Sana, Senin Ağzından Çıkanlarla Hüküm Veriyoruz!
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Kasım 2019, 01:58:15


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Sana, Senin Ağzından Çıkanlarla Hüküm Veriyoruz!  (Okunma Sayısı 5342 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« : 28 Ekim 2015, 15:11:01 »




Hudaybi şöyle dedi:

 “Allah’ın emrine muhalif bir hüküm veren hâkim yani bir şeye şer’i olmadığı halde şer’i bir sıfat veren (şeriatin kanunları gibi zorunlu kılan) veya bir amel Allah’ın emrine muhalif olduğu halde ona şer’i bir sıfat veren kimse, icmayla Allah ve rasulüne muhalefeti caiz görmüş, bildiği nassı reddetmiş dolayısıyla kâfir ve müşrik olmuştur.”  (Duatun La Kuda s: 158)

Ben diyorum ki:

  “Hudaybi’nin bu sözü şüphesiz hak bir sözdür. Bunun doğruluğunda bir şüphe yoktur. Fakat acaba ey Hudaybi! Sen bu verdiğin hükmün neresindesin?

Hudaybi’ye bazı sorular sormadan önce, Hudaybi ve benzerlerinin hükmü açıkça bütün insanlara belli olsun diye bazı gerçekleri açıklamak istiyorum. (Ağzından çıkanlarla sana hüküm veriyorum.)

 İşgalciler İslam diyarından çıktıktan sonra, bu yerlerin idaresini oranın yerlilerine bıraktılar. Bu yerli idareciler, İslam topraklarında işgalcilerin kanunlarıyla hükmetmeye devam ettiler. Kâfirlerin yasaklamış olduğu İslam şeriatine ve kanunlarına tekrar dönmediler.

Miladi 1883 yılında yani İngilizlerin, Mısır’ı işgalinden bir sene sonra, Fransız kanunlarından alınan beşeri kanunlar Mısır’da uygulanmaya başladı. Beşeri kanunlar, hükümde İslam şeriatinin (kanunlarının) yerine geçti. Sadece aileyle ilgili; evlenme, boşanma, miras vb. şahsi meselelerin hükümleri İslam’dan alınıyordu. Mısırın 1923 anayasası bütün mahkeme ve bütün kadıları bu beşeri kanunlarla amel etmeye mecbur kıldı. Mısır’da hala bu beşeri kanunlarla hükmedilmektedir.

 Beşeri kanunlardaki apaçık küfür olan bazı maddelerden örnekler:

1 – 1923 miladi anayasası madde 6’da şöyle deniyor: Ancak kanunun belirlediği şeyler suçtur. Yine, ancak kanunun belirlediği cezalar uygulanır.
Bu maddenin aynısı Mısır’ın 1971 anayasasında 66. madde olarak geçer.

2 - 1923 anayasasında madde 3’te şöyle deniyor: Bütün mahkemeler hükümlerini ancak konulan kanuna göre verir. 1971 anayasasında bu madde 155. madde olarak geçer.

3 - 1923 anayasası madde 125’te şöyle deniyor: Hâkimler serbesttirler. Kanunun maddeleri dışında hiç kimseye, hiçbir şeye bağlı değillerdir. 1971 anayasasında bu madde 166. madde olarak geçer.

4 – 1923 anayasası madde 23’te şöyle deniyor: Bütün yetkiler halktan alınır. İdarecilerin yetkisi halkın elindedir. Bu madde 1971’de 3. madde olarak şöyle geçer: Hüküm sadece halka aittir. Hüküm yetkisini veren halktır.

5 – 1923 anayasası madde 24’de şöyle deniyor: Teşri (kanun koyma) hakkı krala aittir, milletvekilleri ve senatoyla birlikte kanun yapar. 1971’de bu madde 86. ve 112. madde olmak üzere iki maddeye bölündü.

86. madde: Teşri hakkı milletvekillerine verilmiştir.
 
112. madde: Kanunları çıkartma yetkisi cumhurbaşkanına verilmiştir.
Devlet reisi, ister kral ister cumhurbaşkanı olsun tıpkı bakanların tayin edildiği gibi anayasaya uygun olarak tayin edilir ve bunların hepsi bu anayasaya yani beşeri kanunlara uymak zorundadırlar.

6 – 1923 anayasası madde 50’de şöyle deniyor: Kral görevine başlamadan önce hem millet meclisi, hem senato önünde anayasaya bağlı olacağına dair yemin eder. Yemin şöyledir: “Anayasaya ve Mısır milletinin kanunlarına saygılı olacağıma ve vatanın istiklâlini ve toprağını muhafaza edeceğime dair yüce Allah’a yemin ediyorum.” Bu madde 1971 anayasasında 79. madde olarak geçmektedir. Bu maddeye göre cumhurbaşkanı da aynı yemini yapar.
Bu anayasaya göre, Kral Fuad 1936, Kral Faruk 1936-1952 arası, Cumhurbaşkanı Muhammed Necib 1952-1954, Cumhurbaşkanı Abdunnasır 1954-1970, Cumhurbaşkanı Enver Sedat 1970-1981, Hüsnü Mübarek 1981’de bu yeminle yemin ederek yönetici olmuşlardır.

Şimdi Arap memleketlerinde tatbik edilen kanunların özelliğine bir bakalım:

Dr. Seyyid Sabri kanunu şöyle tarif ediyor: “Kanun, emir verici bir kaidedir. Bunu sulta sahibi koyar. Kanunlar belli bir taifenin maslahatına göre değil, bütün vatandaşların maslahatı göz önünde bulundurularak konulur. Konulan bu kanunlar belli şahıslar uysun diye değil, bütün vatandaşlar, hem şimdi hem de gelecekte uysunlar diye konulur.”

Dr. Seyyid Sabri, kanuni kaidelerin özelliklerini şöyle sıralar:

1 – Kanuni kaide bir ilişkiye hükmeder. Ve bu ilişkilerden topluluk meydana gelir. Kaidelerden kanuni nizam oluşur.

2 – Kanuni kaide amm ve somuttur. Kaide ne olursa olsun düzen için konur. Bunun için genele hitap eder. Kaide-nin genel olması sadece toplumun bütün fertlerine belli bir zaman için uygulanır demek değildir. Kaidenin genel olması demek bütün toplumun fertlerine hitap eder demektir. Yani şartlar tahakkuk edince bu kaideler toplumun her ferdine uygulanır. Memurlar, talebeler, işçiler hatta başbakan ve cumhurbaşkanı için konulan kaideler, belli zamanda belli taifeler üzerinde uygulansa bile bu kaide, yine de genel bir kaidedir. Çünkü sadece belli bir şahıs için konulmamıştır.

3 – Zorunludur. Hobbes, kanun hakkında şöyle diyor: Kanun, bir nasihat değil, bir emirdir. Bu emir herhangi bir şahıstan gelen bir emir gibi değildir. Kanun; kendisine itaat edilen ve boyun eğilen kişinin, itaat etmeleri gereken kişilere verdiği bir emirdir. Dr. Fuad Abdulbaki şöyle diyor: “Kanuni kaideler ya yapılması gereken bir emri ya da yapılmaması gereken bir şeyi ifade eder.” (12)

Fakat kanun kaidesinde bazen açık bir şekilde emir gözükmeyebilir. Buna rağmen kanuna dikkatle bakıldığında, adeta yapılması için bir zorlamanın söz konusu olduğu görülür. Buna şöyle örnek veriyor:

Kanun; bir kimse bir suç işleyeceği zaman, bir başkasının bu suçu engellemesini, fakat suçu engelleyen kişinin, suçu işleyecek kişiye eziyet vermemesini şart koşar.


Dipnot: (12) - İslam şeriatında sadece Allah’ın hakkı olan helal ve haramın tarifi de işte budur.
Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« Yanıtla #1 : 28 Ekim 2015, 15:29:45 »

Teşri (Kanun) Koymak, Hükümranlığın Bir Alametidir. Teşriyi Ancak Hükümranlık Yetkisi Olan Koyar:

Dr. Seyyid Sabri şöyle dedi:

“Anayasa kanunları temel olan kanunlardır. Bu, halkın egemenliğini gösterir. Bu kanunları koyan kurum, temeli koyan sultadır. Temel anayasadan sonra yapılan bütün yasalar, yürütmeler ve yargı buna bağlı olur. Bu kanunlar normal konulan kanunlardan daha üstün ve daha önceliklidir. Teşri sultası (parlemento) bu anayasaya riayet ederek ve ona saygı göstererek kanun koyar. Hatta teşri sultası bile bu kanunları (anayasanın temel kanunlarını) değiştiremez, iptal edemez. Sadece o kanunların sınırları dâhilinde ve o kanunlara muhalefet etmeden kanun koyar, teşride bulunur.

İngiliz parlementosunda var olan esnek anayasalar bundan farklıdır. Çünkü İngiliz anayasasında sabit anayasa yoktur. Parlemento serbesttir. Belli ve sabit bir anayasaya bağlı değildir. Bu yüzden istediği kanunu koyabilir. İngiliz parlementosuna bu özelliği sebebiyle şöyle denmiştir: Kadını erkek, erkeği kadın yapmaktan başka herşeyi yapar.

Sabit (esnek olmayan) anayasalarda ise (13)  teşri sultasının (parlementonun) görevi, temel anayasaya zıt olmayan, onun sınırları dâhilinde basit kanunlar koymaktır.

Temel anayasayı koyan sulta; teşri, yürütme, yasama, yargı sultasıyla ilgili kanunları da koyar. Teşri sultası bir kanunu değiştirmek istediğinde, temel anayasada belirlenen sınır ve kaidelere uymak mecburiyetindedir. Teşri sultası (parlemento) temel anayasanın kanunlarını değiştirmeye kalktıştığı zaman belli şartlara uymak zorundadır. Bu şartlar, basit kanunlar konusunda uymaları gereken şartlardan başkadır. Temel kanunları koyan sulta, bu teşri sultasına bazı kanunları değiştirme engeli koyabilir.”

Beşeri kanunların maddi kaynakları hakkında Dr. Fuad Abdulbaki, “kanun teorisi” kitabında şöyle diyor:

“Maddi kaynaklardan kasıt, kanun koyarken kendi-sinden kanun maddelerinin alındığı kaynaktır. (Yani kanunun ham maddesidir.)

Maddi kaynaklar çok ve değişiktir. Bazen kanun mad-desi, çoğu zaman olduğu gibi halkın ihtiyaçlarından çıkar. Örneğin “Ülkemizin durumundan dolayı her bir şahıs ancak 200 dönüm ekilmiş arazi sahibi olabilir, bundan fazlasına sahip olamaz” şeklinde bir kanunun çıkması gibi... Böyle kanunlar, vatanımızın ve insanların ihtiyaçlarından çıkmıştır.

Kanun maddesi geçmiş ümmetlerin tarihinden veya yabancı bir ümmetin tarihinden de alınabilir ve bu kaynaklar, tarihi kaynaklar olarak isimlendirilir. Bizim, Mısır kanunlarındaki hükümlerin çoğu Fransız kanunlarından, çok azı ise İslam şeriatinden alınmıştır. Buna göre Fransız kanunu ve İslam şeriati anayasamız için tarihi kaynaklardan sayılırlar.

Teşri koyan, bazen kanun maddesini, mahkemelerin tecrübelerinden alır. O zaman kanunun maddi kaynağı yargı olmuş olur. Yeni medeni kanunumuz bunun örnekleriyle doludur.

Bazen kanun, fakihlerin (beşeri kanunların âlimlerinin) fikirlerinden alınır. O zaman kanunun maddi kaynağı kanun âlimlerinin fikirleri olmuş olur.

Söylediğimize özet olarak şunu eklemek istiyorum:
Kanunların maddi kaynağı çok ve değişiktir. Bu kaynaklara baktığımızda, anayasanın kanunlarını bilmemize yardımcı olmaz. Çünkü maddi kaynaklar ancak kanun koyma yetkisi elinde olan (hükümdar) onu zorunlu kıldığında kanun olabilir.”

Dr. Fuad Abdulbaki kanun koyarken başvurulan resmi kaynaklar hakkında şöyle diyor:

“Resmi kaynaklardan kasıt, kanununun kendisinden zorunluluğunu yani sultasını aldığı kaynaktır. Ancak ve sadece resmi kaynaklara başvurularak kanun yapılabilir. Şöyle ki; şayet belli bir kanun kaidesi için madde sağlanır, fakat bu maddeyi zorunlu kılan bir sulta olmazsa, o madde ruhsuz bir madde olmuş olur, sanki bu madde yok gibidir. Kanuni kaidelerin var olup olmadığını öğrenmek için sadece resmi kaynaklara başvurulur, maddi kaynaklara başvurulmaz. Ancak resmi kaynak, buna işaret eder, ondan alındığını söylerse, işte o zaman anayasanın kanunlarının manasını daha iyi anlamak için maddi kaynaklara bakılır. Aksi halde anayasanın kanunlarını bilmek için maddi kaynaklara bakılmaz. Çünkü anayasanın kanun ve kaidelerinin anlaşılmasını sadece resmi kaynaklar belli eder. Bizim Mısır anayasamızın resmi kaynakları sırasıyla şöyledir: Anayasa, örf (adet), İslam şeraitının temel prensipleri, tabii kanunlar, adalet kaideleri...

Bu kaynaklar önem bakımından eşit değillerdir. Anayasa, en önemli ve en önce gelen resmi kaynaktır. Diğer kaynaklar ise ihtiyati kaynaklardır. Anayasada meseleyle ilgili kanun bulunmadığında bunlara başvurulur.

Kanuni kaideler, resmi kaynağa göre geliştirilebilir. Bazı kanuni kaidelerin kaynağı örf olabilir. Sonra da bu kaidenin kaynağı anayasa olur. Bu durumda örf, maddi bir kaynak iken daha sonra kanuni kaideler için resmi bir kaynak olmuş olur. Örneğin; eski medeni kanunda örfe göre şahsın soyadı çocuklarına verilirdi. Bu örfe göredir ve anayasada bu kanun vardır. Yeni medeni kanunda da 38. madde olarak geçmektedir. Kanuni kaidenin resmi kaynağının değiştirilmesi bu kaidenin uyulma konusunda zorunlu olmasını etkilemez, ancak zorunluluk derecesini etkiler. Kanunlaşmış örf kaidesi, her iki halde de uyulması zorunlu bir kaidedir. Ancak anayasaya intikal etmesi, ona birinci derecede uyulma zorunluluğu getirir. Hâlbuki anayasada olmadan önce ikinci derecede uyulması zorunlu bir resmi kaynaktı. (14)

Resmi kaynak olan anayasa, örf, İslam şeriati ve tabii kanunlar genel kaynaklardır. Yani kanunlar onlardan alınır. Fakat bunun yanında Müslüman(!) Mısırlılara has evlenme, boşanma ve miras gibi konularda sadece İslam şeriati kaynak olarak alınır. Bu durumda İslam şeriatinin resmi kaynak olma özelliği sınırlıdır.

Dr. Fuad Abdulbaki, anayasa hakkında şöyle diyor:

 “Anayasa, zamanımızda kanunun resmi ve hâkim olan kaynağıdır. Teşrinin kanun kaynağından kasıt, anayasanın yetki verdiği kişilerin kanuni kaideler koymalarıdır. Kanun kaynaklarından teşri (anayasa), en büyük öneme sahip olandır. Kanuni kaidelerin çoğu ona dayanır. Bu sebeple diğer kaynakların etkisi azalmış hatta çok az öneme sahip olmuşlardır. Ancak teşride (anayasada) eksik olan, bulunmayan bazı meselelerde onlara başvurulur. Bunlar ise çok nadir meselelerdir. Bu durum, sadece Mısır’da değil, diğer modern devletlerde de böyledir.

Dipnot:

(13) - Cengiz Han’ın koyduğu Yesak böyleydi….
(14) - Eğer, resmi bir kanun kaynağı olarak İslam şeriatinden bir kanun kaidesi alınır ve anayasadaki kaidelere dâhil olursa, o zaman bu kaide üçüncü dereceden birinci dereceye yükselir. Çünkü artık üçüncü kaynakta değil birinci kaynak olan anayasada bulunmaktadır. Buna göre İslam şeriatinin kanunları, birinci derecede kanunlar değil, ancak ihtiyaç duyulduğunda başvurulacak üçüncü derece tali bir kaynaktır. Şayet ondan anayasa için bir kaide alınırsa ancak o zaman birinci derecede uyulması zorunlu bir kanun olur.
Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« Yanıtla #2 : 03 Kasım 2015, 13:24:38 »

Teşrinin türleri:

1 – En üstte, Dusturi Teşri (anayasa). Bazen temel teşri olarak da isimlendirilir.

2 – Adi Teşri (normal teşri). Bu teşri parlementodan çıkar. Yani bu teşri, parlementonun koyduğu kanunlardır.

3 – Feri Teşri; yürütme sultasının (yürütme işine seçilmiş, hükümet kurmuş kişilerin) koyduğu kanunlar. Bunlar; bildiriler, belli kararlar, merasim (resmi işlemlerle ilgili düzenlemeler)dir.

Bu teşri türleri, yukarıdaki sıralanışa göre önem arz eder. Öyle ki, ikinci sıraya göre konulan teşri, birinci sıradakine zıt olmamalıdır. Daha açıkçası, parlementonun çıkardığı kanunlar anayasaya zıt olmamalıdır. Yürütme sultasının koyduğu kanunlar da anayasa ve parlemento kanunlarına zıt olmamalıdır.

Yürütme sultasının koyduğu kanunlardan kasıt şudur: Yürütmeyi elinde bulunduran (ülkeyi yönetme işine seçilmiş) kişiler, anayasa kanunlarını veya millet meclisinin çıkarttığı kanunları bozmadan ve değiştirmeden, o kanunları nasıl uygulamaya geçirecekleri konusunda planlar hazırlar. İşte buna yönelik olarak alınan karar ve bildirilere “Fer’i Teşri” denir. Örneğin; trafikle, halkı rahatsız eden, gürültü yapan, sağlığa zarar veren müesseselerle, besinle, seyyar satıcılarla v.s konularla ilgili kanunların hazırlaması gibi...”

Dr. Fuad Abdulbaki, diğer teşri kaynaklarından olan örf, İslam şeriati ve adalet kanunları hakkında şöyle diyor:

“Eğer ihtilaf edilen bir mesele, hüküm vermesi için hâkime sunulursa, hâkim bu ihtilafı çözmek için öncelikle teşri (anayasadaki) kanunlarına bakar. Teşri kanunlarında bu olayla ilgili bir kanun bulunursa, bu kanunlara göre hüküm verir. Başka kanun kaynaklarına başvurmaz. Şayet bu meseleyle ilgili kanunları teşri kanunlarında bulamazsa işte o zaman bu meseleyle ilgili hükümleri diğer kaynaklarda arar. Tabii ki, sırayı takip ederek, önce örfe, sonra İslam şeriatine, sonra adalet kanunlarına bakar. Eğer teşri kanunlarında kendisine arz edilen mesele ile alakalı bir hüküm bulursa, bu hüküm kapalı olsa bile diğer kaynaklara başvurmaması, bu kapalılığı çözüp açıklığa kavuşturması gerekir. Yani arzedilen bu meselenin hükmünü bulursa onunla hükmeder, başka kaynaklara başvurmaz. Ama teşri naslarını açıkladıktan sonra, bu hükümlerin arz edilen meseleyle ilgili olmadığını görürse, ancak o zaman diğer kaynaklara sırasına göre başvurur.

Örfe gelince; bu, teşriden (anayasadan) sonra gelen yedek bir kaynaktır. Şöyle ki örfe ancak, teşri naslarında (anayasadaki kanunlarda) arz edilen meseleyle ilgili hükümler bulunmadığı zamanda başvurulur. Hâkim kendisine bir mesele arzedildiğinde, ilk olarak teşri naslarına (anayasadaki kanunlara) bakmak mecburiyetindedir. Eğer bu meseleyle ilgili bir nas bulursa o nassın hükümlerini uygular, örfe başvuramaz. Şayet arz edilen mesele ile ilgili bir nas bulunmazsa işte o zaman örfe başvurur. Örfte bu meseleyle ilgili hükümler bulduğunda İslam şeriatine ve adalet kanunlarına başvurmamalıdır. İslam şeriatine ancak örfte hüküm bulamadığında başvurmalıdır. Bu durumda örf, teşrinin (anayasanın) ilk yedek kaynağıdır.”

Dr. Fuad Abdulbaki, İslam şeratının kanunları hakkında şöyle diyor:

“İslam şeriatinin prensipleri, medeni kanunda ilk resmi kaynak olarak değil, ikincil bir kaynak olarak zikredilmiştir. Hazırlanmış olan yeni medeni kanun tartışmaya sunulduğunda, öğretmenimiz Senhuri (15) , İslam şeriatinin Mısır kanunları için resmi bir kaynak olmasını teklif etti. Yani, örften sonra ve tabii kanundan önce, üçüncü mertebede olmasını önerdi ve bu öneri kabul edildi. Böylece, ikinci fıkranın birinci maddesi şöyle oldu:

“Eğer hâkim teşride (anayasada) bir hüküm bulamazsa örfle hükmeder. Eğer örfte bir hüküm bulamazsa İslam şeriatinin temel prensiplerine göre hüküm verir. Tabii ki, medeni kanuna uygun olan İslam’ın temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak. İslam kanunlarında birşey bulamazsa tabii kanunlara ve adalet kaidelerine göre hüküm verir.

Bu kanun, medeni kanun kabinesine ve millet meclisine arzedilince “Tabii ki medeni kanuna uygun olan İslam kanunuyla hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak” cümlesi fazla bulundu ve kaldırıldı. Bu ibare, nastan (kanun maddesinden) anlaşılmaktadır. İslam şeriatinin kanunları, ancak teşride meseleyle ilgili hükümler bulunmadığında uygulanacaktır. “Bir mezhebe bağlı kalmak” ibaresi gereksizdir. Zaten İslam şeriatinin genel hükümlerine başvurulur ve bu konularda da mezhep farkı yoktur.

İslam şeriati anayasanın ikinci dereceden yedek kaynağıdır. Dikkat edilirse resmi kaynak, sadece İslam şeriatinin genel kurallarıdır. Yani İslam şeriatinin temel tafsili hükümlerine resmi bir teşri kaynak olarak itibar edilmez.”

Dr. Fuad Abdulbaki, Mısır kanunlarında dinin etkisi hakkında şöyle diyor:

“Mısır kanunlarında Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar din etkiliydi ve İslam kanunları Mısır’da hâkimdi. Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar İslam şeriati hayatın her yönünde Mısırlılara hükmederdi. Mehmet Ali Paşa zamanında Fransızlara ait özellikle ticaret ve cezayla ilgili kanunlar girdi. Fransız kanunları girmeye başlayınca İslam şeriatinin etkisi azalmaya başladı. Ta ki, İsmail zamanı gelinceye ve yeni Mısır kanunları çıkıncaya kadar. Bu kanunların çoğu Fransız kanunlarından, çok azı da İslam şeriatinden alınmıştır.  (16)

İşte böylece, İslam şeriatinin etkisi Mısır kanunlarımızdan kalkmıştır. Fakat bu konulan anayasa, şahsi meselelerle ilgili hükümleri ayrı tutmuştur. Bu konularda dinin etkisi devam etmiş, hükümleri değiştirilmemiştir. Bu meseleler, anayasanın 15/2 maddesinde ayrı tutulmuştur. Bu maddede İslam şeriatinin, örften sonra gelen yedek resmi kaynak olduğu belirtilmiştir. Böylece Mısır kanunlarında şeriat, sadece şahsi meselelerde etkili kalmıştır. Tabii ki bu, Müslümanlar için söz konusudur. Diğer din mensubu Mısırlılardan her biri kendi dinlerinin kanunlarına bağlıdır. Şahsi meselelerde de şeriatin dışında hükümler konmaya başlanması, şeriatin etkisini azalttı. Örneğin; miras, vasiyet ve hibe konularında İslam’la alakası olmayan yeni kanunlar çıktı. Bunlarda dinin, resmi bir kaynak olarak bir etkisi yoktur. Çünkü bu kanunların kaynağı İslam şeriati değil, teşri (anayasa) olmuştur.

Anayasayla ilgili hükümler, dine itibar edilmeden bütün Mısırlılara uygulanır. Tabii ki zikrettiğimiz bu meselelerle (miras, vasiyet, hibe) ilgili hükümler İslam şeriatinden alınmıştır. Yani bu konuda İslam şeriati, maddi bir kaynaktır.  

İslam şeriati sadece evlenme, boşanma, emzirme, na-faka ve buna benzer meseleler hakkında kendisine baş-vurulan ve hükümler alınan resmi bir kaynaktır.

Din bu meselelerde, resmi asıl bir kaynak olarak kabul edilir. Yani zikrettiğimiz bu meselelerde İslam şeriatinin kuralları uygulanır. Bu meselelerde İslam şeriati, maddi bir kaynak değil, asıl bir kaynaktır. Bunun dışındaki meselelerde ise İslam şeriati örften sonra gelen yedek bir teşri kaynağıdır. Mısır ve birçok Arap devletlerinde uygulanan beşer kanunlarına bakıldıktan sonra anlaşılıyor ki bu kanunları koyan kişiler, Allah’ın hakkı olan helal ve haram koyma yetkisini kabul etmeyen kişilerdir. Bu anayasada son söz, anayasayı koyan kişinin heva ve hevesine aittir. Onlara göre gerçek sulta sahibi Allah değildir. Gerçek sulta sahibi, millettir. Kâfiri, faciri, zinakarı, hırsızı, sahtekârıyla millettir. İşte bu milleti, millet meclisi temsil eder. Bir konuda verilecek son karar ve sulta reisi, cumhurbaşkanı, kral veya emir ancak anayasaya göre belirlenir. Onların yücelttiği, Kuran’dan ve onun kanunlarından üstün tuttuğu kitap, anayasadır. Kur’an’a ise itibar edilmez. Onun hüküm sultası (kanun koyma) hakkı yoktur. Ondan ancak, kulları kandırmak için kendi hevalarına uygun olan kanunları alırlar. İşte bu bilgileri zikrettikten sonra Hudaybi’ye şunu soralım:

Senin zamanında, İslam şeriatine apaçık bir şekilde zıt olan o Mısır kanunlarını koyan kişiler, koydukları (İslam’a muhalif) kanunlara şer’i bir sıfat verdiler mi vermediler mi? Böyle bir şey gerçekleşti mi? Cevap ‘Evet’ olmalıdır. Çünkü onlar Fransız kanunlarından alınan beşer’i kanunlara şer’i bir sıfat vermekle yetinmediler. Buna ek olarak, bütün insanları ona uymaya ve mahkemeleri de bunu uygulamaya mecbur kıldılar. Buna muhalefet edenleri ise cezalandırdılar.

Durum böyle ise, bu kanunları koyan kişilerin hükmü nedir?

Buna rıza gösterip müdafaa eden ve destekleyen kişinin hükmü nedir?

Bu kanunların İslam şeriatine zıt olduğunu bildiği halde onları koyanları tekfir etmeyen kişinin hükmü nedir?
 
Onunla hükmeden, ona göre ceza veren, ona muhalefet edene ceza veren, ihlâslı bir şekilde tatbiki için Allah’a yemin eden hâkimin hükmü nedir?

İşte Hudaybi! Senin hükmünü senin ağzından veriyoruz. Sen şöyle demiştin:

    “Allah’ın emrine muhalif bir hüküm veren hâkim yani bir şeye şer’i olmadığı halde şer’i bir sıfat veren (şeriatin kanunları gibi zorunlu kılan) veya bir amel Allah’ın emrine muhalif olduğu halde ona şer’i bir sıfat veren kimse, icmayla Allah ve rasulüne muhalefeti caiz görmüş, bildiği nassı reddetmiş dolayısıyla kâfir ve müşrik olmuştur.”

Ey Hudaybi! Bu sözü sen söyledin. Buna rağmen zamanımızdaki hâkimlere “Müslüman” hükmünü verdin. Bu hâkimleri tekfir eden kişilere sapık dedin. Bununla da yetinmeyip onların kanunuyla hâkim oldun ve hâkimlik görevini aldığında, bu beşeri kanunları ihlâslı bir şekilde uygulayacağına ve kâfir anayasaya saygılı kalacağına dair yemin ettin. Öyleyse, acaba senin hükmün nedir?

Şeyh Muhammed İbni İbrahim, Tahkimul Kavaniyn risalesinde şöyle dedi:

“Beşincisi (yani İslam milletinden çıkaran büyük küfürlerin beşinci türü): Bu küfür, büyük küfürlerin en büyüğü, en kapsamlısı ve en açığıdır.

Bu, “Şeriate karşı en şiddetli ve en açık şekilde ortaya çıkmış, şeriatin hükümlerine karşı şiddetle büyüklenen, Allah ve rasulünün hükümlerine en zıt olan, şer’i mahkemelere rakip, beşeri kanunlarla hüküm veren mahkemeler icat etmektir.”

Bu mahkemeler için, şer’i mahkemelerde olduğu gibi düzenli, teferruatlı, teşkilatlı ve uyulması zorunlu hükümler veren merciler oluşturulmuştur.

Şer’i mahkemelerin mercisi nasıl Kur’an ve sünnetse, beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerin de mercileri vardır ve onların mercileri de değişik ümmetlerin şeriatleri, Fransa, Amerika, İngiltere gibi değişik devletlerin anayasalarından derlenmiş kanunlar, bidatçilerin ve Müslüman olmadıkları halde İslam’a nispet edilmiş sapık taifelerin mezheblerinden alınmış kural, il ve prensiplerdir.

Bu tür mahkemeleri İslam diyarında çokça görmekteyiz. İnsanların ihtilaflarını çözmek için kapıları açıktır. İnsanlar da saf saf onlara gitmektedirler. Bu mahkemeler, ihtilaflı olan insanlar arasında Kur’an ve sünnete muhalif beşeri kanunlarla hükmederler ve verilen hükmü uygulamaları için onları zorlarlar. Acaba bu küfürden daha büyük bir küfür var mıdır?”           (Tahkimul Kavaniyn risalesi)

Şeyh Süleyman b. Semhan şöyle dedi:

“Bütün dünyan gitse bile, tağutun mahkemesine muhakeme olmak senin için asla caiz olmaz. Şayet sana “Ya elindeki herşeyi vereceksin veya tağuta muhakeme olacaksın” denilirse; sana farz olan şey, elindeki herşeyi vermen fakat asla tağuta muhakeme olmamandır.”
(Ed-Dürerüs Seniye s: 375, Hükmül Mürtedden)

Hafız İbni Kesir:

“İnanan bir kavim için, Allah’ın hükmünden daha güzeli hangisidir?” (Maide: 50) ayetinin tefsirinde şöyle dedi:

 “Allah’ın şeriatini bilen, ona iman eden ve Allah’ın hâkimlerin hâkimi olduğunu bilen bir kimse, Allah’ın hükmünden daha adaletli hüküm veren olmadığını ve Allah (c.c)’ın, bir ananın çocuğuna merhametinden daha merhametli olduğunu bilir. Çünkü Allah (c.c) herşeyi bilen, her konuda adaletli olandır.”  (İbni Kesir Tefsiri)

Şeyh Ahmed Şakir, İbni Kesir’in yukarıdaki sözleriyle ilgili olarak şöyle dedi:

“Buna rağmen Müslümanların, kendi vatanlarında müşrik, putperest Avrupalıdan alınmış kanunlarla hüküm vermeleri caiz olur mu?

İnsanların heva ve heveslerinden kaynaklanan, istedikleri zaman değiştirdikleri, Kur’an ve sünnete uygun olup olmadığına bakmadan koydukları kanunlarla Müslümanlara hüküm vermeleri caiz olur mu? Elbette caiz değildir.

Müslümanlar, Tatar egemenliği dönemi istisna edilirse, hiçbir tarihte böyle bir bela ile karşı karşıya kalmamışlardı. İslam tarihinde en karanlık devre sayılan Tatar egemenliği döneminde bile Müslümanlar bu kâfir anayasaya boyun eğmemişlerdir. Müslümanların dinlerinde ve şeriatlerindeki sebatları Tatarları İslam potasında eritmiş, yaptıklarından hiçbir eser bırakmamış ve yine İslam galip gelmiştir. Müslümanlar hiçbir zaman hâkim güç Tatarların kötü ve zalim siyasal rejimlerini kabullenmedikleri gibi yeni yetişen nesillerinin öğrenmesine de rıza göstermemişlerdi. Bu sebat ve inanç karşısında Tatar egemenliğinin rejimi çabucak yok olup gitmiştir.

Sekizinci asırda İslam düşmanı olarak ortaya çıkan Cengiz Han’ın koyduğu anayasa hakkında İbni Kesir’in isabetli tesbitini gördünüz mü? Tatarlar zamanındaki İbni Kesir’in anlattığı durum, bizim zamanımızdaki duruma benzemiyor mu? Fakat bu iki dönem arasında bir tek fark vardır: Tatarlar zamanındaki Kur’an ve sünnetten kaynaklanmayan kanunlar hâkim olan belli bir tabaka için geçerli idi. Bundan dolayı bu dönem çabuk bitti. O hâkim tabaka sonradan Müslümanların sağlam imanı karşısında yok olup gitti ve yaptıklarından bir eser bile kalmadı. Oysa bugün Müslümanların hali çok daha kötüdür. Zulüm ve karanlık daha beterdir. Çünkü ümmetin büyük bölümü, bu İslam dışı kanunların potasında erime tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Günümüzdeki bu kanunlar, küfrü açıkça belli olan bir adamın (Cengiz Han’ın) ortaya koymuş olduğu ye’sakından farksızdır. Üstelik bu kanunları koyanlar Müslüman olduklarını iddia ediyorlar. Sonra bu kanunları Müslümanların çocuklarına öğretiyorlar. Sonra da hem babalar hem çocuklar bu kanunları öğrendikleri için gurur duyuyorlar.
 
Böylece bu çağdaş ye’saklara inananlar, bağlanarak onların peşine düşmüşlerdir. Aynı zamanda bu çağdaş ye’saklara muhalefet edip onları reddederek dinlerine ve Allah’ın şeriatine davet edenleri hor ve hakir görüyor onlara gerici ve yobaz diyorlar. Bununla da yetinmeyip İslami hükümlere el atarak, onları da ye’saklarına yani bu yeni dinlerine, hokkabazlık ve hile ile uydurmaya çalışıyorlar. Bunu da bazen yumuşakça ve kandırma yoluyla bazen de ellerindeki kuvvetleri kullanarak yapıyorlar. Yaptıkları şeyi, din ile devlet işlerini ayırmak niyetiyle yaptıklarını da utanmadan açık bir şekilde ilan ediyorlar.

Durum böyle iken herhangi bir Müslümanın ortaya konmuş olan bu yeni dini (yasaları) kabul etmesi caiz olur mu? Veya âlim olsun, cahil olsun herhangi bir babanın çocuğunu bunları öğrenmeye, bunlara itikat etmeye, bunlarla amel etmeye göndermesi caiz olur mu? Veya bir Müslümanın, bu çağdaş ye’sak dinine göre hâkimlik görevini icra etmesi caiz olur mu?

Zannetmiyorum ki dinini bilen, ona tam inanan, bu Kur’an’ın Allah tarafından Rasulullah (s.a.s)’e indiril-diğine, bu muhkem kitaba batılın hiçbir yönden yaklaşamayacağına, Allah’a ve Rasulullah (s.a.s)’in getirdiklerine itaatin farz olduğuna iman eden bir insan, bu sorulara olumlu cevap versin ve tereddüt etmeden bunun kesin batıl olduğunu bilmesin. Hatta bu çağdaş yesaklara göre hâkimlik yapmanın caiz olmayıp küfür olduğunu görmesin.

Kur’an ve sünnetten kaynaklanmayan, insanların heva ve heveslerine göre konulan bu kanunlar hakkında İslam’ın verdiği hüküm güneş gibi açıktır: Bu apaçık küfürdür! Bunda üstü kapalı bir şey yok! Kim olursa olsun hiçbir Müslümanın bu kanunları kabul edip itaat etme konusunda geçerli bir mazereti yoktur. Herkes bu konuda dikkatli olsun! Herkes kendinden mesuldur.

Âlimler hakkı söyleyerek bunun küfür olduğunu haykırsınlar. Bunu herkese tebliğ etsinler. Bu konuda gevşemesinler, kimseden korkmasınlar. Çağdaş ye’sakın kulları, onun destekleyicileri benim için yobaz, gerici vb. şeyler söyleyeceklerdir. Diledikleri şeyi söylesinler. Hiçbir zaman hakkımda söylenenleri önemsemedim. Ben, söylemem gerekenleri söyledim.” (18) (Umdetu’t-Tefsir c:4 s: 171–174)

Şimdi size Mısır anayasası ve diğer Arap devletlerinde tatbik edilen kanunlardan bir örnek veriyorum:

Dipnot:

(15)-   Senhuri, bir makalesinde şöyle diyor: “Mısır anayasası, İslam şeriatini 3. mertebeye koymakla ona büyük değeri vermiştir.
(16)-   İşte apaçık bir şekilde Mısır’ın 1923 ve 1971 anayasasının İslam şeriatına muhalif olduğunu görüyorsun! Bu anayasada küfür ve şirk olan kanunlar vardır ve bu kanunlar Fransızlardan alınmıştır. Buna rağmen Hasan el-Benna’nın, 1923 anayasası hakkında ne dediğine bir bakalım: Hasan el-Benna 1923 anayasası hakkında şöyle diyor:
“Anayasa hükümleri İslam’a, İslam’ın kanun ve kaidelerine tam anlamıyla uygundur. Çünkü her ikisi de şahsi hürriyete, şuraya itibar eder ve sultayı ümmetten alır. Her ikisi de hüküm vericinin halka karşı sorumlu olduğunu söyler ve her ikisinde de yöneticilere hesap sorma vardır. Bunlar birbirlerine bağlıdırlar. İşte bu anayasa, dünyada İslam’a en yakın olan yasadır. Ve yöneticiler de hiçbir nizamı İslam’a eşit tutmamışlardır. (Hasan el-Benna, Risaleler-Beşinci Konferans Risalesi s: 274)

(18)- İhvanı müsliminin ilk lideri Hasan el-Benna, İslam Nizamı Işığı Altında Dâhili Problemlerimiz risalesinde şöyle diyor: “Oluşturulan parlementoyla ilgili konulan yeni kanunlar İslam kanunlarına zıt değildir. İslam nizamından uzak ve ona yabancı da değildir. Bu konuda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Mısır anayasası üzerine bina edilmiş temel esaslar, İslam’ın temel esaslarına zıt, uzak ve yabancı değildir. Mısır anayasasını hazırlayanlar onu hazırlarken her ne kadar en modern ve en ileri görüşlerden istifade etmişlerse de onun İslami kaidelere zıt olmamasına özen göstermişlerdir. (Hasan el-Benna Risaleler s: 266, Memunil Hudaybi bu sözü, Livail İslam Dergisi sayı 211 sene 45 receb ayı 1411 hicri, 17.1.91 miladi, s: 26’da söylemiştir.)

  İşte bu sözü ve daha önce naklettiğimiz Mısır’ın 1923 anayasasını tekrar oku! Bu anayasanın, İslam nizamına ve tevhid akidesine ne kadar zıt olduğunu net ve açık bir şekilde göreceksin.
Hasan El-Benna ve Memun’il Hudaybi’nin sözlerine baktığında bu kişilerin gerçekleri ne kadar saptırdıklarını ve kendilerine bağlananları ne kadar aldattıklarını apaçık şekilde görürsün. Şeyh Ahmed Şakir’in Mısır anayasası hakkında naklettiğimiz sözlerini de dikkatlice okuyan kimse Hasan el-Benna ve peşindekilerin gerçek yüzlerini öğrenmiş olur. (Mısır Cinai Kanunlar madde 30/271-2)
Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« Yanıtla #3 : 17 Kasım 2015, 15:00:53 »

Mısır Anayasasında Zina Suçu:

Mısır, Cezayir, Tunus, Fas ve birçok Arap devletlerinde tatbik edilen beşeri anayasaya göre zina yapan ister evli, ister bekâr olsun cezası; iki seneden fazla olmamak şartıyla hapsedilmektir. Bazen hapis cezası yerine para cezası da verilebilmektedir. Hatta bu beşeri kanunlar, zina yapan kişiye, kendisini bu suçtan kurtarması için imkânlar tanır. Şöyle ki zina suçuyla itham edilen evli kadın zina suçunun cezasını almamak ve aleyhine açılan davayı iptal etmek için bir takım iddialarda bulunabilir. Şayet aşağıdaki iddialardan birisini ispat ederse zina suçundan dolayı ceza almaz:

1 – Kocasının daha önce zina yaptığını ispat etmek.

2 –Zina hadisesinin üzerinden üç ay geçtiğini ve kocasının bunu bilmesine rağmen dava açmadığını ispat etmek.

3 – Mağdur olan kocanın davasından vazgeçmesi.

4 – Zina yaptığı esnada kocasının da bulunduğunu ispat etmek.

5 – Kadın zina suçundan dolayı hüküm aldıktan sonra, kocasının onu affedip bu hükmü durdurması.

Zinayla suçlanan erkek ise, kendini müdafa etmek ve ceza almamak için şunları ileri sürebilir:

1 – Cima olmadığını iddia etmek.

2 – Zina eden evli kadının rızasının olduğunu ve evli olduğunu bilmediğini söylemek.

3 – Zina yerinde o vakitte bulunmadığını ispat etmek.

4 – Zina yaptığı anda aklının tam olarak yerinde olmayıp sarhoş olduğunu iddia etmek.

5 – Zina ettiği kadının kocasının dava açmaması veya davasından vazgeçmesi.

Bunlardan birini ispat etmesi halinde zinakar evli erkeğin beraatine hüküm verilir.
Mısır anayasasına göre, evli bir erkek eğer evlendiği kadının yatağında zina yapmış ve bu ispat edilmişse altı aydan fazla olmamak üzere hapis cezası alır. Eğer zinayı hanımının yatağında değil başka bir yerde yapmışsa ceza almaz.

Hâkimlik yaparak beşeri kanunlarla hükmeden Hudaybi’ye şimdi soralım: Hâkimlik yaptığında sana bir adam gelerek hanımının zina ettiğini söylerse, kadın da bunu itiraf edip kocasının daha önce zina ettiğini veya kocasının üç aydan fazla bir zamandır bu meseleden haberinin olduğunu ispat eder veya koca davadan vazgeçerse acaba zinakar evli kadına ne hüküm verirsin? Elbette hükmün kadının beraati olacaktır. Çünkü sen bu görevi üstlenmeden önce beşeri kanunlara (anayasaya) ihlâsla bağlı kalacağını taahhüt edip buna dair yemin ettin. Dolayısıyla sen bunların hükmüne göre hüküm vermek zorundasın. Böyle bir hüküm verdiğin zaman acaba İslam şeriatine göre hükmün ne olacaktır?

Veya bir banka müdürü faizle ilgili bir meselede, bir kişi (vermesi gereken) faizi ödemediği için ona dava açarsa, bu kişi de faiz haram olduğu için istenen faizi ödemezse senin bu konuda vereceğin hüküm ne olacaktır? Şüphe yok ki sen, faiz haram olduğu için ödemeyen kişiye faizi ödemesine hükmeder ve ona zorla bu faizi ödettirirsin. Öyle ki bu kişi istenen faizi ödemezse onu hapse atarsın. Çünkü Mısır anayasasının hükümleri böyledir. Böyle bir hüküm verdiğinde sen ve senin gibi yapanların hükmü ve bu hükme rıza gösterenlerin hükmü acaba nedir? Senin bu yaptığın Allah’ın emrine muhalefet olan bir şeye şer’i bir sıfat vermek değil midir? Bu yaptığın, haramı helal, helali haram yapmaktan başka bir şey midir? Veya Allah ve rasulüne muhalefeti caiz görmek değil midir?

“Gözler kör olmaz fakat kör olan göğüsteki kalplerdir.”

Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |