İmanın Şartları
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2019, 00:23:00


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: İmanın Şartları  (Okunma Sayısı 3206 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« : 02 Kasım 2015, 14:50:19 »

İmanın Şartları:

İmanın şartları altı tanedir.
Bir kişi bunlardan birisine iman etmezse İslam milletinden çıkar ve kâfir olur. Bu şartlar sırasıyla şöyledir:
1- Allah’a İman Etmek.
2- Meleklere İman Etmek.
3- Allah’ın İndirdiği Kitaplara İman Etmek.
4- Nebi Ve Rasûllere İman Etmek.
5- Ahiret Gününe İman Etmek.
6- Kaderin, Hayır Ve Şerrin Allah’tan Olduğuna İman Etmek.

 
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Yüzlerinizi doğudan yana, batıdan yana çevirmeniz iyi olmanız demek değildir. İyi olan Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, Nebilere inanmaktır.”                                               
(Bakara: 177)
Allah-u Teâlâ kader hakkında şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz biz her şeyi (önceden tespit edilmiş) bir kaderle yarattık.”                                                  (Kamer: 49)

Şimdi imanın şartlarını tek tek açıklayalım:

1) Allah’a İman Etmek: Bir insanın Müslüman sayılabilmesi için Allah’a şu şekilde inanması gerekir:
Allah vardır ve kemal sıfatlara sahiptir. O’nun varlığı ve sıfatları hiçbir mahlûkunkine benzemez. O tektir. Fakat bu teklik sayı yönüyle değil eşi, ortağı, dengi ve benzeri olmaması yönüyle tekliktir. O’nun tekliği sıfatlarındaki, uluhiyyetindeki ve rububiyyetindeki tekliktir. Yani; tüm mahlukatın yegâne yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi, terbiye edicisi O olduğu gibi, yarattıkları üzerinde tasarruf hakkına sahip olan, onların yaşamlarını düzenleyici emir ve yasakları bildiren yegâne teşri (kanun koyma) mercii, göklerde ve yerde kanunlarına tabi olunup, hükmüne teslimiyet gösterilmeye layık yegâne varlık yine O’dur. İbadet ve itaat yalnız O’nun hakkıdır. Bunun aksi bir hal yani, Rabbi Zü’l Celal’in uluhiyyeti ve rububiyyeti ile ilgili herhangi bir sıfatın herhangi bir mahlûka verilmesi, yalnız O’nun hakkı olan ibadet ve itaatin yaratılmışlardan birisine, aynen Allah’a yapıldığı gibi yapılması, Allah’a imanı geçersiz kılan ve sahibine müşrik sıfatını kazandıran amellerdir. Yegâne rızık verici Allah olmasına rağmen, bir yaratılmıştan rızık beklemek, her şeyi hakkıyla bilen ve gören “O” olmasına rağmen, bu sıfatları bir yaratığa vermek, yegâne kanun koyma hakkı O’na ait olmasına rağmen kişi ya da kişilerce vazedilmiş beşeri kanunları kabul etmek; adaleti sadece Allah’tan beklemenin gerekliliğine rağmen, özü zulme ve beşeri ihtiraslara dayalı sistemlere muhakeme olmak ya da bunu istemek ve böylelikle Allah’ın reddettiği zalimlerden adalet beklemek Allah’a imanı bozucu amellere bazı örneklerdir. Allah’a iman ancak bu tür şirklerden uzak olarak yerine getirilen imandır. Yoksa Allah’ın varlığına inanıldığı halde, yalnız O’nun hakkı olan ibadet, itaat ve teşri (kanun koyma) nın şu veya bu şekilde, şu veya bu yaratığa verilmesine, uluhiyyetinde ve rububiyyetinde Allah’a şu veya bu şekilde ortak koşulmasına elbette “Allah’a iman” denemez.

2) Meleklere İman Etmek: Bu, Allah-u Teâlâ’nın nurdan yaratılmış var olan melekleri olduğunu kesin olarak tasdik etmektir.
Melekler, Allah-u Teâlâ’nın onları vasfettiği gibidir: İkram edilmiş kullardır. Gece ve gündüz usanmaksızın secde ederler, emredildikleri şeylerde Allah-u Teâlâ’ya isyan etmezler ve emredildikleri şeyi derhal yaparlar. Allah-u Teâlâ’nın onlara verdiği vazifeleri itirazsız yerine getirirler. Onlar nurani varlıklar olup insanın duyu organlarıyla algıladığı cisim değildirler. Allah-u Teâlâ’nın izniyle eşyanın benzerine dönüşme kuvvetleri vardır. İnsanlar gibi değildirler, yemezler, içmezler, uyumazlar, evlenmezler, onların erkeklik ve dişilikleri yoktur.
Kur’an-ı Kerim’de ve sahih sünnette Cibril, Mikail, İsrafil, Rıdvan, Malik gibi isimleri belirtilenlere isimleriyle; arşı taşımak, korumak, yazmak gibi özellikleri belirtilenlere ayrıntılı olarak, geri kalanlara ise genel olarak iman etmek gerekir. Meleklerin sayılarını sadece Allah-u Teâlâ bilir ve sayılarını O’ndan başkası sayamaz.
Kim meleklerin varlığını inkâr ederse, onun inkârı küfür ve sapıklıktır.  Çünkü o, Kur’an’ı Kerim’de ve sünneti şerifte açık bir şekilde sabit olan bir şeyi inkâr etmiştir.

3) Allah’ın İndirdiği Kitaplara İman Etmek: Bu, Allah’ın nebilerine ve rasûllerine indirdiği kitaplara iman etmektir.
Bu kitaplardan Allah-u Teâlâ’nın bize Kur’an’ı Kerim’de isimlendirdiği ve isimlendirmediği vardır. Allah-u Teâlâ’nın bize isimlerini haber verdikleri şunlardır: Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, İbrahim’e ve Musa’ya indirdiği sahifeler.
Başka rasûllere indirdiği başka kitaplar hakkında ise Allah-u Teâlâ onların isimlerini bize haber vermedi. Allah-u Teâlâ her nebiyi kavmine risaleti açıkça tebliğ etsinler diye göndermiştir.  Allah-u Teâlâ’nın indirdiği kitapların hepsinin, bir nur olarak, rububiyetinde, uluhiyyetinde, isim ve sıfatlarında Allah-u Teâlâ'yı birleyici ve doğru yola hidayet edici olarak hakla indirilmiş olduklarına iman etmek gerekir.
Biz, Kur’an dışında bütün gönderilmiş kitapların tahrif edildiğine ve eklemeler yapıldığına iman ederiz. Kur’an’ı ise Allah-u Teâlâ değiştirme, tahrif ve yenilemeden korumuştur. Zira Kur’an’ı Kerim; Allah-u Teâlâ tarafından indirilen ve hükmünü kıyamet gününe kadar tahrif, değiştirme, yenileme olmaksızın kalıcı kılınan en son kitaptır.  Kur’an, insanların ve cinlerin hepsine indirilmiştir. Bu sebeple, onun emrine tabi olmak, yasaklarından kaçınmak, haber verdiğini doğrulamak, büyük ve küçük her şeyde onunla hükmetmek ve ona muhakeme olmak gerekir.
Kur’an’dan önce indirilmiş ve tahrife uğramış kitaplara iman; onların esaslarının Allah-u Teâlâ katından olduğuna, tahriften sonra şimdiki hallerine sokulduklarına iman etmektir. Şimdiki hallerinden ise Kur’an ve sünnetin zikrettikleri dışında ihtiva ettikleri diğer şeylerin Allah-u Teâlâ’dan olduğuna iman etmeyiz.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’a, rasûlüne, rasûlüne indirdiği kitabına, önceden indirdiği kitabına iman edin! Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, rasûllerini, ahiret gününü inkâr ederse, doğrusu apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.”                                                                       (Nisa: 136)

4) Nebi Ve Rasûllere İman Etmek: Bu, Allah-u Teâlâ’nın yaratılmışları yaşantılarında ve yeniden dünyaya gelişlerinde irşad etmeleri için rasûller gönderdiğini kesin bir şekilde tasdik etmektir.
Allah-u Teâlâ’nın onlardan kitabında ve Rasûlünün sünnetinde isimlerini açıkladığına isimleriyle ayrıntılı olarak iman etmek gerekir. Allah-u Teâlâ’nın onlardan başka nebi ve rasûller gönderdiğine de genel olarak iman etmek gerekir. Onların sayılarını ve isimlerini ancak Allah-u Teâlâ bilir.
Mü’min, rasûllere ve nebilere sarsılmayan, sabit ve derin bir imanla inanır. Yine mü’min, Allah-u Teâlâ’nın rasûlleri arasında risaletin zatında veya nebilerin hiçbirinde nebiliğin zatında bir ayrılık olmadığını devamlı olarak ilan eder. Onların hepsine ayırım yapmaksızın iman eder ve onların hepsini yüceltir. Çünkü onlar seçilmiş kimselerdir.
Allah-u Teâlâ bazı rasûlleri bazılarına tercih etmiştir. Onlardan bazılarına diğerlerinde olmayan özellikler vermiş, bazılarının derecelerini ise diğerlerinin üstüne çıkarmıştır.
Mü’min kimsenin, nebiliğin ilahi bir seçim ve tercih olduğuna inanması gerekir. Zira o, kullarından dilediğine verdiği Rabbani bir hediyedir. Asla çok çalışmakla, yorulmakla, etkin çalışmalar yapmakla, çalışmaların, itaatlerin, ibadetlerin çokluğuyla elde edilmez. Zira o ilahi bir tercihin neticesiyle olur ve Allah-u Teâlâ yarattıklarının en faziletlilerinden, kullarının en temizlerinden seçtiklerine onu verir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti.  Müminler de (iman ettiler). Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, rasûllerine iman etti. Rasûllerinden hiçbirisi arasında ayırım gözetmeyiz. Ve dediler ki: “İşittik ve itaat ettik, Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz ve dönüş sana’dır.”                                                             (Bakara: 285)
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“İşte rasûller! Bazılarını onlardan bazılarına tercih ettik. Allah, kimiyle konuştu ve bazılarını derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya açık deliller verdik ve onu Ruh’ul Kudüs’le destekledik.”                       (Bakara: 253)                           
“Allah meleklerden ve insanlardan rasûller seçti. Muhakkak ki Allah, Semi’dir, Basir’dir.”                (Hacc: 75)

Nebi ile Rasûl Arasındaki Fark:
Lugat olarak rasûlün manası; “gönderilen” demektir.
Şer'i manası ise; Allah-u Teâlâ’nın yeni şeriatla kâfirlere gönderdiği kişidir. Her rasûle ayrı ayrı bir kitap verilmesi gerekmez. Ondan önceki Rasûlün kitabı ile de gönderilmiş olabilir. Örneğin İsmail aleyhisselam Rasûldür, fakat ona kitap verilmemiştir. Babası İbrahim aleyhisselam’ın şeriatıyla amel etmiştir.
“Yeni şeriatla gönderilmiştir”den kasıt; “gönderildiği kâfirler için getirdiği şeriat yenidir” demektir.  Ama bu şeriatın başka kavimlerde daha önceden var olması mümkündür.
Nebinin lügat manası ise; “bildirmek” demektir. Aynı zamanda “yükseklik” manasına da gelir.
Âlimler arasında nebi ile rasûl arasındaki meşhur fark şöyledir:
Nebi: Allah tarafından kendisine vahyolunmuş fakat davet etmekle yükümlü olduğu bir şeriat bildirilmeyen kimsedir.
Rasûl: Allah tarafından kendisine vahyolunan ve davet etmekle yükümlü olduğu bir şeriat bildirilen kimsedir.
Âlimler tarafından nebi ve rasûl tanımlamasındaki bu fark, aşağıdaki sebeplerden dolayı tam olarak doğru değildir:

a) - Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir rasûl, hiçbir nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğu zaman, şeytan onun temennisine bir şey sokmuş olmasın...”                                                          
(Hacc: 52)
Allah-u Teâlâ bu ayette hem rasûl hem nebi gönderdiğini bildirmiştir. Bir kavme gönderilen kişi mutlaka bir şey söylemek ve tebliğ etmek için gönderilmiştir. Buna göre “Nebi davet etmekle yükümlü olduğu bir şeriat bildirilmeyen kimsedir” tanımı doğru değildir. Çünkü bu ayete göre tebliğ etmekle yükümlüdür.

b) - Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:“Ümmetler bana gösterildi. Bir nebi gördüm ki onunla beraber ona tabi olan bir topluluk vardı. Bir nebi gördüm ki onunla beraber bir veya iki kişi, bir nebi de gördüm ki onunla beraber hiç kimse yoktu.”            (Müslim)                     
                                                                         
Bu hadis gösteriyor ki nebiler de tebliğ etmek için gön-derilmişlerdir. Kim onlara itaat ederse ve onları doğrularsa kıyamet gönünde onlarla beraber olacaktır. Onları yalanlayanlar ve onlara karşı gelenler ise kaybedenlerden ve hüsrana uğrayacak olanlardan olacaktır. Buna göre nebi tebliğ etmekle yükümlü değildir denilebilir mi?
 
c) - Vahiyde asıl istenilen şey insanlara hidayet etmek, onlara doğru yolu göstermektir. İnsanlara tebliğ edilmeyen vahiyde ne fayda olabilir? Hâlbuki nebi zamanındaki insanların, nebiye inen vahye çok şiddetli bir şekilde ihtiyaçları vardır. Hatta yemekten içmekten daha fazla ihtiyaçları vardır. Buna göre, bu kadar ihtiyaç duyulan şeyin insanlara bildirilmesi nasıl emredilmez?

d) -
İlim sahibine; şeriatı tebliğ etmek, cahil olana öğretmek, sapık olana yol göstermek, fetva sorana cevap vermek farz kılınmıştır. Bu sebeple Allah-u Teâlâ ilimden herhangi bir şeyi gizleyen kimselerin azaba uğrayacaklarını bildirerek onları şiddetli bir şekilde korkutmuştur. İlim sahibine bunu yapmak farz ise nebilerin üzerine nasıl farz olmaz? Hâlbuki nebiler, ilim sahiplerinden daha efdal ve daha mükemmeldirler. Hatta alimlerin bile kendilerine itaat etmesi gereken kişilerdir. Çünkü alimler nebilerin sözlerini söylerler ve onların şeriatlarını tebliğ ederler.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu insanlara açıklasınlar ve gizlemesinler diye söz almıştı da onlar onu umursamadılar ve arkalarına atarak az bir değere onu sattılar. Satın aldıkları şey ne kötüdür.”            
(A-li imran: 187)
İşte söylenen bu deliller gösteriyor ki, alimlerin ileri sürdüğü nebi ile rasûl arasındaki meşhur fark tam olarak doğru değildir. Zikredilen, farkın meşhur oluşu, onun sahih olduğuna delil değildir. Doğru olan şudur ki; nebiye vahyedilmiş ve bu vahyi tebliğ etmekle emrolunmuştur. Buna şu ayet delâlet etmektedir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“İnsanlar bir tek ümmetti. Allah (onlara) müjdeleyici ve korkutucu nebiler gönderdi. Onlarla birlikte insanların ihtilafa düştükleri şeylerde hüküm vermeleri için kitabı hakla indirdi. (Hâlbuki) kendilerine kitap verilenler apaçık deliller kendilerine geldikten sonra (sırf) aralarındaki bağydan dolayı ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle iman edenleri, ihtilafa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.”       
(Bakara: 213)
Bu ayet apaçık bir şekilde gösteriyor ki nebi insanlara gönderilir ve tebliğ etmekle emrolunur.
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“Daha önceki nebilere verilmeyen beş şey bana verildi.” Sonra şöyle dedi: “Nebi sadece kavmine özel olarak gönderiliyordu. Ben ise bütün insanlara gönderildim.”                                         
(Buhari- Müslim)
Nebi ile rasûl arasındaki fark şöyledir:
a - Gönderildikleri toplum bakımından; rasûl kâfirlere gönderilir. Nebi ise Müslümanlara gönderilir.
b - Gönderildiği şeriat bakımından; rasûl yeni şeriatla gelmiştir. Nebi ise daha önceki rasûllerin veya onun zamanındaki rasûlün şeriatı ile gelmiştir.

5) Ahiret Gününe İman Etmek: Ahiret gününe iman, imanın tasdik edilmesi gerekli olan esaslarındandır. Buna şunlar girer: Kıyametin işaret ve alametlerine, ölüme ve ondan sonraki kabir fitnesi, azabı ve nimetlerine; sura üfürüleceğine, ölülerin kabirlerden çıkacağına, kıyametle ilgili olaylara, haşre, neşre, terazilerin konmasına, sırata, havza, Allah-u Teâlâ’nın kendisine izin verdiği kimseye şefaate, cennete ve nimetlerine, cehenneme ve azabına ve bunlardan başka Kur’an’da ve sahih sünnette ahiret hakkında zikredilen şeylere iman etmektir.
 
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Muhakkak ki kendisinde şüphe bulunmayan kıyamet gelecektir. Ve Allah kabirlerdekileri elbette yeniden diriltecektir.”                                                     (Hacc: 7)

6) Kaderin, Hayır Ve Şerrin Allah’tan Olduğuna İman Etmek: Kadere iman Allah’ın ezeli ve kadim olan ilmine ve O’nun dilediği şeyin mutlaka olacağına ve Allah’ın kudretine genel olarak imandır.
Kadere imanın Allah katında geçerli olabilmesi için şu dört şeye şeksiz şüphesiz iman etmek gerekir:

Birincisi: Allah’ın ezeli ve kadim ilmine iman etmektir. Allah-u Teâlâ ezeli ve kadim ilmi ile ne olacağını bildi ve bu ezeli ilmiyle her şeyi yazdı.
İkincisi: Allah’ın olmasını dilediği şeyin mutlaka olacağına, olmamasını dilediği şeyin mutlaka olmayacağına, gökte ve yerde meydana gelen bütün hareket ve sessizliklerin Allah’ın izniyle olduğuna iman etmek.
Üçüncüsü: Allah-u Teâlâ’nın bütün mahlukatı yarattığına ve kainatın içindeki her şeyin Allah’ın yaratmasıyla ve takdiriyle meydana geldiğine iman etmek.
Dördüncüsü: Kendisine isabet eden şerrin kendisinden başkasına isabet edebileceği halde kendisine isabet ettiğini zannetmemek veya kendisine isabet eden hayrın bir tesadüf sonucu kendisine isabet ettiğine inanmamak.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz biz her şeyi (önceden tesbit edilmiş) bir kaderle yarattık.”                                                   (Kamer: 49)
 
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim hak olarak gönderdiği rasûlu olduğuma şehadet etmedikçe, ölüme, ölümden sonra dirilmeye, kadere iman etmedikçe kimse mü’min olamaz.”                        (Tirmizi)

“Her şey kaza ve kader iledir. Akıl ve ahmaklık bile.”                                              
(Buhari-Müslim-Malik)
Her şey Allah’ın takdiri iledir. İnsanların yaptığı işleri de Allah yaratır. Yalnız insanlar yaptıkları işleri kendileri yapmış olmaları sebebiyle, yaptıklarından kendileri sorumlu tutulurlar. Çünkü Allah her insana iyiyi kötüden ayırabilme kabiliyeti vermiş ve hayrı emredip şerri yasaklamıştır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Kimi şükrederek bu yoldan gider; kimi de kâfir olarak ondan sapar.”                                                     
(İnsan: 3)
Allah-u Teâlâ kıyamete kadar olacak her şeyi ve bütün insanların yapacakları şeyleri Levhi Mahfuz’da yazdı. Allah-u Teâlâ için zaman kavramı olmadığından bütün bunları ilmiyle yazdı. İnsanları yaptıkları amellerde zorlamadı. Allah-u Teâlâ’nın bunları yazması ezeli ilminden dolayıdır.
Allah-u Teâlâ için zaman kavramı söz konusu olmadığından, bir mahlûku yaratmadan önce onun ne yapacağını, neler işleyeceğini bilir. İşte Allah bu ilmiyle, insanların ileride neler yapacağını bildiğinden, onların cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduğunu, daha onlar doğmadan önce yazdırır. Fakat Allah’ın bu yazdırması, kulların yaptıkları amellerde üzerinde zorlama manasına gelmez. Kul, amelleri kendi cüz’i irade ve isteğinin doğrultusunda yapar. Allah’ın takdiri ise onun yapacağı amelleri önceden yazdırmasıdır.
 
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Her şeyi yarattı. Öyle ki onu bir kaderle takdir etti.”                                                                  
(Furkan: 2)
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Yeryüzüne ve size isabet eden herhangi bir musibet yoktur ki onu yaratmadan önce o, bir kitapta olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır. Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve size verdiğiyle şımarmamanız içindir. Allah kendisini beğenip övünen kimseleri sevmez.”                        
                                                                    (Hadid: 22-23)
Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bil ki! Ümmet bir şeyde sana fayda vermek için toplansalar ancak Allah-u Teâlâ’nın sana yazdığından başka bir şeyle sana fayda veremezler. Ve sana bir şeyle zarar vermek için toplansalar yine ancak Allah-u Teâlâ’nın sana yazdığından başka bir şeyle zarar veremezler.”                                           
(Buhari, Müslim)
Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |