseye ilk olarak tevhid ve bu ilk öğretide hertürlü tâgutun nasıl reddedileceği iyice öğretilir. Ancak bundan sonra, namazdan başlamak şartıyla önem sırasına göre İslam’ın diğer rükunları öğretilir. Daha sonra da İslam’da önemli olan, bunlar dışındaki diğer konular sırasıyla öğretilir.
Hadiste “La ilahe illAllah”tan sonra sırayla namaz ve zekâtın zikredilmesi, bu ibadetlerin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Yalnız bu ibadetlerin zikredilip diğerlerinin zikredilmemesi, İslam’ı yeni kabul eden kişilerin namaz ve zekât dışındaki ibadetleri yapmakla yükümlü olmadıklarını göstermez. Özellikle bu iki ibadetin zikredilmesinin diğer bir sebebi de, bu ibadetlerin yerine getirilip getirilmediğinin fark edilmesidir. Çünkü oruç gibi bazı ibadetler genellikle Allah ile kul arasında olduğu için bunların yerine getirilip getirilmediğini tespit etmek zordur.
İslam’ı kabul ettiği halde namaz kılmayan ve zekâtı vermeyenlere savaş açılır.
Sehl b. Sa’d radıyAllahu anh şöyle rivayet etmiştir:
“Hayber savaşında Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:
“Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki; Allah ve rasûlü onu sever, o da Allah ve rasûlünü sever. Allah’ın onu vesile kılarak bize zafer nasip etmesini umarım.”
Sahabeler o geceyi Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in sancağı kime vereceğinin merakı içinde ve aralarında bunu konuşarak geçirdiler. Sabahleyin hepsi sancağın kendisine verileceğinden umutlu olarak Rasûlullah’a gittiler.
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem:
“Ali b. Ebi Talip nerede?” diye sordu. “Gözünden rahatsız” dediler. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem:
“Onu çağırın” dedi. Sahabeler onu çağırdılar. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem gözüne tükürüp ona dua edince sanki daha evvel şikâyeti yokmuş gibi iyileşti. Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem sancağı ona verdi ve şöyle dedi:
“Onların bulundukları yere dikkatle gir. Onları İslam’a davet et. Onlara Allah-u Teâlâ'nın onların üzerindeki haklarını bildir. Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla bir kimsenin hidayete ermesi, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır.”
                      (Buhari, Müslim)
Bu hadisi şerifte geçen: “O Allah ve rasûlünü sever, Allah ve rasûlü de onu sever” sözü, yalnız Ali radıyAllahu anh’a has bir özellik değildir. Bu özellik bütün mü’minler için geçerlidir. Fakat bu sözlerin Ali radıyAllahu anh için özel olarak söylenmesi onun faziletini gösterir.
“Allah’ın onu vesile kılarak bize zafer nasip etmesini umarım.” sözü, Rasûlullah’a has bilgilerdendir. Ayrıca Ali radıyAllahu anh’ın gözünün derhal şifa bulması da yine Rasûlullah’a ait bir özelliktir.
Sahabelerin o geceyi, Rasûlullah’ın kime sancak vereceğinin merakı içinde ve aralarında bunu konuşarak geçirmeleri, sahabelerin ilimde ve imanda ne kadar yüksek seviyede olduklarını, Allah yolunda cihadda ve hayırlı şeylerde nasıl birbirleriyle yarıştıklarını gösterir.
“Onların bulundukları yere dikkatle gir.” sözü, acele ve heyecana kapılmadan, düşünerek ve tedbirli olarak savaşmanın gerektiğini gösteriyor.
“Onları İslam’a davet et” sözü, savaşta öncelikle İslam’ı tebliğ etmenin şart olduğunu bildiriyor. Fakat daha önce tebliğ yapılmışsa, ikinci bir tebliğ yapılmadan saldırılabilir.
Bu hadisten, bir insanın hidayetine vesile olmanın ne kadar sevap olduğu da anlaşılmaktadır.
Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |