Tağuta İman
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Kasım 2019, 23:01:13


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Tağuta İman  (Okunma Sayısı 6072 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« : 27 Kasım 2015, 14:51:09 »


Tağuta İman



Bu bölümde açıklanacak meseleler sırasıyla şöyledir:
 
 
- Birincisi: Nüsuk -İbadet- Şirki:
 
Bu konudaki şirk; ibadetlerden herhangi birisini Allah-u Teâlâ'dan başkasına yapmaktır.

İbadetlerden herhangi biri Allah’tan başkasına yapıldığında nüsukta şirk meydana gelir.

Bu konuda Allah-u Teâlâ'dan başka kendisine ibadet edilen her varlık "nüsuk (ibadet) tagutu" olmuş olur.
 
 
- İkincisi: Hüküm Şirki:
 
Bunun üç şekli vardır:

a - Teşri Koyma.

b - Hüküm Verme.

c - Muhakeme olma.


Sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olan teşri veya hüküm verme veya muhakeme etme hakkı Allah-u Teâlâ'dan başkasına verilirse işte bu yapılan, hüküm şirkidir ve kendisine bu hak tanınan kimse de "hüküm tagutu" olmuş olur.
 
 
- Üçüncüsü: Velayet Şirki:
 
Bu ise Allah-u Teâlâ'dan başkasına velayet göstermektir. İşte bu velayet şirkidir. Toprak, kavim, parti, dil ve bunlara benzer değerler için velayet göstermek veya bir kafire velayet göstermek gibi... Kendilerine velayet gösterilen şeyler ise "velayet tagutu" olmuş olurlar.
 
 
Şimdi bu meseleleri ayrıntılı olarak açıklayalım:
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #1 : 27 Kasım 2015, 14:57:32 »

Birincisi: Nüsuk -İbadet- Şirki


Nüsukun (ibadetin) türlerinden her hangi birisini Allah-u Teâlâ'dan başkasına yapmaktır.

"Nüsuk" kelimesi lügatte; ibadet, taat ve Allah-u Teâlâ'ya yaklaşmak için yapılan ameller, manasına gelir.

"Nasuk adam" denildiğinde "ibadetkardır" manası kastedilir.

"Tenesseke" lafzı ise; ibadete çekilmiştir, manasına gelir.

Şer’i manası; sadece Allah-u Teâlâ'nın halis hakkı olan, kendisine yaklaşmak için yapılan ve Allah-u Teâlâ'nın başlangıçta da, sonda da müstakil olarak veya kendine bağlı olarak ortak kabul etmediği ibadetlerdir.

Bu tarife göre nüsuk; diğer ibadetlerden daha çok ibadet ismini almış ve bu sebeble onun için "ibadet şiarları" denilmiştir.
 
 
Nüsuk ikiye ayrılır:
 
1 - Zahiri İbadetler -Uzuvlarla Yapılan Fiiller-
2 - Kalbi -Batini- İbadetler


Zahiri İbadetler -Uzuvlarla Yapılan Fiiller-

Oruç, namaz, hac, rüku, secde, tavaf, itikaf, kurban, adak adamak, yardıma çağırmak, sadece Allah-u Teâlâ'nın yapabildiği (rızık verme, zararı defetme gibi) konularda Allah-u Teâlâ'ya sığınmak, dua, zikir ve bunlar gibi ibadetlerdir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Oysa onlar dini O’na has kılarak ihlaslı bir şekilde yalnız Allah’a ibadet etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur" (Beyyine: 5)

"Rabbin için namaz kıl, kurban kes!" (Kevser: 3)

"De ki: "Ey cahiller! Bana, Allah’tan başka birine ibadet etmemi mi emrediyorsunuz? Doğrusu, sana ve senden öncekilere (şöyle) vahyolundu: "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol!" (Zümer: 63-65)


Kalbi -Batini- İbadetler

Sevgi, korku, ümit, korkmak, tevekkül etmek gibi ibadetler....

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"İnsanlardan, Allah’tan başka edindikleri denkleri Allah gibi sevenler vardır. Oysa iman edenlerin Allah’ı sevmeleri daha şiddetlidir." (Bakara: 165)

"De ki: "Namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm Alemlerin rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Müslümanların ilki olarak bununla emrolundum." (En’am: 162)


Zikredilen bu ibadetler sadece Allah-u Teâlâ'ya yapıldığında işte o zaman ibadet rükunlarından olan "nüsuk tevhidi" sağlanmış ve Allah-u Teâlâ birlenmiş olunur.

Bu ibadetlerden herhangi birisi şayet Allah-u Teâlâ'dan başkasına veya Allah-u Teâlâ’la beraber bir başkasına yapılırsa Allah-u Teâlâ'nın affetmediği büyük şirk koşulmuş olunur. Allah-u Teâlâ'dan başkasına dua etmek, kurban kesmek, adak adamak, sadece Allah-u Teâlâ'nın yapabildiği meselelerde Allah-u Teâlâ'dan başkasından yardım istemek gibi...

Bu ibadetler ister bir puta, ister bir ağaca, ister bir taşa, ister bir nebiye, ister bir veliye (sağ veya ölü olsun) yapılsın fark etmez, yine de "büyük şirk" işlenmiştir. Çünkü Allah-u Teâlâ, ister kendisine yakın bir melek, ister gönderilen bir rasul, isterse Allah-u Teâlâ dostu olsun, hiç kimsenin ibadette kendisine ortak edilmesini asla kabul etmez.

 Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz." (Nisa: 48-116)

"Mescidler şüphesizki Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a ortak koşmayın!"  (Cin: 18)

Gerek zahiri ve gerekse batıni nüsüklerden herhangi birisi, tagutlardan birisine yapıldığı zaman Allah-u Teâlâ inkar edilmiş ve taguta iman edilmiş olunur. Böyle yapan kimse müşrik olmuştur. Her ne kadar namaz kılsa, oruç tutsa, haccetse ve müslüman olduğunu söylese bile...

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Eğer şirk koşsaydın mutlaka amelin boşa giderdi." (Zümer: 65)

Her kim nüsuktan herhangi birisi kendisine yapıldığında buna rıza gösterirse "tagut" olur ve o, "ibadet tagutu" ismini alır.


Uyarı!

"Nüsuk tagutu" "ibadet tagutu" ismini almıştır. Oysa nüsuk, ibadetlerin üç rüknünden bir tanesidir. Niçin?

Bunun sebebi; ibadetin nüsuk rüknu, ibadet kelimesine en yakın olan ve ibadetin özelliğini en çok taşıyan rükündur. Çünkü nüsuk ibadeti sadece Allah-u Teâlâ'nın halis hakkı olan, kendisine yaklaşmak için yapılan ve Allah-u Teâlâ'nın başlangıçta da, sonda da müstakil olarak ve kendine bağlı olarak ortak kabul etmediği ibadetlerdir.

İbadetin diğer rükunları böyle değildir. İbadetin hüküm rüknünde Allah-u Teâlâ başlangıçta ve müstakil olarak ortak kabul etmez. Fakat kendisine bağlı olarak bu konuda izin vermiştir.

Allah-u Teâlâ ibadetin "hüküm" rüknünde başlangıçta ortak kabul etmez.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"(Allah) Hükmünde ortak kabul etmez." (Kehf: 26)

Aynı şekilde Allah-u Teâlâ, ibadetin hüküm rüknünde ayrı olarak da ortak kabul etmez.

"Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir." (Yusuf: 40)

Fakat hüküm, Allah-u Teâlâ'ya tabi olunarak Allah-u Teâlâ’ tan başkasından istenebilir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe...." (Nisa: 65)

"Bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah’a ve Rasulüne götürün!" (Nisa: 59)

Bu ayetlere göre hüküm, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den de istenebilir. Fakat Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in vereceği hüküm müstakil bir hüküm olmayıp Allah-u Teâlâ'nın hükmüne bağlıdır.

Aynı şekilde bir kadıdan, müctehidden, Allah-u Teâlâ’nın hükmüne bağlı kalarak ve delillerden hüküm çıkartarak hüküm vermesi istenebilir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"İçinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir." (Maide: 95)

Kadı ve müctehid, her ikisi de zahire göre hüküm verir. Fakat verdikleri hüküm Allah-u Teâlâ'nın şeriatinden ayrı olarak verdikleri bir hüküm değildir.


İbadetin diğer rüknu olan "velayette ibadet", başlangıçta ortaklık (şirk) kabul etmez.

 Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"De ki: "Allah’tan başka dost mu edineyim?" (En’am: 14)

"Dostum sadece Allah’tır" (A’raf: 196)

"Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan nura çıkartır. Kafirlerin dostları ise tagutlardır..." (Bakara: 257)               

Fakat velayet; Allah-u Teâlâ'ya bağlı olarak ve müstakil olmayarak müminlere ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e olabilir. Çünkü Allah-u Teâlâ, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in ve müminlerin Allah-u Teâlâ için veli edinilmelerini emretti.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kim Allah’ı, Rasulünü ve iman edenleri dost edinirse... Galib gelecek olanlar, şüphesiz Allah’ın askerleridir." (Maide: 56)
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #2 : 27 Kasım 2015, 15:01:37 »

İkincisi: Hüküm Şirki


Bu, tagutu hükümde Allah-u Teâlâ'ya ortak yapmaktır. Başlıca şu iki şekilde olur:
 
 
a - Teşride -Helal ve Haram Konusunda- İtaat Etmek:
 
Allah-u Teâlâ'dan başkasının helal ve haram konusunda koymuş olduğu teşriyi kabul etmek, ona rıza göstermek veya Allah-u Teâlâ'nın şeriatine muhalif teşrileri kabul etmek veya onlara rıza göstermek. Kafir anayasa veya kanunlara rıza göstermek, onları kabul etmek gibi...

Bununla ilgili bazı deliller şu ayetlerdir:
 
1 - Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
 
"De ki: "Ey kitap ehli! Yalnız Allah’a ibadet etmemiz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamız, Allah’tan başka birbirimizi rabler edinmemek üzere bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin!" Eğer yüz çevirirlerse: "Bizim müslüman olduğumuza şahid olun" deyin!" (Al-i İmran: 64)

"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa sadece tek olan ilahe ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koşmalarından münezzehtir." (Tevbe: 31)

Bu ayetin tefsiri konusunda Tirmizi’nin rivayet ettiği ve hasen sahih dediği ve başkasının da rivayet ettiği Adiyy b. Hatem radiyAllahu anh’in hadisi vardır:

Adiyy b. Hatem radiyAllahu anh boynunda gümüşten bir hac takılı olduğu halde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in yanına girdi. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem o esnada Tevbe: 31 ayetini okuyordu.

Adiyy radiyAllahu anh bu ayeti duyunca Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’a şöyle dedi:

"Onlar haham ve papazlarına tapmıyorlardı."

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ona şöyle dedi:

"Bu doğru değil, onlar onlara tapıyorlardı. Zira onlar haramı helal, helalı haram yaptıklarında onlara tabi oldular. İşte onlara ibadet etmek böyledir."

(Bu hadisi Ahmed müsnedinde, İbni Cerir de rivayet etmiştir. İbni Teymiye bu rivayete hasen dedi.)

Rasulullah, bu hadiste ibadeti, teşride (helal ve haram yapma konusunda) itaat ve tabi olarak açıklamıştır.

İbni Kesir şöyle dedi:

"Suddi bu ayet hakkında şöyle dedi:

"Allah-u Teâlâ'nın kitabını arkalarına atarak adamların görüşlerini aldılar. Onun için Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

"Oysa Allah, onları bir ilaha tapmaya davet etmiştir."

Yani; sadece Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığı haram, helal kıldığı helal olan hükmüne tabi olunur ve bu konudaki hükmü uygulanır. Ondan başka ibadete layık ilah yoktur. O ortak koştuklarından münezzehtir." (İbni Kesir Tefsiri)

Kurtubi Ali İmran: 64 ayetinin tefsirinde şöyle demiştir:

"Allah’tan başka birbirimizi rabler edinmemek üzere"

Bu ayet;

"Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram yapma konusunda birbirimize tabi olmayalım" demektir.

Bu ayetin manası:

"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler" ayetinin manası gibidir.

Bu ayet ise;

"Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram yapan kimselere tabi olanlar, o kimseleri Rab seviyesine çıkardılar" manasındadır." (Kurtubi Tefsiri)

 

Bu ayete göre; her kim Allah-u Teâlâ'nın kendisine izin vermediği bir meselede insanlar için bir hüküm verirse kendisini Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş olur.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?" (Şura: 21)

İşte böyle yapmak kendisini insanlara Allah-u Teâlâ'dan başka bir rab ilan etmektir. Bunu yapan kimse ise "hüküm tagutu" olur.

Kim bu konuda ona itaat eder veya yaptığı teşriyi kabul eder veya bu konuda onu inkar eder veya rıza gösterirse, Allah-u Teâlâ'nın rububiyyet veya uluhiyyetinde Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş ve bu tagutu Allah-u Teâlâ ile beraber rab ve ilah edinmiş olur.

 

Şeyh Abdurrahman b. Hasen şöyle dedi:

"Bu ayet apaçık gösteriyor ki; her kim Allah-u Teâlâ ve rasulünden başkasına itaat eder, Kur’an ve sünnetten yüz çevririr, Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığını haram, helal kıldığını helal kılmaz, Allah-u Teâlâ'ya karşı gelmede o kimseye itaat eder ve Allah-u Teâlâ'nın izin vermediği bir konuda ona itaat edip tabi olursa, onu rab ve mabud edinmiş ve Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmuştur. Bu ise Allah-u Teâlâ'nın dini tevhide zıddır. Bu, ihlas kelimesi olan "lâ ilâhe illAllah"ın delalet ettiği manaya da zıddır. Çünkü tapılmaya hakkı olan sadece Allah-u Teâlâ’tır.

Allah-u Teâlâ haham ve rahiplere, helal ve haram konusunda itaat edilmesini ibadet olarak isimlendirdi ve onlara rab ismini verdi.

Allah-u Teâlâ'nın şu ayette buyurduğu gibi:

"O, melekleri ve nebileri rabler edinmenizi asla emretmez." (Al-i İmran: 80)

Yani; "Allah-u Teâlâ, nebi ve melekleri ibadet konusunda kendisine ortak etmenizi asla emretmez."

"Siz müslüman olduktan sonra size küfrü mü emredecek?" (Al-i İmran: 80)

İşte şirk budur. Allah-u Teâlâ ve rasulünün şeriati dışında itaat edilen, tabi olunan kimse rabdir. Her kim ona itaat eder ve tabi olursa onu rab edinmiş ve ona ibadet etmiş olur.

Allah-u Teâlâ'nın şu ayette buyurduğu gibi:

"Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz." (En’am: 121)  (Fethul Mecid s: 85-86)
 

2 - Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
 
"Üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyenleri (hayvanları) yemeyin! Çünkü o bir fısktır. Muhakkak ki şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyeder. Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz." (En’am: 121)

Şeyh Şankitiy En’am: 121 ayetinin tefsirinde şöyle dedi:

"İster kevni kaderi olsun, ister şer’i hükümler olsun bütün hükümler yani teşri, rububiyetin özelliklerinden olduğu için, zikrettiğimiz ayetin delalet ettiği gibi, kim Allah-u Teâlâ'nın teşrisinden başka bir teşriye tabi olursa, bu teşriyi yapanı rab edinmiş ve Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmuş olur.

Bu hükme delalet eden bir çok ayet vardır. Onların üzerinde defalarca durduk. Ve onları yeterince zikredip üzerinde yine duracağız. Bu ayetlerden birisi ve en açık olanı da bu ayettir.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında Rahman’ın hizbi ile şeytanın hizbi arasında, bir meselenin tahlil ve tahrimi hakkında tartışma olmuştu.

Şeytanın hizbi bu konuda şeytanın kendilerine vahyettiğine tabi oldu. Şeytanın vahyi; hakkında tartışılan meselenin helalliği yönünde idi.

Rahman’ın hizbi ise bu konuda Rahman’ın teşri ve vahyine tabi oldu. Bu teşri ve vahiy; o meselenin haram olduğuna dair hüküm vermişti.

Allah-u Teâlâ, aralarında ihtilaf ettikleri mesele hakkında En’am 121 ayetini indirerek Kur’an’da hükmünü verdi. İhtilaf konusu olan mesele şöyleydi:

"Şeytan, dostlarına vahyederek onları müslümanlarla şöyle bir tartışmaya soktu:

"Muhammed’e sorun:

"Koyun ölürse onu kim öldürdü?"

Muhammed aleyhisselam’in sahabeleri:

"Allah-u Teâlâ, öldürdü" diye cevab verdiler.

Bunun üzerine müşrikler şöyle dediler:

"Ölü de Allah-u Teâlâ'nın kestiğidir. Öyleyse siz Allah-u Teâlâ'nın kestiğine nasıl haram dersiniz. Oysa kendi elinizle kestiğinizin yenmesine helal diyorsunuz. Yoksa siz Allah-u Teâlâ'dan daha mı üstünsünüz?"

Bu olay üzerine Allah-u Teâlâ:

"Üzerine Allah’ın ismi zikredilmeyenleri (ölüyü) yemeyin" ayetini indirdi.

Allah-u Teâlâ bu ayette şöyle buyuruyor:

"Kafirler, ölünün Allah-u Teâlâ'nın eliyle kesildiğini, bu sebeple altın bıçakla kesilmiş olduğunu söyleseler bile ölü hayvan etini yemeyin! Zira o fısktır, Allah-u Teâlâ'nın taatinden çıkmak, şeytanın teşrisine tabi olmaktır.

"Muhakkak ki şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyeder."

Onlar, şeytana bağlandıkları için sizinle tartışırlar ve size şöyle derler:

"Sizin kestiğiniz helaldir. Allah-u Teâlâ'nın kestiği ise haramdır. Öyleyse siz, Allah-u Teâlâ'dan daha üstünsünüz ve kestiğiniz de Allah-u Teâlâ'nın kestiğinden daha temiz, demektir. Allah-u Teâlâ, bunların arasındaki ihtilafta kesin bir hüküm vermek için semavi bir fetva indirdi ve şöyle buyurdu:

"Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz."

İşte bu, yaratıcı olan yüce Allah-u Teâlâ'nın semavi bir hükmüdür. Bu fetvada apaçık şöyle bir hüküm vardır:

"Rahmanın teşrisine muhalif şeytanın teşrisine tabi olan kimse, Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuştur." (Edvaul Beyan Tefsiri: c: 7 s: 169)

İmam Şankitiy bir başka yerde şöyle dedi:

"Zikrettiğimiz semavi naslar apaçık olarak gösteriyor ki; Allah-u Teâlâ'nın Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e indirdiği şeriate muhalif ve şeytanın dostlarının dili üzere olan teşriye (beşeri kanunlara) uyan kimselerin küfür ve şirke girdikleri konusunda şüphe eden kimse; Allah-u Teâlâ'nın, kendisinin basiretini kör ettiği, vahyin nurunu göremeyen ve onlar gibi kafir ve müşrik olandan başkası değildir." (Edvaul Beyan Tefsiri c: 4 s: 83-84)

 
3 - Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
 
"Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?" (Şura: 21)

Bu ayet; insanlar, Allah-u Teâlâ'nın izin vermediği bir konuda bir kanun koyduklarında, kendilerini rububiyyette Allah-u Teâlâ'ya eş koştuklarını göstermektedir. Her kim bu konuda o kimselere itaat eder ve Allah-u Teâlâ'nın şeriatine muhalif kanunlara tabi olursa onları ilah edinmiş ve Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş olur.

 İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:

"Onlar, Allah’ın dininde sana tabi olmamakta, cin ve insanlardan şeytanların verdiği şeriate tabi olmaktadırlar. Bu insan ve cinlerden olan şeytanlar cahiliyede; bahiyra, saibe, vasile ve ham’ı haram kılarak; ölü eti, kan, kumar gibi şeyleri helal kılarak ve bunlara benzer batıl ibadetleri ve fasit kazançları kafalarına göre uydurarak onları saptırdılar." (İbni Kesir Tefsiri c: 4 s: 120)
 

4 - Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"O, kendi hükmünde kimseyi ortak etmez." (Kehf: 26)

"Hüküm vermek sadece Allah'a  aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnızca O'na kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Yusuf: 40)

Halk için teşri koyma hakkı sadece Allah-u Teâlâ'ya hastır.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Yaratma da emir (hüküm) de O’nun’dur." (A’raf: 54)

Her kim teşri hakkını Allah-u Teâlâ'dan başkasına verirse, o kimse ibadette Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş olur. Allah-u Teâlâ'nın izni dışında Allah-u Teâlâ'dan başka teşri koyan ve bu hakkı kendisine veren kimse de kendisini Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş ve hüküm tagutu olmuş olur. Bu konuda Kur’an’da bir çok ayet vardır.
 
 
b - Kur’an ve Sünnet Dışındaki Kanunlara Muhakeme Olmak:
 
Beşeri kanunlara, halka, örfe, kabile reislerine ve parti benzeri şeylere muhakeme olmak gibi....

İşte bu, hüküm şirkinin ikinci şeklidir. "Ona muhakeme olma" nın manası:

"Anlaşmazlık ve husumetlerden doğan ihtilafları çözmek için ihtilafa düşenler arasında rızasıyla hüküm verecek birisini hakem tayin etmektir." (Fıkhi Terimler Sözlüğü s: 96)

Hüküm vermek ve muhakeme olmak dinin temeline ait ibadetin ikinci rükünlerindendir.

Kim bunu ortaksız olarak sadece Allah-u Teâlâ'ya verirse, hüküm konusunda Allah-u Teâlâ'yı birlemiş olur.

Kim de bunu Allah-u Teâlâ'dan başkasına verirse Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş ve taguta iman etmiş olur. Zira hüküme itaat etmek ve muhakeme olmak bir ibadettir, ibadetler de sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılır. Bu sebeble hüküm verme yetkisi sadece Allah-u Teâlâ'nın hakkıdır ve bu konuda hiç bir ortak kabul etmez.
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #3 : 27 Kasım 2015, 15:02:45 »

Hüküm Vermek İle İlgili Deliller


Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Hüküm vermek sadece Allah'a  aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnızca O'na kulluk/ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Yusuf: 40)             

Bu ayet, hüküm vermenin yalnızca yüce olan Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu apaçık gösteren bir ayettir. Niçin? Çünkü ayette geçen;

"Yalnızca O’na kulluk/ibadet etmenizi emretmiştir" sözü ilk cümle olan;

"Hüküm vermek sadece Allah’a aittir" sözünü açıklamaktadır.

Hükmü Allah-u Teâlâ'ya has kılmak ve Allah-u Teâlâ'nın hükmüne muhakeme olmak bir ibadet olduğu ve ibadetlerin de sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılması gerektiği için hüküm vermek de sadece Allah-u Teâlâ'nın hakkı olmuştur ve bu konuda asla ortak kabul etmez.
 
 
Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:
 
"Kur’an’ın bu meseledeki açık ve ince sözü, ibadetin ne olduğunu çok dakik ve açık bir şekilde tayin ediyor. Buna göre, hüküm vermek Allah’a aittir, beşere düşen ise bu hükme boyun eğmektir. Dosdoğru din de işte budur. Bu sebeble insanlar sadece Allah-u Teâlâ'nın hükmüne boyun eğmedikçe ve hüküm verme yetkisi sadece Allah’a ait olmadıkça Allah-u Teâlâ'nın dini de söz konusu olmaz.

İnsanlar hayatla ilgili bir meselede veya hükümle ilgili bir konuda Allah-u Teâlâ'dan başkasına boyun eğerse Allah’a ibadet etmiş olmazlar. Zira uluhiyyet tevhidi, rububiyyet tevhidini gerektirir. Rububiyyet tevhidi ise; hükmün sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olması veya ibadetin sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılmasıdır. Hüküm ve ibadet birbirine eş anlamlıdır ve bunlardan her biri diğerini gerektirir. İnsanların müslüman olup olmadıklarını belirleyen ibadet ise; insanların hüküm konusunda Allah-u Teâlâ'ya boyun eğmelerini veya hükmüne tabi olmalarını gerektirir. İşte Kur’an’ın bu meseleyi çok kesin ve açık bir şekilde anlatması, her zaman ve herhangi bir yerdeki insanların müslüman olup olmadıklarına, Allah-u Teâlâ'nın dininde olup olmadıklarına dair hükmü çözüme kavuşturmaktadır. Bu mesele herkesin dinde bilmesi gereken temel meselelerdendir.

Her kim, hayatın herhangi bir meselesinde Allah-u Teâlâ'dan başkasının hükmüne boyun eğerse, o kimse müslüman değildir, Allah-u Teâlâın dininde değildir. Ancak Allah-u Teâlâ'nın hükmüne boyun eğen ve Allah-u Teâlâ'nın hükümleri dışındaki bütün hükümleri reddeden kişi müslümandır ve Allah-u Teâlâ'nın dinindedir. Bu gerçeği reddeden ve Allah’ın hükümlerine muhalif hükümler koyan kimseler, ancak toplumun adetlerinden etkilenen ve iç yenilgisine sahip kimselerdir. Oysa Allah-u Teâlâ'nın dini apaçıktır!

"Hüküm vermek sadece Allah'a  aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnızca O'na kulluk etmenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din budur." ayeti, bu hükmün herkes tarafından bilinmesi için yeterlidir. Her kim bu konuda tartışmaya girerse, işte o kimse Allah-u Teâlâ'nın dinindeki gerçekler konusunda tartışmaya girmiş olur." (Fizilalil Kur’an c: 4 s: 1991)
 
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #4 : 27 Kasım 2015, 15:06:23 »

Muhakeme Olmakla İlgili Deliller

"Sana ve senden öncekilere indirilenlere iman ettiğini iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor."
(Nisa: 60)
 
 
İbni Abbas radiyAllahu anh şöyle dedi:
 
"Ayette geçen tagut, yahudilerden ismi Ka’b b. Eşref olan bir adamdır. Onlar, aralarındaki ihtitilafın çözülmesi için Allah-u Teâlâ ve rasulünün hükmüne çağrıldıklarında şöyle derlerdi:

"Biz, sizi Ka’b b. Eşref’e muhakeme olmaya çağırırız."

Bunun üzerine Allah-u Teâlâ:

"Taguta muhakeme olmak istiyorlar." ayetini indirdi." (Taberi Tefsiri, Eddurur Mensur-Suyuti)
 
 
İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:
 
"Bu ayet, bundan daha geneldir. Bu ayet; Kur’an ve sünnetin dışındaki şeylere muhakeme olanları kötülüyor. Ayetteki tagut ise; Kur’an ve sünnete muhalif hükümlerdir. Allah-u Teâlâ işte bu sebeble:

"Taguta muhkeme olmak istiyorlar." buyurmuştur." (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 531)
 
 
İbni Kayyım şöyle dedi:
 
"Allah-u Teâlâ ve rasulünden başkasının hükmüne tabi olan ve ona muhakeme olan bir kimse, tagutu hakim tayin etmiş ve ona muhakeme olmuştur." (A’lamul Muvakkiin c: 1 s: 50)
 
 
Bu ayet; Allah-u Teâlâ ve rasulünün dışında muhakeme olunan anayasa, devlet kanunu, halk, örf, hakim ve kadı gibi şeylerin tagut olduğunu göstermektedir. Allah-u Teâlâ bu gibi şeylerin reddedilmesini emretmiştir. İşte bunlar hüküm tagutu olarak isimlendirilirler.
 
 
Daha önce açıklandığı gibi, zahire göre tagut; Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilen herşeydir.

- Eğer o şeye, nüsukta ibadet edilirse o şey, ibadet tagutu olur.

- Şayet ona hüküm ve muhakeme konusunda ibadet edilirse o, hüküm tagutu olmuş olur.

- Ve eğer ona velayet konusunda ibadet edilirse o, velayet ve tabi olma tagutu olmuş olur.
 
 
Yine bu ayet; Allah-u Teâlâ ve rasulü dışındaki şeylere muhakeme olmanın taguta muhakeme olmak ve taguta muhakeme olmanın da ona ibadet ve iman etmek demek olduğunu apaçık göstermektedir.

Zira Allah-u Teâlâ ayette şöyle buyuruyor:

"Reddetmeleri emrolunmuşken..."

Taguta muhakeme olmak Allah-u Teâlâ'yı inkar etmek demektir.

Zira Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"...indirilenlere iman ettiğini iddia edenler..."

İşte böylece bu ayet iman ettiklerini söyleyen kimselerin iman iddiasını iptal etmekte ve onun geçersiz olduğunu ispat etmektedir. Çünkü Allah-u Teâlâ bundan sonraki ayette şöyle buyuruyor:

"Hayır! Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar." (Nisa: 65)     
 
İbni Abbas, İbni Teymiye, İbni Kayyım, Ebu Batin, Süleyman b. Sehman ve başka alimlerin tagutun tarifiyle ilgili sözlerinden apaçık sabit olmuştur ki;
 
Tagut; insanların arasındaki ihtilafı çözmek için Kur’an ve sünnete göre hüküm vermeyen, kendilerine muhakeme olunan hakimlerdir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah’a ve Rasulüne götürün! Bu, netice itibarıyla daha hayırlı ve daha güzeldir." (Nisa: 59)

Allah-u Teâlâ bu ayette; Allah-u Teâlâ'ya ve ahiret gününe iman eden kimselerin ihtilaf halinde, o ihtilafı çözmek için Allah-u Teâlâ ve rasulüne götürmeyi, iman etmiş olmanın şartı olarak bildirmiştir. Bu ise; ihtilaf halinde Kur’an ve sünnete başvurmamanın, Allah-u Teâlâ'ya ve ahiret gününe imanı iptal ettiğini gösterir. Zira şart kalkarsa, şarta bağlı olan şey de kalkar.
 
 
İbni Kesir şöyle dedi:
 
"Mücahid ve seleften bir kaç kişi, ayette geçen;

"Allah’a ve rasulüne götürün" den kastın; Allah-u Teâlâ'nın kitabını ve rasulünün sünnetini hakem tayin edin demek olduğunu söylemişlerdir. İşte bu, dinin gerek aslında gerekse teferruatında ihtilaf edildiğinde Kur'an ve sünnete başvurmayı gerekli kılan Allah-u Teâlâ'nın bir emridir. Allah-u Teâlâ'nın şu ayette buyurduğu gibi:

"İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır." (Şura: 10)

Kur’an ve sahih sünnetin verdiği hüküm, haktır. Haktan başkası ise sapıklıktan başka bir şey değildir.

"Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..."

Bu ayet, Kur’an ve sünnete muhakeme olmayan kişinin Allah-u Teâlâ'ya ve ahiret gününe iman etmediğini göstermektedir." (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 531)
 
 
Kur’an’da bu manayı ifade eden bir çok ayet vardır. Bu ayetlerin hepsi şunu açıkça ortaya koymaktadır:
 
Büyük olsun küçük olsun, dinin aslından olsun teferruatından olsun, hakkında ihtilaf edilen bir meseleyi çözmek için, Kur’an ve sünnet dışında ister bir anayasa, ister bir kanun, ister halk, ister birleşmiş milletlerin kanunu, ister lahey adalet divanı olsun, kendisine muhakeme olunan mercilere baş vuran ve bunlara muhakeme olan kimse namaz kılsa, oruç tutsa ve müslüman olduğunu iddia etse de Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiş ve taguta iman etmiş olur.

Bu hükme; halkın çıkardığı veya siyasi partilerin çıkardığı kanunlara muhakeme olan veya seçim yoluyla halka muhakeme olan, kafir demokratik sistemler de girmektedir. Bu mesele zamanımızın en büyük fitnesidir ve insanların çoğu bu fitneye düşmüştür.
 
 
Şeyh Abdurrahman b. Hasen şöyle dedi:
 
"Her kim Allah-u Teâlâ'nın ve rasulünün emrine muhalefet ederek Allah-u Teâlâ'nın indirdiği dışında hükümlerle insanlar arasında hükmeder veya heva ve hevesine uyarak tagutun hükmünü isterse işte o kimse, müslüman olduğunu iddia etse bile boynundan İslam dininin halkasını çıkarmıştır. Çünkü Allah-u Teâlâ taguta muhakeme olmak isteyen kişinin iman iddiasını yalanlamış ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:

"Yez’umun" (iddia edenler). Bu kelime genellikle yalan bir şeyi iddia eden kimse hakkında kullanılır. Çünkü bu kimse iddia ettiği şeylere muhalif ve zıd olan şeyleri yapmaktadır." (Fethül Mecid s: 351)
 
 
İşte bu anlatılanları bildikten sonra Allah-u Teâlâ'nın dini ve ona bağlı olan muvahhidlerin ne kadar garip olduğunu daha iyi anlarsın. İhtilaf halinde beşeri kanunlara veya birleşmiş milletlerin kanunlarına veya lahey adalet mahkemesine veya halka veya beşeri kanunlarla hüküm veren mahkemelere muhakeme olan buna rağmen imanlı olduğunu iddia eden bir kimse, aslında Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiş ve taguta iman etmiştir. Zira Allah-u Teâlâ tagutlara muhakeme olmayı isteyeni bile tekfir etmiştir. Buna göre, taguta muhakeme olan daha çok kafir olur.
 
 
Zamanımızda bundan daha kötü olan bir durum da şudur:
 
İlim sahibi olduğunu iddia eden bir takım kimseler, insanlar tagutun mahkemesine başvursunlar diye bu meseleyi süslerler ve onlara bu konuda izin verirler. Bu kimselere göre; bir insan, elinden alınan hakkını ancak bu tagutun mahkemesine başvurarak alabilir. Bu ise onun için bir zarurettir ve bu zaruret sebebiyle tagutun mahkemesine başvurmak caizdir ve gereklidir. İnsanlara da bu şekilde fetva verirler.

Bu insanların akıllarına ne olmuş acaba?

İlim adamı olarak geçinen kimseler, tevhid konusunda insanların zır cahili olmalarına rağmen, insanlara fetva vermek için fetva makamına geçmişler!

Oysa Allah-u Teâlâ ancak ikrah olduğunda ve kalbi imanla dolu olmak şartıyla küfür işlenebileceğine cevaz vermiş, bunun dışında küfür işleyen kimsenin kafir olacağını bildirmiştir.
 
 
Şu iyice bilinsin!
 
İkrah ile zaruret arasında büyük farklar vardır. Buna göre taguta muhakeme olmak, dinin aslını bozan ve alemlerin rabbinin tevhidini ortadan kaldıran bir amel olduğuna göre acaba hangi zaruret taguta muhakemeye izin verir?

Ey Allah’ım! Seni iftiradan tenzih ederiz.

Bu, Allah-u Teâlâ'nın dinine yapılan en büyük iftiradır.

Zaruret, günahları mübah kılar, küfür ise ancak ikrahı mülci olduğunda işlenebilir.

İkrah: Bir kimseyi istemediği bir şeyi yapmaya ve söyletmeye zorlamaktır. (Fethül Bari c: 12 s: 311)
 
 
Hafız İbni Hacer, ikrahı mülcinin dört şartı olduğunu söylemiştir:
 
1 - Zorlayan kişi söylediğini yapabilecek güçte olmalıdır. Zorlanan kişi ise, zorlayan kişinin vereceği zararın altından kalkabileceği güçte olmamalıdır. Yani, kaçabilecek veya gücüyle karşı koyabilecek durumda olmamalıdır.

2 - Zorlanan kişi, zorlayan kişinin dediğini yapmadığında zorlayan kişinin, tehdidini büyük ihtimalle gerçekleştireceğini düşünmüş olmalıdır.

3 - Zorlayan kişi, kendisiyle korkuttuğu şeyi hemen tatbik edebilecek güç ve istekte olmalıdır. Yani; istediği yapılmadığı taktirde tehdidini hemen, ani olarak uygulayacak güç ve istekte olmalıdır.

4 - Zorlanan kişi, kendisinden istenilenden daha fazla bir şey yapmamalı, zorlandığı meselede muhayyer olduğunu, o konuda istekli olduğunu gösterir bir hareket yapmamalıdır. (Fethül bari c: 12 s: 311)
 
 
İbni Hacer radiyAllahu anh bu şartları zikrederken tehdidin miktarına değinmemiştir. Bu meseleye ise bir başka yerde değinmiştir.

İbni Hacer’in ikrahın miktar konusundaki bu zikri, aslında ikrahın beşinci şartı olarak sayılmalıdır ve bu şart; "ikrahın miktarı (ölçüsü)" olarak isimlendirilir.
 
 
İbni Hacer şöyle dedi:
 
"Alimler, ikrahın miktarı konusunda aralarında ihtilaf etmişlerdir. Ölüm, bir uzvun telef olması, şiddetli dayak ve uzun süreli bir hapis konusunda ittifak etmelerine rağmen, az dayak, bir iki gün hapis gibi konularda ihtilaf etmişlerdir..."

İbn Haceri bir başka yerde şöyle dedi:

"İkrahın miktarı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Abd İbnu Humeyd, Ömer b. Hattab radiyAllahu anh’dan sahih senedle şöyle bir rivayet zikretmiştir:

"Ömer b. Hattab şöyle dedi:

"Kişi hapisteyken veya bağlı iken veya işkence altında iken nefsinden emin (güvenlik içinde) değildir."

Ömer radiyAllahu anh’in bu sözü Şüreyh kanalıyla aynı lafızla zikredilmiştir. Fakat bir fazlalık vardır. Bu fazlalık ise şöyledir:

"Dört şey vardır. Bunların hepsi ikrah sayılır. Hapis, dayak, tehdit ve bağlanmaktır."

İbni Mes’ud radiyAllahu anh şöyle demiştir:

"İki kırbaçtan beni kurtaracak bir sözü söyleyerek kurtulacaksam bunu muhakkak söylerdim."

Bu cumhurun görüşüdür." (Fethul Bari c: 12 s: 312-314)
 
 
İbni Mesud’un sözünün büyük küfür konusunda söylendiği anlaşılmamalıdır. Zira hiç bir muteber alim bunun büyük küfür için söylendiğini anlamamıştır.

Bu sebeble ikrahı; küfür için ikrah, küfür dışındakiler için ikrah olarak ikiye ayırmışlardır.
 
 
Hanefi alimleri, ikrahın miktarını şu iki kısma ayırmıştır:
 
1 - İkrahi Mülci (Tam İkrah): Öldürme tehdidi, el kesme tehdidi veya uzvu sakat bırakmasından veya ölüme sebeb vermesinden korkulan işkence...

2 - Gayri Mülci (Eksik İkrah): Hapis, bağlama, basit dövme gibi.. Yani nefsin zarar görmeyeceği, ölüm tehlikesi olmayan, sakat bırakmayacak olan dayak. (Bedaiussenai-Kasani c: 9 s: 4479)
 
 
Hanbeli, Hanefi ve Malikilere göre; büyük küfrün ruhsatı ancak "ikrahi mülci" ile olur.

Şafii’ye göre; hapis ve bağlanma büyük küfrü işlemek için ikrah ruhsatı sayılır.

(Hanefilerin görüşü; Bedaiussenai c: 9 s: 4493,

Malikilerin görüşü; Eşşerhussagir c: 2 s: 548-549,

Hanbelilerin görüşü; El Mugni c: 10  s: 107-109,

Şafiilerin görüşü; El Mecmu Şerhu’l Muhazzeb Eş-Sirazi c: 18 s: 6-7)

Alimlerin hepsi; ikrah halinde olan kişinin ölümü seçip küfrü söylememesinin, ruhsatı seçmekten daha efdal ve daha büyük sevap olduğunu söylemiştir.  (Bu icma Fethul Bari c: 12 s: 317, Kurtubi Tefsiri c: 10 s: 188’de geçmektedir.)
 
 
Cumhurun görüşünün delili:
 
"Kalbi iman ile dolu olduğu halde zorlanan hariç..." (Nahl: 106) ayetinin sebebi nuzülüdür.

Bu ayetin nuzül sebebine göre, kafirler Ammar b. Yasir’i yakalamış, ona çok şiddetli bir işkence yapmışlardı. Daha sonra da ondan küfür söz söylemesini istemişler, o da onların istediklerini söylemişti.

İbni Hacer Nahl 106 ayeti hakkında şöyle dedi:

"Bu ayetin Ammar b. Yasir hakkında indiği bilinmektedir. Bu konudaki rivayet, Ebu Ubeyd b. Muhammed b. Ammar b. Yasir yoluyla gelmiştir.

Muhammed b. Ammar b. Yasir şöyle dedi:

"Müşrikler Ammar’ı yakaladılar ve ona işkence yaptılar. Sonunda kendisinden istediklerinin bir kısmını onlara verdi ve onu serbest bıraktılar. Bunun üzerine Ammar, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in yanına gelerek başına gelenleri anlattı. Rasululah sallAllahu aleyhi ve sellem ona:

"Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sordu.

Ammar: "Şüphesiz imanla mutmain olarak buluyorum" diye cevab verdi.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ona dedi ki:

"Eğer onlar dönerlerse, yaptığını tekrarla!"

Bu rivayet mürsel bir rivayettir. Fakat rivayet edenler, güvenilir kişilerdir. Bu rivayet Taberi’de geçmektedir. Bu hadisi Abdurrezzak, ondan da Abd b. Hamid rivayet etmiştir." (Fethül Bari c: 12 s: 312)             
 
 
Buhari, İkrah Kitabının, "Dayağı, Öldürülmeyi, Zilleti, Küfüre Tercih Babı" nda üç hadis zikretmiş ve ikrah halinde iken büyük küfür işleme konusundaki miktara işaret etmiştir.
 
1 - Enes radiyAllahu anh’den Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Üç şey vardır ki, bu şeyler kimde bulunursa imanın güzel tadını tatmış olur... Bunlardan bir tanesi de ateşe atılacakmışcasına tekrar küfre dönmekten korkmaktır (küfrü sevmemektir)."

Bu hadiste tekrar küfre dönmenin ateşe girmek gibi olduğuna işaret vardır. Bu ise helak olmak demektir. Bu durumda; nefsin yok olması söz konusu olduğunda küfre ruhsat verilir. İşte bu, cumhurun görüşüdür.
 
 
2 - Said b. Zeyd radiyAllahu anh şöyle demiştir:

"Müslüman olduğum için Ömer radiyAllahu anh, İslam’dan dönmem için beni bağladı."

Bu hadise göre; Ömer radiyAllahu anh müslüman olmadan önce Said İbni Zeyd’i İslam’dan dönmesi için bağlamıştır.

Bu hadis; bağlanmanın, İslam’dan dönmek için bir ruhsat olmadığını göstermektedir. Bu ise Şafii’nin görüşüne karşı bir reddiyedir. Çünkü Şafiiler hapis ve bağlanmayı ikrahtan sayarlar.
 
 
3 - Habbab radiyAllahu anh’dan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Sizden öncekilerden bir adam getirilir, yerde onun için bir çukur açılır ve o çukura atılırdı. Sonra da bir testere getirilir ve onunla başı ikiye ayrılırdı. Demir taraklarla da eti kemiğinden sıyrılırdı. Buna rağmen yine de dininden dönmezdi."

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu hadiste; öldürülmeyi ve işkence çekmeyi küfüre tercih edenleri övmektedir.

Buhari bu hadisi zikrederek ikrah altında ölümü seçmenin daha faziletli ve efdal olduğuna işaret etmiştir. Bu da bütün alimlerin hakkında  icma ettiği bir görüştür.
 
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #5 : 04 Aralık 2015, 16:11:14 »


Önemli Uyarı


Şunu belirtmek gerekir ki; zorlayan kimse, istediği verildiği halde zorlamasına devam edecekse bu durumda istediğinin verilmemesi gerekir. Çünkü böyle bir durum, ikrah ruhsatından artık çıkmıştır.

Bütün alimler; sürekli olarak küfür işlemeyi gerektiren bir zorlama altında kalmayı, küfür işleme konusunda ruhsat saymamışlardır.

İkrahla ilgili şartları bu şekilde açıkladıktan sonra ikrah ile zaruret arasında fark olduğu daha net olarak anlaşılmış olur.
 
 
Şeyh Süleyman b. Sehman, zaruret adı altında taguta muhakeme olunma konusunda kendisine sorulan soruya şöyle cevab verdi:
 
"İkincisi: Taguta muhakeme olmanın küfür olduğunu öğrendikten sonra sana şöyle denir:

Allah-u Teâlâ kitabında küfrün, öldürmekten daha büyük olduğunu şöyle zikretti:

"Fitne öldürmekten daha şiddetlidir." (Bakara: 191)

"Fitne öldürmekten daha büyüktür." (Bakara: 217)

Bu ayetlerde geçen "fitne" den kasıt; küfür ve şirktir.

Bil ki! Gerek çölde yaşayan ve gerekse şehirde yaşayanların hepsinin, birbirleriyle ta yok oluncaya kadar savaşmaları, İslam şeriatine ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hükümlere muhalefet eden ve başka hükümlerle hükmeden tagutu aralarındaki ihtilafı çözme konusunda hakem tayin etmelerinden daha ehvendir.

Üçüncüsü: Eğer muhakeme olmak küfür ve ihtilaf dünya içinse, o zaman nasıl olur da dünya için küfre girersin?

Bil ki! Allah-u Teâlâ ve rasulü herşeyden daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz. Aynı şekilde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, kendi çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz. Bütün dünyan gitse de tagutun mahkemesine muhakeme olmak senin için asla caiz olmaz.

Şayet sana ya elindeki  herşeyi vereceksin veya taguta muhakeme olacaksın denilirse, sana farz olan şey; elindeki herşeyi vermen fakat taguta asla muhakeme olmamandır." (Eddureru’s Seniye Mürtedin hükmü bölümü s: 275)
 
 
Şeyh Abdurrahman b. Hasen:
 
"Kim tagutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256)ayeti hakkında şöyle dedi:

"Taguta muhakeme olmak, taguta iman etmek demektir." (Fethül Mecit s: 351)
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #6 : 04 Aralık 2015, 16:13:21 »


Konunun Özeti


1 - Muhakeme olmak; namaz kılmak, oruç tutmak, kurban kesmek ve dua etmek gibi bir ibadettir ve Allah-u Teâlâ'dan başkasına yapıldığında apaçık bir küfür olur.

Bu ibadeti Allah’tan başkasına yapan kişinin kalbine ve itikadına bakılmaz. Böyle kimseleri, yani bu küfürleri işleyenleri tekfir etme konusunda, helal kılma veya itikad etme şartını ileri sürenler ancak; selefi Salihinin tekfir ettiği aşırı mürcie (cehmiye) olan kimselerdir.
 
 
2 - Allah-u Teâlâ'nın şeriati dışında başka bir kanuna muhakeme olan, taguta muhakeme olmuştur. Taguta muhakeme olan, taguta ibadet etmiştir. Taguta ibadet eden kimse ise yüce Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiştir. Bu sebeble Allah-u Teâlâ, taguta muhakeme olmalarına rağmen Allah-u Teâlâ'ya ve indirdiği kitaplara inandıklarını iddia eden kimseleri bu imanları konusunda;

"iman ettiğini iddia edenleri..." buyurarak yalanlamış ve onların iman iddialarının yalan bir iddiadan başka bir şey olmadığını bildirmiştir.

Daha sonra da Allah-u Teâlâ;

"Hayır! Rabbine andolsun ki... iman etmiş olmazlar" ayetinde, kendi zatına yemin ederek taguta muhakeme olan kimselerin mümin olmadıklarını bildirmiştir. Taguta muhakeme olmak isteyenleri şeytanın derin bir sapıklığa saptırmak istediğini:

"Şeytan onları derin bir sapıklığa satırmak ister." sözleriyle bildirmiştir.

Derin sapıklık ise; büyük şirktir. Zira derin sapıklık denildiğinde şer’i manada; büyük şirk kastedilir. Bu kaide Kur’an ayetlerinde açıkça görülmektedir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kim Allah’a şirk koşarsa derin bir sapıklığa sapmıştır." (Nisa: 116)

"Allah’tan başka kendisine fayda da zarar da vermeyecek şeyleri çağırır. İşte o, derin bir sapıklıktadır." (Hac: 12)
 
 
3 - Kur’an ve sünnetin dışında her muhakeme olunan şey taguttur. Müslüman bir kimse, Tevhidin gereği olarak onu reddetmelidir.
 
 
4 - Allah-u Teâlâ, hüküm tagutunu Kur’an’da apaçık bir şekilde bildirmiştir. Çünkü insanlar, çoğunlukla bu şirke düşerler ve insanların çoğu bu şirke müpteladırlar. Zamanımızdaki insanların çoğunun şirki de işte budur. (Devlet reisleri, bakanlar, millet vekilleri, bunların seçimi, partiler, onların üyeleri, devletler arası kanunlar, Birleşmiş Milletler kanunları, Lahey adalet mahkemeleri, anayasalar, mahkemeler, hükümler... vs.)

Bir kimse hüküm tagutunun her şeklini ve her yönünü, özellikle de zamanımızda var olan türünü reddetmedikçe İslam’ı sahih olamaz. İnsanların çoğu bu tür şirke düştükleri, yani hüküm tagutuna taptıkları için Kur’an’ı kerimde bu tagut hakkındaki ayrıntılı açıklamalar daha fazladır.
 
Kayıtlı
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« Yanıtla #7 : 04 Aralık 2015, 16:17:04 »


Üçüncüsü: Velayet Şirki


Bu; taguta ibadetin batıl olduğuna inanılmasına rağmen ona dost olmak ve yardım etmektir.

Dinin aslına bağlı olan ve velayet manasına giren bazı lafızlar:
 
 
1 - Yardım Etme -Nusra-

2 - İtaat Etmek ve Tabi olmak

3 - Sevmek

 
 
Bir kul, vela konusunda bu söylenenlerin hepsini sadece Allah-u Teâlâ'ya ve Allah-u Teâlâ için rasulüne ve müminlere vermezse asla muvahhid olamaz. Sayılan bu vela türlerinden herhangi birisi Allah-u Teâlâ'dan başkasına verilirse, Allah-u Teâlâ'ya eş koşulmuş olur. Tıpkı nüsuk ibadetleri Allah-u Teâlâ'dan başkasına yapıldığında şirke düşüldüğü gibi...

Bu sayılan vela türlerinin hepsini sadece Allah-u Teâlâ'ya ve Allah-u Teâlâ için yapmak gerekir. Bunlardan herhangi birisi veya hepsi, daha önce zikredilen tagutların herhangi birisine verilirse, o taguta iman edilmiş, dolayısıyla Allah-u Teâlâ inkar edilmiş ve yapılan bu amel velayet şirki olmuş olur. Kendisine ibadet edilen tagut da velayet ve tabi olma tagutu olmuş olur.

Her kim tevhide iman eder, onun gerekleriyle amel eder, onu sever, ona yardım eder ve onun için çarpışırsa işte o kimse muvahhid olur.

Her kim de taguta yardım eder, onu müdafa eder, onun dinini insanlara iyi ve güzel gösterir ve tevhid ehlinin tagutu reddetmesinin, ondan beri olmasının hata olduğunu, dolayısıyla taguta ve tagutun dostlarına karşı çıkan muvahhidlerin yaptıklarının çirkin bir şey olduğunu söyler ve onlara; havariç, tekfirci veya başka isimler verirse, işte o kimse taguta ibadetin batıl olduğuna inansa bile, taguta iman etmiş ve yüce Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiş olur.

İslam dışı bir sistem veya Allah-u Teâlâ'nın şeriatini tatbik etmeyen bir yönetici için çarpışan kişi tagut yolunda savaşmıştır.

Aynı şekilde İslami olmayan bir anayasayı ve kanunları korumak veya demokratik bir sisteme katılmak veya böyle bir sistemin ayakta kalmasını sağlamak veya bir kavim, bir parti, bir ırk için çarpışan kimse aslında tagut yolunda çarpışmıştır. Bu kimse, taguta ibadetin batıl olduğuna inansa bile, taguta iman etmiş ve Allah-u Teâlâ'yı reddetmiş olur.

Taguta mal ve silahla yardım eden kimseler de böyledirler.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Sizden kim onları dost edinirse o da onlardandır." (Maide: 51)     

Bil ki! Taguta yardım eden, onu müdafa eden, onun dininin ve şeriatinin iyi olduğunu söyleyen, tevhid ehlini dalaletle, sapıklıkla itham eden kimse, taguta ibadetin batıl olduğuna inansa bile, taguta iman etmiş ve Allah-u Teâlâ'yı reddetmiştir.
 
 
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
 
"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, taguta ve cibte inanıyorlar ve diğer inkar edenler için: "Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır" diyorlar." (Nisa: 51)     
 
 
Hafız İbni Kesir, tefsirinde İkrime radiyAllahu anh’den rivayet ederek şöyle dedi:

 "Hayy b. Ahtab ve Ka’b b. Eşref, Mekke müşriklerinin yanına geldiler. Mekke ehli, onlara şöyle dedi:

 "Siz, ehli kitab ve ilim sahibisiniz. Bize söyleyin! Muhammed mi bizden daha hayırlı, yoksa biz mi ondan?"

Yahudiler onlara dediler ki:

"Siz ne yaparsınız, Muhammed ne yapar?"

Mekke müşrikleri dediler ki:

"Biz akrabaları sılai rahim yapar, fakirler için devenin büyüğünü keser, hacca gelen misafirlere su ve süt verir ve esirlere yardım ederek onları kurtarırız. Oysa Muhammed çocuksuzdur ve arkası da yoktur. O, akrabalık bağlarını kesmiş, hacca gelenlere hırsızlık için saldıran Gıfar kabilesinden olan kimselere tabi olmuştur. Hal böyleyken acaba biz mi yoksa o mu daha hayırlıdır?"

Yahudiler onlara:

"Siz, ondan daha hayırlısınız ve yolunuz daha iyidir." dediler.

Bunun üzerine Allah-u Teâlâ "Nisa: 51" ayetini indirdi."


(Bu rivayet, bir başka yolla İbni Abbas radiyAllahu anh’tan ve selefi’ssalihinden bir gruptan rivayet edilmiştir)
 
 
Bunları anlattıktan sonra asrımızın cehmiyeleri, tagutun şeyhleri ve tabilerine şöyle soruyoruz.

"Nisa: 51 ayetindeki cibte ve taguta imanın manası nedir?

Acaba ayette geçen iman, kalble inanmak mıdır yoksa taguta ibadetin batıl olduğu bilindiği ve ona buğz edildiği halde o taguta ibadet edenleri doğrulamak ve desteklemek midir?

Bu yahudi alimleri, müşriklerin puta tapmalarının batıl olduğunu muhakkak bilmekte ve buna inanmaktaydılar. Öyle ki onlar Kur’an’da geçtiği üzere, müşrikleri yok etmek için bir rasulü beklediklerini söylemekteydiler. İşte onların, müşriklerin batıl üzere olduklarını bilmelerine rağmen, onları zahiren doğrulamaları, yaptıklarını iyi görmeleri ve hak ehlinin sapık olduğunu söylemeleri sebebiyle Allah-u Teâlâ, bu ayette o kimselerin cibte ve taguta iman ettiklerini söylemiştir.

Bundan anlaşılıyor ki; ayette geçen taguta ve cibte imanın manası; zahiren kafirleri doğrulamak, onların yaptıklarını iyi, iman ve küfür konusundaki sabit olan değişmeyen batıl inançlarını sağlam ve doğru görmek, hak ehlinin ise sapık olduğunu söylemektir.

Bu yahudi alimlerinin böyle yapmaları; müşriklerin yapmış oldukları ibadetlerin hakolduğuna inandıkları için değil, dünya menfaatı elde etmek içindi.
 
 
Ey maslahatını düşünen, bir takım siyasi oyunlar ve taktik icabı taguta boyun eğen, onu destekleyen sistemleri, bu sistemlerin kanunlarını kabul eden ve onlara karşı ihlaslı olacağını söyleyen kimseler!

Size sesleniyorum!

Sizin bu yaptığınız da yahudilerin yaptığı gibi değil midir?

Sizler de taguta tabi olanların batıl olduklarına kalben iman etmelerine rağmen, zahiren onların doğru olduklarını söyleyen yahudiler gibi değil misiniz?

İşte böyle yapmaları sebebiyle Allah-u Teâlâ onları taguta ve cibte iman edenler olarak vasfetmiştir. O halde bu konuda sizler de onların hükümdesiniz. Çünkü sizler, tagutu kalben sevmediğiniz, onu tekfir ettiğiniz, onun batıl olduğuna inandığınız halde, zahirinizde gerek maslahat gereği, gerek siyaset icabı ve gerekse herhangi bir dünya menfaati için tagut ve onun sistemini desteklemekte, kanun ve nizamlarına sadakat göstereceğinize dair yemin etmekte ve onu alkışlamaktasınız. İşte bu yaptıklarınız sebebiyle sizler Allah-u Teâlâ'nın hükmü gereği taguta iman etmiş olmaktasınız.
 
 
Şeyh Süleyman b. Abdullah şöyle dedi:
 
"Allah-u Teâlâ sana rahmet etsin! Bil ki! Kendilerinden korkulduğu veya şerlerinin defedilmesi istendiği için müşrikleri idare ederek ve yağcılık yaparak zahiren onların batıl dinlerini doğrulayan bir kimse, kalben onlara buğzetse, dinlerini sevmese, İslam’ı ve müslümanları sevse bile, onlar gibi kafir olur.

İslam’ın hakim olmadığı ve müslümanların zayıf olduğu bir diyarda tagutlara yardım eden, onların taatine giren, onların batıl olan dinlerini zahiren kabul eden, onlara dostluk gösteren, müslümanlarla dostluğunu kesen, kabir ve benzerleri şeylere tapan, tevhid askerlerini terkederek şirk askerlerine katılan kimsenin küfründe, Allah-u Teâlâ ve rasulünün düşmanı olduğunda hiç bir müslüman asla şüphe etmez.

Bu hükümden ancak ikrah (baskı) altında olan kimseler istisna edilir. Müşrikler, yakaladıkları ve kendisine baskı uyguladıkları bir müslümanı:

"Ya kafir olursun veya sana şöyle şöyle şeyler yaparız. Seni öldürürüz" diyerek tehdit ederler veya onu yakalayıp istediklerini kabul ettirinceye kadar işkence yaparlarsa, ancak böyle bir durumda kalbi imanla dolu olduğu halde dille, onların söylediklerini kabul edebilir.

Alimlerin hepsi, şaka yoluyla küfür söz söyleyen kimselerin kafir olduğu konusunda icma etmişlerdir. Bu konudaki hüküm böyleyken, korktuğu veya dünya menfaati elde etmek istediği için küfre zahiren rıza gösterenin hükmü nasıl olur acaba? Elbette bundan daha kafir olur.

Allah-u Teâlâ'nın yardım ve desteğiyle şimdi bu hükümle ilgili bazı delilleri zikredeceğim. (Sonra bu konuyla ilgili Kur’an ve sünnetten 21 delil zikretti. Bunları risalesinde bulursun.)

(Şirk Ehline Vela gösterme risalesi, Mecmuatut Tevhid Kitabı s: 331, 354)
 
 
Bu konuda şöyle diyorum:
 
"Durum böyleyken zahiren taguta ve yardımcılarına itaat eden, küfür ve sapıklıklarına yardım eden, millet meclislerine, seçimlerine ve demokrasilerine katılan, tevhid ehlini reddeden, insanları onlardan uzaklaştıran, tevhid ehline "tekfir ehli" ismi, "havariç", "bagiye" sıfatı veren, bütün bunları dünya metaı, tagutların vereceği makam ve vazifeler ya da zamanımızdaki bakanlık sandalyesi için yapan kimselerin durumları acaba nasıldır?

Onlara ve onlara dost olanlara, onları destekleyenlere yazıklar olsun!

Yine bil ki! Taguta yardım etmek için savaşmak veya ona para, mal ve silahla yardım etmek, ona iman etmek demektir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kafirler ise tagut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın! Muhakkakki şeytanın tuzağı zayıftır." (Nisa: 76)

Ayette geçen tagut, daha önce açıklandığı gibi; Allah-u Teâlâ'dan başka kendisine ibadet edilen veya muhakeme olunan bir mahluk, Allah-u Teâlâ'nın kanunları dışında hüküm veren bir yönetici, İslam’dan alınmayan kanunlar, İslam’a zıd olan bir devlet anlaşması, küfür bir ideoloji veya milletler arası bir kanundur.

Her kim Allah-u Teâlâ'nın indirdiği kanunlarla hükmetmeyen bir yönetici veya İslam’dan alınmayan bir anayasa veya bir düzen veya İslam’a zıd bir düşünce, siyaset, ırkçılık, kavmiyetçilik veya demokrasi için (ve onu müdafaa etmek veya korumak veya yerleştirmek için) çarpışırsa ayette açıkça bildirildiği gibi Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiştir.
 
"Kafirler ise tagut yolunda savaşırlar."

Sonra Allah-u Teâlâ bu hükmü tekid ederek, bu konuda şüpheye düşülmemesi için:

"Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın!" buyurmuştur.

Buna göre, her kim tagut yolunda çarpışırsa işte o, şeytanın dostu olmuştur. Şeytanın dostu ise ancak kafir olan kimselerdir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Kafirlerin dostları ise tagutlardır..." (Bakara: 257)

Ba ayette kastedilen tagut velayet tagutudur.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
 
"Muhakkakki biz, şeytanları, iman etmeyen kimselerin dostları kıldık." (A’raf: 27)     

Tagutun şekli ve türü zahiren ne olursa olsun, daha önce açıklandığı üzere, gerçek tagut aslında şeytandır. Çünkü küfrün her türüne çağıran, odur. Bu sebeble her kim tagut için veya onu müdafa etmek, korumak veya yerleştirmek için çarpışırsa, aslında şeytanın yolunda çarpışıyor demektir.

Bu ayet, birisi için çarpışmanın, vela türlerinden birisini ona yapmak manasına geldiğini göstermektedir.

"Vela" ise ibadettir ve sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılır.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"De ki: "Allah’tan başka dost mu edineyim? Oysa O, gökleri ve yeri yaratmıştır." (En’am: 14)

Velayetin (yardım, taat, tabi olmak, sevmek gibi) herhangi bir çeşidini Allah-u Teâlâ'dan başkasına yapan kişi Allah-u Teâlâ'ya şirk koşmuş ve müşrik olmuştur.

Bu şirkin ismi "vela şirki", onun karşılığı ise ibadetin ve dinin aslı ve rüknu olan "velayet tevhidi" dir. Kendisine velayet şirki yapılan kimse de "velayet tagutu" olur.

Her kim Allah-u Teâlâ için çarpışırsa, Allah-u Teâlâ'ya iman etmiş ve tagutu reddetmiştir.

Her kim de tagut için çarpışırsa, taguta iman etmiş ve Allah-u Teâlâ'yı inkar etmiştir. Kalbindeki inanç sağlam olsa bile...
 
 
Son olarak, açıklanması gereken iki mesele kalmıştır;
 
Birincisi: Tagut yolunda çarpışmak amelle olabileceği gibi sözle de olabilir.

İmam İbni Teymiye, (aslen kafir olan kimselerle çarpışmak konusunda) şöyle dedi:

"Kadın, çocuk, rahip, yaşlı, kör ve onun gibi savaşmayı bilmeyenler, alimlerin çoğuna göre öldürülmez. Ancak diliyle veya ameliyle müslümanlara karşı çarpışırsa işte o zaman öldürülür." (Fetvalar c: 28 s: 354)         

İbni Teymiye bir başka yerde şöyle dedi:

"Savaşmak, elle ve dille olmak üzere iki türlüdür. Aynı şekilde bozgunculuk da elle yapılabildiği gibi dille de yapılabilir. Üstelik, dilin dinde yaptığı bozgunculuk, elle yapılan bozgunculuktan çok daha fazladır." (Es sarimul Meslul s: 385)

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Onlarla büyük bir cihadla cihad et!" (Furkan: 52)

Bu ayetteki cihaddan kasıt, dille cihaddır. Çünkü silahla cihad henüz farz kılınmamıştı.

İkincisi: Tagutun yolunda savaşmak elle ve nefisle olabileceği gibi mal vererek veya silah vererek de olur. Allah-u Teâlâ, cihad ve kıtal ayetlerinde mal ve nefisle cihadı birbirinden ayırmadan zikretmiştir. Fakat hikmeti gereği bir ayet hariç diğer bütün ayetlerde malla cihadı, nefisle cihaddan önce zikretmiştir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ederler." (Saf: 11)

"Muhakkakki kafir olan kimseler, mallarını Allah yolundan alıkoymak için sarfederler. Bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkar edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır." (Enfal: 36)
 
 
Buna göre tagut yolunda savaşanların türleri şöyledir;
 
a - Sözle Savaşanlar: Bu kimseler; en başta taguti sistemlerin alimleri olmak üzere, bu taguti sisteme şer’i caizlik veren ilim iddiacıları, sistem yazarları, gazeteciler ve yayıncılardır.

b - Nefisle Savaşanlar: Tagutun ordusu, polisi, erleri, istihbarat teşkilatı, tagutun bayrağı altında gönüllü savaşanlar...

c - Malla Savaşanlar: Tagut ve sistemini parayla, malla, mühimmatla destekleyenlerdir.

Tagut yolunda dille, nefisle ve malla savaşan kimselerin tekfir edilebilmeleri için, illede muvahhidlere karşı bizzat savaşmaları şart değildir. Söz konusu tagut yolunda savaşan kimselerin küfründe, ancak basireti kör olmuş, vahyin nurunu göremeyen, onun gibi kafir olandan başkası şüphe etmez.

Tagutu reddetmenin, tevhidin rükunlarından olduğunu, bunu sağlamaksızın iman ve İslam’ın geçerli olmayacağını ve zamanımızdaki yaygın olan tagutların çeşitlerini öğrendikten sonra şimdi de bu tagutları nasıl reddetmen gerektiğini öğrenmelisin ki, bundan böyle tagutu red meselesinin sadece dille söylemekten ibaret olmadığını, pratikte uygulanması gereken bir amel olduğunu iyice anlayasın ve pratik yaşantında bu konularda şirke düşmeyesin.
 
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |