MÜS KRŞI KFRLRE YRDM MSELSİ HKKINDA ORTYA ATILN BAZI ŞÜPHELER VE ONLRA REDDİYE
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 15 Kasım 2019, 13:05:19


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: MÜS KRŞI KFRLRE YRDM MSELSİ HKKINDA ORTYA ATILN BAZI ŞÜPHELER VE ONLRA REDDİYE  (Okunma Sayısı 5709 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« : 25 Aralık 2015, 20:22:02 »

BU MESELE HAKKINDA ORTAYA ATILAN BAZI ŞÜPHELER VE ONLARA REDDİYE

Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek apaçık bir küfür olduğu, Kur’an, sahih sünnet ve âlimlerin icmasında bu hükmü ispat eden çokça deliller bulunduğu ve bu konuda çokça kitaplar yazıldığı halde zamanımızda müslümanların akidesini bozmak, bu meseleyi sulandırmak ve saptırmak amacıyla bir takım sapık insanlar ortaya çıkmış ve bu kötü amaçlarına ulaşabilmek için bazı şüpheler ortaya atmışlardır.

Bu şüphelerin bazıları şunlardır:

Birinci Şüphe: Hatıb b. Ebi Beltea hadisesiyle ilgili şüphe.

İkinci Şüphe: Ebi Cendel b. Suheyl hadisesiyle ilgili şüphe.

Üçüncü Şüphe:
Cehalet ve te’vil meselesiyle ilgili şüphe.

Dördüncü Şüphe:
Kâfirlere yardımın ikiye ayrıldığı şüphesi.

Şimdi Allah (c.c)’ın izniyle bu şüpheler üzerinde tek tek durarak cevaplarını vereceğim.
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #1 : 25 Aralık 2015, 20:33:45 »

Birinci Şüphe Hatıb b. Ebi Beltea Hadisesiyle İlgili Şüphe

Batıl ehli, müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olmadığını ispat etmek için Hatıb b. Ebi Beltea (r.a)’nın, Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’ye geleceğini haber vermek için Mekke müşriklerine mektup yazdığı hadiseyi delil gösterdiler.

Bu meseleyle ilgili rivayet şöyledir:

Ali (r.a)’den  (fetih gazvesinde) şöyle dediği rivayet olunmuştur:

“Rasulullah (s.a.s) beni, Zübeyr’i ve Mikdad’ı görevlendirdi ve şöyle dedi:

“Hah’da bulunan ağaçlık yere gidin.  Orada bir cariye ve o cariyede bir mektup bulunmaktadır. Onu ondan alın ve bana getirin.”

Ali (r.a) şöyle devam etti:

“Hemen atımıza binip ağaçlık yere hızlıca gitmek için yola çıktık. Oraya varınca cariyeyi bulduk ve ona “mektubu çıkart” dedik. Cariye: “Bende mektup yoktur” dedi.  Biz ona: “Eğer mektubu çıkartmazsan mektubu aramak için elbiselerini çıkartırız” dedik. Bunun üzerine cariye mektubu saç örgüsünün içinden çıkarttı. Mektubu alarak Rasulullah (s.a.s)’a geldik. Mektubu açtığımızda Ebu Beltea’nın oğlu olan Hatıb’ın, Mekke’de bulunan müşriklere Rasulullah (s.a.s)’ın (fethetmek üzere) Mekke’ye çıktığını haber verdiği bir mektupla karşılaştık.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) Hatıb b. Ebi Beltea’ya şöyle dedi:

“Ey Hatıb! Bu nedir?” Hatıb (r.a), Rasulullah (s.a.s)’a şöyle cevap verdi:

“Ey Allah’ın rasulü! Benim hakkımda acele hüküm verme. Ben Kureyş kabilesine mensup olmayan ancak onlara tabi olan bir kimseyim. Seninle beraber hicret eden müslümanların Mekke’de bulunan hanımlarını ve çocuklarını koruyabilecek Kureyş’den kâfir akrabaları vardır. Benim ise hanımımı ve çocuklarımı koruyabilecek Kureyş’den bir akrabam yoktur. Bu nedenle hanımımı ve çocuklarımı korumamı sağlayacak bir şey yapmak istedim. Ben bunu küfür olarak veya dinden irtidat ettiğim için ya da müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için yapmadım.” Rasulullah (s.a.s) sahabelerine:
 
“Bu size doğru söylüyor”  dedi. Bunun üzerine Ömer b. Hattab (r.a) Rasulullah (s.a.s)’a şöyle dedi:
 
“Ey Allah’ın rasulü! İzin ver de bu münafığın kellesini keseyim.”

Bir başka rivayette şöyle geçmektedir:

“Ey Allah’ın rasulü! Bu adamın kellesini keseyim. Çünkü kafir olmuştur.”

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Hatıb Bedir savaşına katılmıştır. Ey Ömer! Ne biliyorsun ki belki Allah Bedir’e katılanların kalplerine baktı ve şöyle dedi: “Dilediğinizi yapın. Ben sizi affettim.”  (Buhari, Müslim ve başkaları rivayet ettiler.)
           
Dalalet, saptırma ve kandırma ehli bu hadiseyi kendilerine delil alarak şöyle dediler:

“Hatıb b. Ebi Beltea Mekke kâfirlerine yardım etti. Buna rağmen Rasulullah (s.a.s) onu tekfir etmedi. Bu gösteriyor ki; müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek ve onları desteklemek küfür değildir.

Bu Şüpheye Cevap

Batıl ehlinin kendi iddialarını ispat etmek için gösterdiği her delil aslında onların söylediklerinin batıllığını ve sapıklığını gösteren birer delildir. Bu yüzden kendi leyhlerine zannettikleri Hatıb b. Ebi Beltea meselesinin aslında aleyhlerine bir delil olduğunu kendilerine şöyle ispatlıyorum:

1 - Hatıb b. Ebi Beltea hadisesi, müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olduğunu gösteren apaçık bir delildir. Bu hüküm rivayette geçen üç yerden anlaşılmaktadır.

a) Ömer b. Hattab (r.a)’ın sözünden...

Ömer (r.a) bu rivayetlerin birinde: “İzin ver de bu münafığın kellesini keseyim” demiş, bir diğerinde: “Ey Allah’ın rasulü! Bu adamın kellesini keseyim. Çünkü kâfir olmuştur” demiştir.

Bu meseleyle ilgili rivayetlerin bir diğerinde ise Rasulullah (s.a.s)’ın, Hatıb (r.a) için:

“Bu Bedr’e katılanlardan değil mi?” diye Ömer (r.a)’e sorması üzerine Ömer (r.a):

“Evet, Bedr’e katılanlardan idi. Fakat verdiği bu sözü bozmuştur. Çünkü sana karşı düşmanlarına yardım etti” demiştir.

Ömer (r.a)’in söylemiş olduğu sözlerden anlaşılıyor ki; hem Ömer (r.a)’in inancında hem de diğer sahabelerin inançlarında müslümanlara karşı kafirlere yardım etmek ve onları desteklemek küfürdür, İslam’dan irtidattır.

Ömer b. Hattab (r.a)’ın söylediği bu sözler ancak zahiren küfür gördüğü bir amelden dolayıdır. Yoksa düşünmeden ya da rast gele söylediği sözler değildir.

b) Rasulullah (s.a.s)’ın Ömer (r.a)’e karşı çıkmamasından...

Rasulullah (s.a.s), Ömer (r.a)’in söylediği sözlere ve sahip olduğu inanca karşı çıkmadı. Bilakis müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olduğu inancını doğruladı. Fakat Hatıb (r.a)’ın özrünü zikretti. Zira Hatıb meselesinde özel bir durum söz konusuydu.

c) Hatıb b. Beltea (r.a)’nın söylemiş olduğu sözlerden...

Hatıb (r.a) şöyle dedi: “Ben bunu küfür olarak veya dinimden irtidat ettiğim için ya da müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için yapmadım.”

Ebi Ya’la ve Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde Hatıb b. Ebi Beltea (r.a)’nın şöyle dediği geçmektedir:

“Ben bunu Rasulullah (s.a.s)’ı kandırmak veya nifaktan dolayı yapmadım. Üstelik ben Allah (c.c)’ın, rasulünü muzaffer edeceğine ve nurunu tamamlayacağına kesin olarak inanıyordum.”

Bir başka rivayette Hatıb b. Ebi Beltea (r.a) şöyle dedi:

“Ey Allah’ın rasulü! Allah (c.c)’a yemin ederim ki kalbimdeki iman hiç değişmedi.”  (Mecma-ez Zevaid  c: 9  s: 306)
                                             
Bu rivayetler gösteriyor ki Hatıb b. Ebi Beltea (r.a) da müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin, onları desteklemenin küfür ve irtidat olduğu, küfre rıza demek olduğu, nifak ve Rasulullah (s.a.s)’ı kandırmak manasına geldiği inancını taşıyordu. İşte bu sebeble Rasulullah (s.a.s)’a verdiği cevabta yaptığı işin gerçek sebebini anlatmak istedi.

2 - Hatıb (r.a), düşmanlarına karşı Rasulullah (s.a.s)’a bütün gazvelerde hem nefsiyle, hem malıyla, hem diliyle, hem de görüşüyle yardım etti. Bedir savaşına ve Hudeybiye’ye katıldı. Bedir’e katılanların ve Hudeybiye’de beyat edenlerin cennete girecekleri ise kesindir. Ayrıca Rasulullah (s.a.s)’a Mekke fethinde de yardım etti. Çünkü Mekke’yi fethetmek için Rasulullah (s.a.s) ve müslüman askerleriyle birlikte nefsiyle ve malıyla müşriklere karşı bu gazveye katıldı. Müslümanlara karşı kâfirlere nefsiyle, malıyla ve diliyle asla destek olmadı.

Onun geçmişinin çok iyi olduğunu hayatını bilen herkes bilirdi. Öyleyse Mekke müşriklerine Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’yi fethetmek için yola çıktığını haber vermesi, Hatıb (r.a)’ın müslümanlara karşı kâfirleri desteklediği manasına gelmez. Çünkü Rasulullah (s.a.s) ile beraber onlara karşı savaşacaktı ve Rasulullah (s.a.s)’ın zafere ulaşacağından şüphesi yoktu. Buna rağmen mektup yazdığından dolayı Ömer b. Hattab (r.a) onu nifakla itham etti. Rasulullah (s.a.s) bu amelinden dolayı ona hesap sordu. Hatıb (r.a) ise, kendisinin küfre girmediğini ve irtidat etmediğini söyledi. Allah (c.c) da onun hakkında kıyamete kadar okunacak şu ayeti indirdi:

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dostlar edinmeyin! Siz onlara karşı sevgi gösteriyorsunuz. Oysa onlar size gelen hakkı inkâr etmişlerdir. (Ayrıca) Rabbiniz (olan) Allah’a iman etmeniz sebebiyle rasulü ve sizi (yurtlarınızdan) çıkarıyorlardı. Şayet siz benim yolumda cihat etmek ve benim rızamı kazanmak amacıyla çıktınızsa (nasıl olur da) onlara karşı hala (içinizde bir) sevgi gizlersiniz. Ve ben, sizin gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilirim. Sizden her kim onu yaparsa, elbette o doğru yoldan sapmış olur.”     (Mümtahine: 1)
     
Bütün bunlar gösteriyor ki; müslümanlara karşı kâfirlere, nefsiyle veya malıyla veya diliyle veya görüşüyle ya da herhangi bir şeyle yardım eden kimse İslam dininden çıkar, mürtet olur. Bundan Allah (c.c)’a sığınırız.

3 - Hatıb (r.a)’ın Mekke müşriklerine gönderdiği mektup, müslümanlara karşı kâfirlere yardım ve destek kapsamına girmez. Hatıb. b. Ebi Beltea (r.a)’nın Mekke müşriklerine yazdığı mektup şöyleydi:

“Ey Kureyş kabilesi! Rasulullah (s.a.s), gece gibi her tarafı kaplayan, sel gibi akan bir orduyla geliyor. Allah (c.c)’a yemin ederim ki size tek başına bile gelse mutlaka Allah (c.c) onu size karşı muzaffer kılar. Siz başınızın çaresine bakın. Vesselam.”  (El-Fetih c: 7  s: 520, Yahya b. Selam Tefsiri, Suheyli)
             
Bu mektuptan, Hatıb b. Ebi Beltea (r.a)’nın müslümanlara karşı kâfirlere yardım ettiği, onları desteklediği asla anlaşılmaz. Fakat Hatıb (r.a) yazdığı bu mektupla Rasulullah (s.a.s)’a karşı gelmiş ve bundan dolayı büyük günah işlemiştir. Bu günahını ise Bedir’e katılması gibi daha önce yapmış olduğu iyi ameller silmiştir.

4 - Hatıb (r.a), söz konusu olan bu mektubu, müslümanlara zarar vermeyeceğine ve kâfirlerin Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’ye çıkacağından haberleri olsa bile Allah (c.c)’ın mutlaka dinini ve rasulünü müşriklere karşı muzaffer kılacağına inanarak yazdı.

Bu amelini ise, kendisini küfre veya günaha sokmayacak bir amele te’vil etmiştir. Hatıb (r.a) hakkında rivayet edilen hadiste Hatıb (r.a)’ın Rasulullah (s.a.s)’a özür beyan ederek şöyle dediği geçmektedir:

“Ben Allah (c.c)’ın, rasulünü muzaffer edeceğine ve nurunu tamamlayacağına kesin olarak inanıyordum.”

Buhari (r.a), Hatıb (r.a)  hakkındaki rivayeti te’vilciler hakkındaki rivayetler bölümünde zikretmiştir. Yani Buhari (r.a), Hatıb (r.a)’ın yaptığı amel te’vil ederek yaptığını söylemek istemiştir.

Hafız İbni Hacer el-Askalani bu hadisin şerhinde şöyle dedi:

“Hatıb (r.a)’ın mazereti;  bu yaptığını müslümanlara ve Rasulullah (s.a.s)’a zarar vermeyeceğini düşünerek yapması, yani bu konuda yaptığı tevildir.“ 

Hatıb b. Ebi Beltea (r.a) kâfirlere bilgi verirken kâfirler için Rasulullah (s.a.s)’a karşı savaşlarında fayda vermeyeceğini düşünerek bunu yapması ile fayda vereceğini düşünerek yapması arasında büyük farklar vardır elbette.
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #2 : 11 Ocak 2016, 19:35:00 »

İkinci Şüphe: Ebu Cendel b. Suheyl Hadisesiyle İlgili Şüphe:

Bu konuda şüphe olarak ortaya atılan Hudeybiye anlaşmasında vuku bulan Ebu Cendel b. Suheyl kıssası sahih hadis kitaplarında uzun bir rivayet olarak şöyle geçmektedir:

“Suheyl b. Amr (o zaman müşrik idi)  Rasulullah (s.a.s)’a şöyle dedi:

“Senin dinin üzere olsa bile bizden sana birisi gelirse bize iade edeceksin.” Bunun üzerine müslümanlar şöyle dediler:

“SubhanAllah! Müslüman olarak gelen kişi müşriklere nasıl iade edilir?”

 O sırada Ebu Cendel b. Suheyl b. Amr zincirlere bağlanmış bir vaziyette onların yanına geldi. Ebu Cendel, Mekke’den kaçarak müslümanların yanına gelmişti.  Suheyl onu görünce Rasulullah (s.a.s)’a şöyle dedi:

“İade edeceğin kişilerin ilki işte budur!” Rasulullah (s.a.s) ona şöyle dedi:

“Henüz anlaşmayı bitirmedik.” Suheyl şöyle dedi:

“Eğer onu bana iade etmezsen kesinlikle aramızda barış yapabileceğimiz bir şey kalmaz.” Rasulullah (s.a.s) Suheyl’e:

“Onu bana bağışla!” dedi. Suheyl:

“Hayır, bağışlamam” dedi. Rasulullah (s.a.s) tekrar:

“Onu bağışlamanı istiyorum” dedi.  Suheyl tekrar:

“Hayır, bağışlamam” dedi. Bunun üzerine Ebu Cendel şöyle dedi:

“Ey müslümanlar topluluğu! Müslüman olarak size geldiğim halde müşriklere mi iade edileceğim? Müşriklerin yanında ne çektiğimi görmüyor musunuz?” (Ebu Cendel, müşrikler tarafından çok şiddetli bir işkenceye tabi tutulmuştu.)

Hadisi şerifte şöyle bir rivayet vardır:

“Rasulullah (s.a.s) Hudeybiye anlaşmasını yaptıktan sonra Medine’ye döndü. Kureyş’ten, müslüman olmuş Ebu Basir adında bir adam Medine’ye geldi.

Bunun üzerine Kureyş kabilesi onu geri almak için iki adam gönderdi. Kureyşliler Rasulullah (s.a.s)’a:

“Aramızdaki anlaşma gereği onu bize iade etmen gerekir.” dediler. Bu nedenle Rasulullah Ebu Basir’i Kureyş’ten gelen iki müşriğe teslim etti. Bu iki müşrik Ebu Basir’le beraber Ze’l Halife adında bir yere varınca istirahat etmek ve yanlarında bulunan hurmadan yemek için durakladılar. İstirahatta iken Ebu Basir müşriklerden birisine:

“Ey filan! VAllahi taşıdığın kılıcın çok güzel olduğunu görüyorum.” dedi. Adam kılıcını kınından çekerek:

“Evet. Senin dediğin gibidir, onu çok kullandım. Çok güzel olduğunu gördüm.” dedi. Bunun üzerine Ebu Basir ona şöyle dedi:

“Görebilir miyim?”

Adam kılıcı görmesi için Ebu Basir’e verdi. Ebu Basir kılıcı eline geçirir geçirmez öldürünceye kadar müşriğe vurdu. Bunu gören diğer müşrik ise korkarak Medine’ye geri döndü ve koşarak mescide girdi. Rasulullah (s.a.s) onun halini görünce:

“Bu adam korkunç bir şey görmüştür.” dedi. Adam Rasulullah (s.a.s)’ın yanına geldi ve şöyle dedi:

“VAllahi! Ebu Basir benim arkadaşımı öldürdü, beni de öldürmek istiyor.

Ebu Basir Rasulullah (s.a.s)’ın yanına geldi ve şöyle dedi:

“Ey Allah’ın nebisi! Sen müşriklere verdiğin sözü yerine getirdin ve beni onlara iade ettin. Fakat Allah (c.c) beni onlardan kurtardı.” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Annesinin ondan dolayı çekeceği var. Onunla beraber adamları olsaydı harp çıkarırdı.” Ebu Basir, Rasulullah (s.a.s)’ın sözlerini duyunca kendisini tekrar müşriklere iade edeceğini anladı. Onun için hemen Medine’den çıkarak sahile geldi.

Rivayete göre Ebu Cendel b. Suheyl müşriklerin elinden kaçarak Ebu Basir’in yanına geldi. Kureyş’ten müslüman olan herkes Ebu Basir’in yanında toplanmaya başladı. Böylece Ebu Basir’in etrafında kalabalık bir grup oluştu. Bunlar Kureyş’ten Şam’a giden bir kafile duyduklarında hemen ona saldırıp adamlarını öldürür, mallarını ise ganimet olarak alırlardı. İşte bu sebeble Kureyş kabilesi Rasulullah (s.a.s)’a haber gönderdi ve akrabalık bağını ileri sürerek bu olayı engellemesi için ona yalvardı.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) Ebu Basir ve onunla beraber olan müslümanları Medine’ye çağırdı. Bu şekilde “müşriklerin tarafından müslüman olarak Rasulullah (s.a.s)’a gelenlerin iade edilmesi” şartı ortadan kalktı.”

Batıl ehli işte bu rivayeti kendilerine delil alarak şöyle bir şüphe ortaya attılar:

“Rasulullah (s.a.s) müslüman bir kimseyi kâfirlere teslim etti. Bu ise; müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin caiz olduğunu göstermektedir.”

Bu Şüpheye Cevap:

Bu şüpheye Allah (c.c)’ın izniyle şöyle cevap veriyorum:

“Ebu Cendel b. Suheyl ve Ebu Basir’le ilgili hadiseler aslında onların leyhlerine değil aleyhlerine olan apaçık bir delildir. Şöyle ki :

1 - Rasulullah (s.a.s)’in kâfirlere bir müslümanı iade etmesi Rasulullah (s.a.s)’a has olan bir şeydir ve aynı şeyi bir başkası yapamaz.

Bu hadisenin Rasulullah (s.a.s)’a has olduğunun delili ise şöyledir:

“Enes (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Rasulullah (s.a.s) Ebu Cendel’i kâfirlere iade ettiği zaman sahabeler bunun nedenini Rasulullah (s.a.s)’a sorunca onlara şöyle demiştir:

“Kim bizi terk edip kâfirlerin tarafına geçerse Allah (c.c) onu bizden uzaklaştırmış demektir. Müşriklerden kim müslüman olup bize gelmek isterse ve biz de onu kâfirlere teslim etmişsek elbette ki Allah (c.c) ona bir kurtuluş ve çıkış yolu açacaktır.”      (Müslim)                       

Rasulullah (s.a.s)’ın bu rivayetteki: “Müşriklerden kim müslüman olup bize gelmek isterse ve biz de onu kâfirlere teslim etmişsek elbette ki Allah ona bir kurtuluş ve çıkış yolu açacaktır” sözü gaybden kesin bir haberdir ve ancak vahiyle bilinir. Bu ise, bu durumun Rasulullah (s.a.s)’a has olan bir durum olduğunu, bir başka kimsenin bunu yapamayacağını gösteriyor. Çünkü Rasulullah (s.a.s)’tan başka hiç kimse kâfirlere teslim ettiği kişiyi Allah (c.c)’ın kurtarıp kurtarmayacağını bilemez.

Bu hadisi delil alarak müslümanları kâfirlere teslim etmenin caiz olduğunu öne sürenlere İbn Hazm şöyle reddiye yapmıştır:

“Rasulullah (s.a.s) Hudeybiye anlaşmasının geçerli olduğu sürede kendisine müslüman olarak gelenlerden sadece dinlerinde ve dünyalarında fitneye düşmeyeceklerini ve mutlaka kâfirlerden kurtulacaklarını Allah (c.c)’ın bildirdiği kişileri iade etmiştir.”

Sonra İbni Hazm, Enes (r.a)’den rivayet edilen yukarıdaki hadisi zikretti ve şöyle devam etti:

“Allah nebisini vasfederek şöyle buyuruyor:

“O, hevadan konuşmaz. Muhakkak ki o, ancak vahyedilen bir vahiydir.” (Necm: 3-4)
                                   
Bu ayetten kesin olarak anlaşılan şu ki; Rasulullah (s.a.s)’ın müşriklerin tarafından müslüman olup gelen sonra müşriklere iade ettiği kimseye Allah (c.c)’ın mutlaka bir kurtuluş ve çıkış yolu açacağını bildirmesi ona Allah (c.c) tarafından gelen bir vahiydir ve bu haber mutlaka gerçekleşecektir.

Rasulullah (s.a.s)’ın böyle bir haber vermesi, müşriklerin tarafından müslüman olup gelen kimseye, müşriklerin elinden kurtuluncaya kadar gerek dünya ile gerekse ahiretle ilgili hiç bir zarar dokunmayacağını gösterir. Bunun böyle olacağından hiçbir müslüman asla şüphe etmez.

Böyle gaybi bir bilgiyi ancak Rasulullah (s.a.s) bilebilir. Ondan başka hiçbir insan bilemez. Onun için Hudeybiye anlaşmasında Rasulullah (s.a.s)’ın kabul ettiği bu şart (“kâfirlerin tarafından müslüman olup gelenler iade edilecektir” şartı) gibi bir şartı hiçbir müslüman kabul edemez. Kabul etmiş olsa bile uygulayamaz. Çünkü Rasulullah (s.a.s)’ın sahip olduğu vahiyden kaynaklanan gaybi bilgiye sahip değildir.      (El-İhkem c: 5 s: 26)
               
İbni Arabî şöyle dedi:

“Hudeybiye anlaşmasında kâfirlerin tarafından müslüman olup gelenlerin iade edilmesi şartı sadece Rasulullah (s.a.s)’ın kabul edebileceği bir şarttır. Allah (c.c)’ın böyle bir şartı kabul etmesini ona caiz kılmasının sebebi; gaybi olarak bir hikmet ve maslahatın olduğunu bilmesidir.

Allah (c.c) Rasulullah (s.a.s)’ın bu şartı kabul etmesi sebebiyle bir takım maslahat ve iyi sonuçlar meydana getirdi. Böylece bu şartın kabul edilmesi çok faydalı oldu. Hatta kâfirler, verdiği zarar sebebiyle bu şartın değiştirilmesini bizzat kendileri istediler ve bu şartı iptal ettirmek için aracılar gönderdiler.” (Ahkamu’l Kur’an c: 4 s: 1789)
                                         
2 - Rasulullah (s.a.s) Hudeybiye anlaşmasında koşulan şartı kabul edip uygularken; müşrikleri korkutan ve onlara saldıran Ebu Basir, Ebu Cendel ve beraberinde bulunanlar gibi kimseleri yok etmek için veya onlarla savaşmak için asla bir anlaşma yapmadı. Ayrıca Ebu Basir ve onunla beraber olanlardan beri de olmadı. Bilakis onları destekledi ve Allah (c.c)’ın onların sıkıntılarını gidereceğini haber verdi. Onlar için devamlı dua ederdi.  Müşriklerden beri olmaktan bir an olsun vazgeçmedi. Onun yaptığı bir tek şey vardı o da; Mekke müşriklerinden müslüman olup kendisine gelenleri anlaşma gereği Medine’ye almamaktı. Fakat bu kimselere karşı müşriklere asla yardım etmedi.

3 - Ebu Basir kendisini almak isteyen elçiyi öldürmekle Hudeybiye anlaşmasının şu iki şartını ihlal etti:

a) Savaşmama ve onlardan hiç kimseyi öldürmeme şartını...

b) Elçinin öldürülmemesi şartını...

Oysa milletlerarası hukukta “elçi öldürülmez” kaidesi vardı ve İslam bunu kabul etmekteydi.

Ebu Basir böyle yapmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) onu kınamadı, ona karşı gelmedi ve bu amelden beri olmadı. Ebu Basir’i teröristlikle ya da devletlerarası kanunları bozmakla da suçlamadı. Çünkü Kureyş ile Rasulullah (s.a.s) arasındaki Hudeybiye anlaşmasının şartları Ebu Basir’i bağlamıyordu.

4 - Rasulullah (s.a.s) Kureyş’in Ebu Basir’den kaçan diğer elçisine yardımcı olmadı. Müslümanlara Ebu Basir’i tutuklayıp Mekke’ye iade etmelerini de emretmedi. Bu meselenin halledilmesini Ebu Basir’le Kureyş’e bıraktı.

 Bütün bunlar Rasulullah (s.a.s)’ın müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmediğini göstermektedir.

5 – Rasulullah (s.a.s) Ebu Basir hakkında şöyle dedi:
 
“Annesinin ondan dolayı çekeceği var. Onunla beraber adamları olsaydı harp çıkarırdı.”

İbni Hacer el-Askalani bu hadis hakkında şöyle dedi:

“Bu söz Ebu Basir’in müşriklere iade edilmemesi için kaçmasına bir işaretti. Ayrıca haberi duyan Mekke Müslümanlarının ona katılması için de bir işaretti.”  (Fethu’l Bari c: 5 s: 350)
                                                       
6 - Ebu Basir, Ebu Cendel ve onların durumunda olan müslümanlar Sahil’de toplandılar ve Kureyş kâfirlerinden her gördüklerini öldürüp mallarını ganimet olarak almaya başladılar. Rasulullah (s.a.s) bunların yaptıklarını kınamadı ve onlara karşı da gelmedi.

7 - Rasulullah (s.a.s) hiçbir zaman Ebu Basir ve onunla beraber olanları tutuklamak için anlaşma yapmadı veya onların aleyhine hiçbir zaman hiçbir şeyle Kureyş kâfirlerine yardım etmedi.

8 - Rasulullah (s.a.s)’ın bu tutumu Ebu Basir ve beraberinde olanların Kureyş müşriklerine karşı yaptıklarına rızası olduğunu gösterir. Şöyle ki:

a) Ebu Basir’i Kureyş’in elçisini öldürmesinden dolayı kınamadı ve ona karşı gelmedi. Rasulullah (s.a.s)’ın Ebu Basir’in yaptığına rızası olmasaydı mutlaka onu kınar ve ona karşı gelirdi.

b) Rasulullah (s.a.s)’ın Ebu Basir’e: “Annesinin ondan dolayı çekeceği var. Onunla beraber adamları olsaydı harp çıkarırdı.” demesi ondan rızası olduğunu gösterir. İbni Hacer el-Askalani’nin bu konudaki sözleri daha önce geçmişti.

c) Kureyş kâfirlerinden çok kişiyi öldürmelerine ve çokca mallarını ganimet almalarına rağmen onları çağırmadı veya yapmakta olduklarından onları nehyetmedi. Şayet onların yaptıklarını hatalı görseydi elbette onları bundan nehyederdi. Rasulullah (s.a.s) onları bundan nehyetseydi veya yaptıklarının İslam’a uygun olmadığını kendilerine söyleseydi hiç tereddüt etmeden bu yaptıkları amele son verirlerdi.

Ebu Basir ve onunla beraber olanlar Kureyş kâfirlerini öldürdükleri, mallarını ganimet olarak aldıkları halde Rasulullah’ın onları kınamaması ve yaptıklarının İslam’a aykırı olduğunu söylememesi onların yaptıklarından razı olduğunu gösterir.

İbn Hazm şöyle dedi:

“Ebu Basir, Ebu Cendel ve onlarla beraber olan müslümanlar Rasulullah (s.a.s)’la barış anlaşması olan müşriklerin kanlarını döktüler ve onların mallarını ganimet aldılar. Buna rağmen yaptıkları haram kılınmadı ve bundan dolayı Allah (c.c)’a asi olmuş sayılmadılar. Şüphesiz ki Rasulullah (s.a.s)’ın onları engellemeye gücü yeterdi. Onlara sadece “yapmayın” demesi yeterliydi. Fakat böyle yapmadı.”  (El-İhkem c: 5 s: 126)
                                             
Bu şüpheye cevabımı Şeyh Abdurrahman b. Hasen al’eş-Şeyh’in güzel sözleriyle bitireceğim.

Şeyh Abdurrahman b. Hasen al’eş-Şeyh İbni Nebhan’a reddiyesinde şöyle dedi:

“Hangi delile dayanarak cihadın sadece imamın arkasında yapılabileceği söylenir? Bu, dine yapılan bir iftiradır ve mü’minlerin yolundan ayrılmaktır. Bu görüşün batıllığını gösteren deliller öyle meşhurdur ki onları zikretmek bile gerekmez.

Bu delillerden bazıları şöyledir:
Cihat emrinin genel olması, cihada devamlı teşvik eden ve cihadı terk etmekten korkutan ayetlerin çok olmasıdır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Eğer Allah insanlardan bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi yeryüzünde fesat çıkardı. Fakat Allah, âlemlere karşı fazilet sahibidir.”    (Bakara: 251)
     
“Şayet Allah’ın insanların bazısını bazısıyla defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça zikredildiği mescitler elbette ki yıkılırdı. Allah, kendisine yardım edene muhakkak yardım eder. Muhakkak ki Allah Kavi’dir, Aziz’dir.”                (Hac: 40)                                                

Her kim Allah (c.c) yolunda cihat yaparsa Allah (c.c)’a itaat etmiş ve Allah (c.c)’ın onun üzerine farz kıldığını yerine getirmiş olur.

İmam ancak cihat yaparsa imam olur. Bu sebeple “imamsız cihat olmaz” değil, “cihat etmeyen imam olmaz” demek gerekir.

Bil ki! Hak, senin söylediğinin tam aksidir. Senin yazdığının batıllığını ispat eden Kur’an’dan, sünnetten, siyerden ve âlimlerin sözlerinden deliller çoktur.  Normal insanın bilebildiği deliller bile vardır.

Ebu Basir’in kıssasını bilen bu meseleyi iyi bilir. Ebu Basir Hudeybiye anlaşmasından sonra Kureyş’ten Medine’ye hicret etti. Kureyş, Rasulullah (s.a.s)’tan anlaşma şartları gereği Ebu Basir’i kendilerine geri iade etmesini istedi. Rasulullah (s.a.s) Ebu Basir’i onlara iade edince yolda onlardan kaçtı. Yolda onu almak isteyen Kureyş elçilerinin birini öldürdü. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s)’ın kendisi hakkında söylediği: “Annesinin ondan dolayı çekeceği var. Onunla beraber adamları olsaydı harp çıkarırdı” sözünü duyunca Sahil’e kaçtı ve onun durumunda olanlarla birlikte Kureyş kervanlarına saldırmaya başladı. Kureyş’in adamlarını öldürüyor, mallarını ise ganimet olarak alıyorlardı. Rasulullah (s.a.s)’tan ayrı olarak tek başlarına müşriklere savaş açmışlardı. Çünkü Rasulullah (s.a.s) o zaman Kureyş müşrikleriyle barış anlaşması yapmıştı. Rasulullah (s.a.s) Ebu Basir ve onunla beraber olanlara: “Sizinle beraber olan bir imamınız olmadığı için Kureyş’e savaş açmanız doğru değildir” diye söyledi mi acaba? 

Allah (c.c)’ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Cehalet, sahibine ne kadar da çok zarar veriyor. Cehalet ve batıl yoluyla hakka karşı çıkmaktan Allah (c.c)’a sığınırım.”     (Ed-Düreru’s-Seniyye c: 8 s: 199-200)                   
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #3 : 19 Ocak 2016, 19:47:57 »

Üçüncü Şüphe: Cehalet ve Te’vilden Dolayı Mazeretli Olma Meselesiyle İlgili Şüphe:

Batıl ehli müslümanlara karşı kâfirlere yardım eden kimse cehaleti veya yaptığı te’vil sebebiyle mazeretli olur mu diye bir soru ortaya atmışlardır.
 
Bu Şüpheye Cevap:

Allah (c.c)’ın yardımı ile bu soruya cevap olarak şöyle diyorum:

1 - Tağutu reddedip tekfir etmeyen, ona buğz etmeyen, müşriklere ve kâfirlere düşman olmayan kişinin kâfir olduğuna dair çok ayet ve sahih hadisler vardır. Bunlardan bazıları şöyledir.

“Andolsun ki her ümmete: “Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının” diye (söylemeleri için) bir rasul gönderdik.”         (Nahl 36)                                                    

“Dinde zorlama yoktur. Hak, batıldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur. Muhakkak ki Allah Semi’dir, Âlim’dir.”      (Bakara: 256)
             
“İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: “Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi reddettik. Bizimle sizin aranızda, bir olan Allah’a iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır...”                (Mümtahine: 4)  
                         
Rasulullah (s.a.s) şöyle demiştir:   

“Kim La ilahe illAllah der ve Allah (c.c)’tan başka tapılanları reddederse malı ve kanı haram olur.”  (Müslim)
                                                                           
2 - Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmemek tağutu red ve onu tekfirin asıllarındandır. İbrahim (a.s)’in hanif dininin ise temellerindendir. Çünkü müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek iki tehlikeye delalet eder.

a) Müslümanlara karşı yapılması gereken dostluğun kalkması. Çünkü mü’minlerin öldürülmesine ve zelil edilmesine yardımcı olan kişinin müslümanlara karşı asla dostluğu olmaz.

b) Kâfirlerden beri olmanın kalkması. Müslümanlara karşı kâfirlere yardım eden kişi kâfirlere dostluk göstermiş, onların yücelmesini istemiş, mü’minlerin zelil olmasına karşılık kâfirlerin muzaffer olmasını arzulamıştır. Böylelikle kâfirlerin müslümanlara karşı izzetli olmasını istemiştir. Bu ise kâfirlere dostluk göstermek ve onlardan beri olmamak demektir.
Bunun içindir ki her kim müslümanlara karşı kâfirlere yardım ederse zikrettiğimiz bu iki temeli yıkmış olur. Bu iki temelde (yani müslümanlara karşı dostluk göstermek ve kâfirlerden beri olmak meselesinde)  cehalet ve te’vil mazeret değildir.

Ebu Batın İbni Teymiye’den şöyle nakletmiştir:

“Yalnızca Allah (c.c)’a ibadet etmek, bütün ortaklardan beri olmak, yahudilerden, hristiyanlardan ve müşriklerden beri olup onlara düşman olmak, zina, faiz, içki, kumar gibi her müslüman tarafından İslam dininde haramlılığı apaçık bilinen meselelerde cehalet ve te’vil mazeret değildir ve bunlardan birini işleyen bir kimse hemen tekfir edilir.”   (Ed-dürerü’s-Seniyye c: 10   s: 372-373)
                                 
Şeyh Abdullatif b. Abdurrahman, İbni Teymiye’nin sözlerini şöyle açıkladı:

“İbni Teymiye tevhidi ve imanı bozan, Rasulullah (s.a.s)’ın risale tine zıt olan amelleri işleyen kişinin kâfir olduğunu, tövbeye çağırdıktan sonra tövbe etmezse öldürüleceğini, cehaletinin mazeret olmadığını kitaplarında değişik yerlerde beyan etmiştir.”  (Minhac’Et-Tesis s: 101, Ed-Dürerü’s-Seniye c: 10   s: 432-433)

Bu sözlerden anlaşılıyor ki kâfirlere buğz etmek, onlara düşmanlık göstermek ve müslümanlara dost olmak tevhidin temellerindendir. İbni Teymiye’nin dediği gibi bu temeli bozan tevhidi bozmuş olur ve böyle yapan bir kimse cehaleti veya yaptığı te’vili sebebiyle mazeretli sayılmaz.

Şeyh Abdurrahman b. Hasan al’eş-Şeyh şöyle demiştir:

“Âlimler (Allah onlara rahmet etsin) doğru yolda yürüyerek mürtedin hükmünü belirtmişlerdir. Mürtedin hükmünü belirtirlerken onlardan hiçbirisi: “Bir kimse şehadeti bozan küfür bir sözü veya küfür bir ameli cehaleti sebebiyle işlese kâfir olmaz” diye söylememiştir.”  (Ed-Dürerü’s-Seniyye  c: 11 s: 478–479)
                                 
Bu sözden anlaşılıyor ki; müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek şahadeti bozan amellerdendir. Buna göre bu konuda ne te’vil ne de cehalet mazerettir. Çünkü te’vil cehaletten kaynaklanır.

Şeyh Süleyman  b. Abdullah şöyle dedi:

“Manasını bilmeden, gerektirdiği tevhidi sağlamadan, bütün şirkleri terk etmeden ve tağutu reddedip tekfir etmeden şahadet kelimesini söylemek icma ile sahibine bir fayda sağlamaz.”      (Teysir’el-Aziz el-Hamid)                        

Bu sözlerden şu anlaşılır:

Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek tağuta iman etmek demektir. Tağuta iman tağutun reddine zıttır ve varlığı Allah (c.c)’a imanı kaldırır.

Muhammed b. Abdurrahman’ın iki oğlu olan Hasan ve Abdullah şöyle dediler:

“Her kim: “Bu müşriklere düşmanlık göstermem” der veya düşmanlık gösterdiği halde onları tekfir etmez veya: “Küfür ve şirk işleseler, Allah (c.c)’ın dinine düşman olsalar bile ‘La ilahe illAllah’ diyenler hakkında  kötü bir şey söylemem” der ya da: “Şirk güçlerine karşı çıkmam” derse işte o kimse müslüman değildir. Allah (c.c) böyle  kimseler hakkında  şöyle buyuruyor:

“Bir kısmına iman ederiz, bir kısmını da inkâr ederiz” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler... (İşte onlar yok mu?) İşte onlar, gerçekten kâfir olanlardır! Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.”    (Nisa: 50-51)                                                      

Allah (c.c) müşriklere düşman olmayı,  onlara karşı çıkmayı ve onları tekfir etmeyi farz kılmıştır.”   (Ed-Dürerü’s-Seniyye c: 10 s: 139)
                                       
Şeyh Abdurrahman b. Hasan şöyle dedi:

“Müşriklerden uzak durmadıkları ve onlara düşman olmadıkları müddetçe muvahhidlerin tevhidi tam olmaz.”   (Ed-Dürerü’s-Seniyye c: 11 s: 434)
                                         
Bu sözlerden şu anlaşılıyor:

Kim müslümanlara karşı kâfirlere yardımcı olursa o da onlardan olur. Çünkü böyle yapmakla onlara düşmanlık göstermemiş ve onlara buğz etmemiştir. Bilakis zahiren onların zaferini istemiş, müslümanlara karşı onlara yardım etmiştir. Böyle bir kişinin tekfiri konusunda te’vil ve cehalet mazeret değildir.

İbni Kayyım şöyle dedi:

“Allah (c.c), kâfirlere dost olan kimsenin onlardan olacağına hüküm verdi. İman ancak onlardan beri olmakla tamamlanır. Onlarla dost olmak onlardan beri olmaya zıttır. Bir şeyden beri olmak ile o şeye dost olmak aynı anda hiç bir zaman bir şahısta bulunmaz.”  (Ahkamu Ehli’z Zımme c: 1 s: 242)
                                       
İmam el-Menavi, Ez-Zemahşeri’nin şöyle dediğini söyledi:

“Dosta dost olmak ile dosta düşman olana dost olmak birbirine zıttır.”          (Feydı’l Kadir c: 6 s: 111)                     

İmam Beydavi tefsirinde şöyle dedi:

“Birbirine düşman olanlara aynı anda dost olunmaz.”

3 - Ebu Bekir (r.a)’in hilafeti zamanında mürtetlere karşı yapılan savaşta sahabelerin mürtetlere karşı gösterdiği tavır bizim için apaçık bir delildir. Oysaki cahil halktan mürtetlerle birlikte savaşan ve onları destekleyen kandırılmış kimseler de vardı. Buna rağmen sahabeler bilerek irtidat eden ile cehaletinden veya yaptığı te’vilden dolayı mürtetleri destekleyen ve onlarla beraber savaşanların arasında bir ayrım yapmadılar. Bu kimselerin hepsi için öldürülmeleri, tekfir edilmeleri, kadınlarının cariye ve çocuklarının ise köle edinilmesi hükmünü verdiler. Ayrıca onlardan ölen kimselerin cehennemlik olduklarına hükmettiler.

Ebu Bekir (r.a)’den gelen sahih rivayete göre Şeyh Süleyman b. Abdulvahhab Müseyleme’ye ve diğer mürtetlere tabi olanlar hakkında şöyle dediler:

“Bütün âlimler cahil olsalar bile mürtetlere tabi olanlar hakkında ittifakla mürtet hükmü verdiler.”  (Ed-Dürerü’s-Seniyye c: 8 s: 118)
                                         
4 - Müslümanlara karşı kâfirlere yardım edenlerin kâfir olduklarını isbat eden daha önce tarihten zikretmiş olduğumuz deliller.

Bu olaylardan şunlar anlaşılır:

Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olduğu hükmü şahıslara verilmiştir. Çünkü bu işi yapan belli şahıslardır. Onun için müslümanlara karşı kâfirlere yardım edenlerin arasında ayrım yapmadan hepsine tek tek kâfir hükmü verilmiştir. Bu gösteriyor ki bu konuda cehalet ve te’vil mazeret değildir. Ayrım gözetmek gerekseydi yani cehalet ve te’vil mazeret olsaydı böyle bir durumda hiç kimseye ayrım yapılmadıkça küfür hükmü verilmezdi. Tövbeye çağırmak meselesi de böyledir. Bir kimse hakkında; “tövbeye çağrıldı” denildiğinde ona irtidat hükmü verilmiş olunur. Zira tövbeye ancak belli şahıslar çağrılır.
Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etme konusunda cehalet ve te’vil mazeret olmaz diyen âlimlerden bazıları şunlardır:

a) İbni Kesir, Allah (c.c)’ın:  “Kalplerinde hastalık olanların: “Bize bir kötülük isabet etmesinden korkuyoruz” diyerek onlara koştuklarını görürsün...” (Maide: 52) ayetini şöyle açıkladı. “Kalplerinde hastalık olanlar” sözünden kastedilenler; kalplerinde şek, şüphe ve nifak olanlardır.

“Onlara koştuklarını görürsün” sözünden kasıt ise; batınen ve zahiren kâfirlere karşı dostluk ve sevgi göstermek için koşuyorlar demektir.

 “Bize bir kötülük isabet etmesinden korkuyoruz” diyerek...” sözünden kasıt; onların kâfir kimseleri hem zahiren hem batınen dost edinmeleri ve onlara sevgi göstermeleri, kâfirlerin müslümanlara karşı zafer elde etmeleri durumunda onlara gösterdikleri dostluğun kendilerine fayda vereceğini ummaları sebebiyledir. Bu kimseler kâfirlere karşı sevgi göstermelerini işte bu şekilde te’vil etmişlerdir.”                       

b) Şeyh Süleyman b. Abdullah al’eş-Şeyh ile Şeyh Hamd b. Atik, müşrikler Necd diyarına saldırdıkları zaman Necd ve şehirlerinde bulunanlardan bazı kimseler müşriklere yardım ettikleri için o kimselerin küfür ve irtidatlarına dair fetva verdiler. Bu kimselerin cehalet ve te’villerini ise mazeret görmediler ve bu konuda her biri birer kitap yazdılar.

c) Ahmet Şakir (Tevhid üzere değil) İslam diyarında müslümanlara karşı ingilizlere yardım eden müslümanların irtidadı konusunda fetva vererek şöyle dedi:

“İster az, ister çok olsun herhangi bir yardımla İngilizlere yardım etmek açıkça irtidata girmektir. Bu ise apaçık bir küfürdür. Bu konuda cehalet, tevil ve hiç bir mazeret fayda vermez.” (Kelimetu’l Hak s: 136)
                           
Bu âlimlerin isimlerinin zikredilmesi bu konuda görüş sahibi olan başka âlimlerin olmadığını göstermez. İyice bilinsin ki bunlardan başka daha çok âlim vardır ve bu meselede âlimler arasında ihtilaf yoktur.

5 - Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etme konusunda cehalet veya te’vilin mazeret olduğunu söyleyenlere son olarak şunu deriz: 

“Bu konuda delil getirmeniz gerekir. Çünkü bu söylediğiniz şey asla ve am olan hükme zıddır.”

Bu şüpheye benzer tehlikeli bir şüphe daha ileri sürülmektedir. O da; “müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olabilmesi için işlenen amele kalben inanılması gerektiği şüphesidir.”

Böyle söylemek Kur’an’ı Kerim’e, sahih sünnete, sahabelere ve onlara tabi olanların imanına zıddır. Bu inanç bütün selefi salih âlimlerinin tekfir ettiği mürcienin aşırı gidenlerinden olan cehmiye taifesinin inancından daha bozuktur.

Hüküm, işlenen amele ve zahire bağlı olduğu halde hükmü itikada bağlamak mürcienin aşırı taifesi olan cehmiyenin pis ve sapık inancıdır. Bu inancın batıllığına delalet eden Kuran-ı Kerim’den çok ayetler, sahih sünetten çok hadisler, sahabe sözlerinden ve ona tabi olan âlimlerin sözlerinden çok deliller vardır. Bu delillerin bazılarını bu kitapta zikrettik. Bazılarını da hatırlatma babında şimdi zikredeceğiz.

Bedir gazvesinde Abbas (r.a) ve bazı müslümanlar müşriklerin safında onların sayısını çoğalttıklarında Rasulullah (s.a.s) kâfirlerle beraber savaşa katılanların inançlarını araştırmamıştır veya yaptıklarına inanıp inanmadıklarını sormamıştır. Bilakis onların hükümlerini zahiri amellerine göre vermiş, hatta Abbas (r.a)’a şöyle demiştir:

“Senin hakkında zahirine göre hüküm vereceğim. Sen bize savaş açan, saldıran kâfirlerin askerleriyle beraber idin. Yani zahiren bize karşıydın...”

Zamanımızda da bunun benzeri tehlikeli bir şüphe tağut âlimleri ve onların dalkavukları tarafından yayılmaktadır. Bu kimselere göre; müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olabilmesi için İslam’ın sevilmemesi sebebiyle kâfirlere küfürlerinde yardım ediliyor olması gerekir. Şayet böyle bir sebep olmaksızın kâfirlere yardım yapılıyorsa bu durumda küfür olmaz.

İşte bu görüş hem naslar zıttır hem de apaçık şekilde batıldır.

Oysa Allah (c.c) bu konuda şöyle buyuruyor:   

“Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır.”     (Maide: 51)
                                                               
Bu ayette verilen hüküm işlenen fiile bağlanmıştır. O fiil ise kâfirleri dost edinmek (tevelli)dir. Tevelli ise görünen (zahiri) bir fiildir. Bu sebeple hükmü inanca veya ondan sayılan bir meseleye ya da küfürleri sebebiyle İslam’a buğz etmek gibi sebeplere bağlamak Allah (c.c)’ın ayette verdiği hükme zıttır ve onu Allah (c.c)’ın bağlamadığı bir şeye bağlamaktır.

Ayrıca bu konuda âlimlerin hükmü zahire göre verdiklerini gösteren sözleri çoktur. Âlimlerin hepsi icma ile bu meseledeki hükmü itikada bağlamamışlardır. Ve bu ameli yapana:  “Senin inancın nedir?” diye sormamışlardır. Hatta müslümanlara karşı, İslam’a buğzettikleri veya kâfirlerin küfrü için veya fasit bir inançtan dolayı değil, iyi bir niyetle kuvvetli olan kâfirlere yardım etseler yine de icma ile küfre girerler.

Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab şöyle diyor:

“Şöyle bir şey farz edelim: Müslüman bir hakimin (Suudi Arabistan’ın) batı ahalisine malları ve toprakları konusunda büyük bir zulüm yapması halinde oranın ahalisi bu hakimin zulmünden, topraklarını istila etmesinden ve saldırılarından ancak frenk kafirlerinden yardım istemeleri halinde kurtulabileceklerine inanırlar ve böylece onlardan yardım isterlerse, onlar da kendilerine yardım etmek için: “Hem dininiz, hem de dünyanız konusunda biz sizinle beraberiz, hak sizinle beraberdir, zalim müslüman hakimin dini batıldır, sizin dininiz ise haktır” demelerini ve gece gündüz devamlı bu hal üzere olmalarını onlara şart koşarlarsa, onlar da kendilerinin İslam’ı terk etmediklerini, o kimselerin dinine girmediklerini, sadece başlarına gelen büyük zulmü ortadan kaldırmak için zahiren bu şartı kabul ettiklerini söyleyecek olurlarsa acaba bu kimselerin mürtet olacaklarından hangi müslüman şüphe eder? Elbette hiçbir müslüman şüphe etmez. Çünkü onlar, müslüman hakimin dininin hak din olduğunu bildikleri halde onun batıl olduğunu, frenk kafirlerinin dinlerinin batıl olduğunu bildikleri halde onun hak olduğunu söylediler.”  (Tarihi Necd s: 267)
                                                                         
Kâfirlerden yardım isteyenlerin niyetleri zalim sultandan zulmü kaldırmak istemeleridir. Fakat kâfirlerden yardım isterken onları övmeleri ve kâfirlere; “siz adaletlisiniz, sizde hayır çoktur, siz demokratiksiniz”  diye söylemeleri sebebiyle âlimlerin icma ile tekfir edildiler.

Muhammed b. Abdulvahhab bir başka yerde şöyle diyor:

“Kendisini ilahlaştırmaları ve böylece şirk koşmaları sebebiyle Ali b. Ebu Talib (r.a) tarafından yakılan kimselerin şirk koşmalarına rağmen şayet Şam ahalisi (Muaviye ve bağlıları) o kimselerle birlik olurlarsa, böyle yapmaları sebebiyle bunların küfre gireceklerinde acaba hangi sahabe şüphe eder? Osman (r.a)’ı öldürenlere kısas uygulansın diye Ali (r.a)’yi ilahlaştıranların tarafına geçen ve onların inandıkları gibi inanmayan, hatta inançlarına karşı çıkan buna rağmen Ali (r.a) ile savaşmak için onlarla birlik olan kimselerin yaptıkları bu amel sebebiyle küfre girdikleri konusunda acaba hangi sahabe şüphe eder? Elbette hiç bir sahabe bu konuda şüpheye düşmez.

Bu örneği çok iyi düşün! Zira bu, fitnecilerin bütün attıkları şüpheleri ortadan kaldırır. Bundan ise ancak Allah (c.c)’ın fitneye düşmesini dilediği kişiler ibret almazlar.” (Tarihi Necd s: 338)
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #4 : 29 Ocak 2016, 15:08:48 »

Dördüncü Şüphe: Kâfirlere Yardım İki Kısımdır Şüphesi:

Müslümanları kandırmak, aldatmak ve meseleyi saptırmak için atılan şüphelerden bir tanesi de müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin iki türlü olduğu şüphesidir.

Bu şüpheyi ortaya atan kimseler, müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin şu iki türde olduğunu söylediler:

1 - Küfür Olan Yardım: Bu; müslümanlara karşı kâfirlere, kâfirlerin küfürleri ve müslümanların İslam’ı sebebiyle müslümanlara karşı yardım etmektir.

2 - Küfür Olmayıp Mübah Olan Hatta Yapılması Gereken Yardım: Bu ise; kâfirlere zulmeden müslümanlara karşı adaleti yerine getirmek için kâfirlere yardım etmektir.

Bu Şüpheye Cevap:

Geçersiz olan bu şüpheye de Allah (c.c)’ın yardımı ile şöyle cevap veriyorum:

1 - Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmeyi bu şekilde iki kısma ayıran kimse; şer’i hiçbir delile dayanmayan, selefi salihin yapmadığı bir şeyi kendi kafasından uydurarak şüphe olarak ortaya atan bir kimsedir.

2 - Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etme meselesini iki kısma ayıran kimse tıpkı Allah (c.c)’ın şeriatı dışında bir şeriata (tağuta) muhakeme olunmasının hükmü kendisine sorulan ve bu konuda şöyle diyen kimseye gibidir:

“Bu mesele iki kısımdır.

a) Şayet bu kimse Allah (c.c)’tan başkasına ibadet etmek niyetiyle Allah (c.c)’ın şeriatı dışında bir şeriate  (tağuta) muhakeme olursa kâfir olur.

b) Şayet Allah (c.c)’tan başkasına ibadet etme niyeti olmaksızın Allah (c.c)’ın şeriatı dışında bir şeriate (tağuta) muhakeme olursa bu ise mübahtır.

Her müslüman bilmelidir ki müsümanlara karşı kâfirlere yardım etmek Allah (c.c)’ın şeriatı dışında bir şeriate (tağuta) muhakeme olmak gibidir. Böyle yapan kimse, niyeti her ne olursa olsun kâfir olur.

Allah (c.c) bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanları dostlar edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalim bir kavme hidayet etmez. Kalplerinde hastalık olanların: “Bize bir kötülük isabet etmesinden korkuyoruz” diyerek onlara koştuklarını görürsün. Umulur ki Allah, katından bir fetih veya bir emir getirir de onlar nefislerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.”            (Maide: 51-52)                       

Allah (c.c) bu ayette kâfirlere yardım eden kimselerin yardım etme sebeplerinin ilerde başlarına bir eziyet gelmesinden çekinmeleri olduğunu söylemiştir. Bu kimseler buna rağmen kâfir olmuşlardır. Ayette kâfirlere yardım edip destek olmanın sebebinin kâfirlerin küfrü olduğunu zikretmemiştir.

3 - Bu şüpheyi ortaya atan kimsenin söylediği her iki görüş de batıl olup İslam’a uygun değildir. Bunu şu şekilde ispatlayacağım:

A) Bu görüşlerden birincisini ortaya atmak, yani; müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin küfür olma sebebinin sadece kâfirlerin küfrü ve müslümanların ise İslam’ı nedeniyle olduğunu söylemek apaçık bir şekilde batıldır. Bunun sebebi şöyledir:

a) Bir söz veya amelle olmasa bile zaten kâfire küfürleri sebebiyle meyletmek bizatihi küfürdür.

b) Bu görüş, daha önce apaçık bir şekilde bir kısmını zikrettiğimiz Kuran ve sahih sünnete zıt olan bir görüştür. Zira ayetlerde küfür sebebinin sadece kâfirleri dost edinme olduğu belirtilmiştir. Yani kâfirlere yardım (tevelli), her ne sebeple gerçekleşirse gerçekleşsin, gerçekleştiği anda küfür olur. Şayet bu dostluk, küfürleri sebebiyle gösterilmişse bu durumda iki kat küfür işlenmiş olunur. Bu küfrün temeli ise kâfirleri sevmeye dayanır, kâfirlere yardıma dayanmaz.

c) Bu görüş, İslam tarihinde olmuş ve hakkında İslam âlimlerinin fetva verdiği sabit olaylara zıddır. Çünkü tarihte sırf kâfirlerin küfürleri sebebiyle müslümanlara karşı kâfirlere yardım eden olmamıştır. Müslümanlara karşı kâfirlere yardım eden bir kimse, bunu ya onlardan korktuğu için ya da mevki makam, mal elde etmek için yapmıştır. Buna rağmen o zaman ki İslam âlimleri böyle yapan bir kimsenin kâfir olduğunda ittifak etmişlerdir.

Bunu daha iyi anlamak için İbni Teymiye’nin müslümanlara karşı tatarlara yardım edenler hakkında verdiği fetvayı oku!

Bu fetvada; böyle yapan kişinin ikrah altında olduğunu söylese bile irtidadına hüküm vermiştir.  (Fetvalar c: 28 s: 539, El Furuğ c: 9 s: 163)
                                 
Ayrıca Süleyman al’eş-Şeyh ile Şeyh Hamd b. Atik’in; “kâfirlere buğz etmesine ve müslümanları sevmesine rağmen müslümanlara karşı müşriklere yardım edenlerin hakkındaki” fetvalarını oku. Bu kitapta bunlara değindik.
 
d) İslam âlimleri müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmenin bizatihi küfür olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bu konudaki yardımın küfür olabilmesi için kâfirlerin küfründen dolayı olması şartını hiç bir âlim söylememiştir. Daha önce naklettiğimiz gibi bazı âlimler kâfirlere buğz etse ve müslümanları sevse bile müslümanlara karşı kâfirlere yardım edenin kâfir olacağına hüküm verdiler.

Şeyh Muhammed b. Abdulvahhab şöyle dedi:

“Salih müslümanı şirk koştuğu veya şirk koşmayıp sırf müslümanlara karşı müşriklere yardım ettiği için tekfir eden delillerin Allah (c.c)’ın kelamı, Rasulullah (s.a.s)’ın sünneti ve bütün âlimlerin sözlerinde çokça olduğunu bilin.”        (Ed-Dürerü’s-Seniye c: 10 S: 8 )                                       

Şeyh Abdullatif b. Abdurrahman şöyle dedi:

“Kişi şirki sevmeyip ona buğz edebilir, tevhidi de sevebilir. Buna rağmen müşriklerden beri olmaması ve tevhid ehlini dost edinip onlara yardımcı olmaması sebebiyle akidesi bozulur. Böylece heva ve hevesine tabi olmuş, İslam’ı bozulmuş, şirke girmiş ve tevhidin bazı asıl ve kollarını terk etmiş olur. Bu terk ettiği asıl ve kollarsız kendisinden razı olduğu ve seçtiği imana sahip olması asla mümkün olmaz. Bu kimse Allah (c.c) için sevmediği, Allah (c.c) için buğz etmediği ve Allah (c.c) için düşmanlık göstermediği müddetçe tevhidi dosdoğru olarak yerine getirmiş olmaz. Bu hükümlerin hepsi La ilahe illAllah’ın manasından anlaşılmaktadır.”  (Ed-Dürerü’s-Seniyye c: 8 s: 396)
                                       
Şeyh Hamd b. Atik şöyle dedi:

 “Müslümanlara karşı müşriklere yardım etmek,  müslümanların gizli hallerini onlara söylemek veya müşrikleri dille savunmak ya da bulundukları duruma rıza göstermek küfür olan amellerdendir. Müslümanlardan kim ikrah durumu olmadığı halde kâfirlere buğzetse ve müslümanları sevse bile bunlardan herhangi birisini yaparsa mürted olur.”    (Ed-Difa an Ehli’s-Sünne ve’l-Etba s: 31)

B) Bu görüşlerden ikincisini ortaya atmak yani; kâfirlere zulmeden müslümanlara karşı adaleti yerine getirmek için kâfirlere yardım etmek mubahtır, hatta vaciptir şeklinde söylemek de apaçık batıldır.

Bu iddia şu yönlerden batıldır.

a) Anlaşmalı veya zımmi bir kâfiri uğradığı zulümden kurtarmak için bir müslümanın İslam şeriatine göre yardım etmesi İslam’da meşrudur ve böyle yapmasını ona islam emretmiştir. Fakat hiçbir âlim bu yardımı müslümanlara karşı kâfirleri desteklemek olarak isimlendirmemiş ve bu şekilde vasıflandırmamıştır. Bu sebeple her kim müslümanlar tarafından zulme uğrayan anlaşmalı ya da zımmi olan bir kâfiri uğradığı zulümden kurtarmaya çalışmayı, müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek olarak isimlendirirse işte o kimse insanların en cahilidir.

b) Bir müslüman tarafından zulme uğrayan anlaşmalı veya zımmi bir kâfirin hakkını o müslümandan ancak bir müslüman alabilir. Bu sebeple kâfir kimsenin, hakkını kendisi veya bir başka kâfir yardımı ile alması caiz değildir. Çünkü kâfir her zaman müslümandan daha düşük mertebelidir ve müslümanın hükmü altındadır. Eğer kâfir hakkını kendi eliyle veya başka kâfirin yardımıyla müslümandan alacak olursa işte o zaman müslümandan daha üstün konuma gelir. Hâlbuki Allah (c.c) müslümanın kâfirden daha üstün olduğuna hüküm vermiştir.
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |