Asrımızın Yesakı Fitnesinden Nasıl Kurtulunur
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Eylül 2019, 00:06:10


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Asrımızın Yesakı Fitnesinden Nasıl Kurtulunur  (Okunma Sayısı 17023 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« : 23 Temmuz 2015, 21:15:59 »


Asrımızın yesağının mahiyetini öğrendikten sonra şimdi bu fitneden kurtulmak nasıl olacaktır? Nasıl başlarız? Hangi yolu takip etmeliyiz? Çözüm nedir? diye sorabilirsiniz. Şöyle de diyebilirsiniz:

“Karanlık çöktü... Asrımızın yesağını tatbik eden hükümetlerin güçlü(!) orduları, askerleri, istihbarat örgütleri, emniyet teşkilatları var. İnsanların çoğu veya hepsi bu hükümetlere boyun eğmiş, onların arkasına düşmüş, onlara tabi olmuş ve onların yolunda koşmaktadır. Durum böyle çıkmazda iken ben tek başıma bu din için ne yapabilirim? Her şeyi ve her yönü bir ahtapot gibi kuşatmış olan bu kocaman canavar karşısında acaba ben ne yapabilirim?”
Ey Ademoğlu! İşte sana çözüm yolunu gösteriyor ve takip edeceğin yolun işaretlerini avucunun içine koyuyorum.

İşte çözüm yolu! Bu yol, nebilerin yoludur. Zaferin ve kurtuluşun yolu... Sıratı mustakimin yolu...

Dikkat et! Bunları apaçık bir şekilde, hiçbir şey gizlemeden sana sunuyorum... Hatipler gibi heyecan verici bir hutbe şeklinde sana bunu anlatarak seni heyecanlandıracak değilim. Veya bu kâfirlere ve onların kanunlarına karşı senin duygularını kabartıp sonra da seni bir kenarda soğumaya veya hasret çekerek ölmeye de terkedecek değilim.

İşte sana gerçek çözümü sunuyor, gerçek kurtuluş yolunu gösteriyorum!

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Zira, Allah’ın rahmetinden, kâfir olanlardan başkası ümit kesmez.” (Yusuf: 87)

Önce umutsuzluğu bırak! Allah-u Teâlâ'nın, müminleri muhakkak muzaffer kılacağına kesin bir inanışla inan!

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Mü’minlere yardım etmek de üzerimize hak olmuştu.” (er-Rum: 47)

Helak edenlerin çok, seninle beraber gidenlerin ise az oluşunu hiçbir zaman önemseme! Çünkü müminler sayı çokluğuyla muzaffer olmazlar.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Nice az topluluk nice çok topluluklara Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Şüphesizki Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara: 249)

“Ne kadar istersen iste, insanların çoğu yine iman etmezler.” (Yusuf: 103)


Sonra Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, istediği ve razı olduğu, rasullerden bize miras kalan gerçek tevhide sahip olarak kendini ve aileni şirkten korumuş olmanın en büyük zafer ve kurtuluş olduğunu bil! Böylece hem kendini, hem aileni yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden kurtarmış ve eni gökler ile yerler kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış cenneti kazanmış olursun.

“Kim ateşten uzaklaştırılıp, cennete sokulursa işte o başarmıştır.” (Âli İmran: 185)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bize şöyle haber vermiştir:

“Kıyamet gününde nebilerden bazıları beraberlerinde bir kaç kişi ile, bazı nebiler de yanlarında hiç kimse olmadığı halde gelecektir.” (Buhari ve başkaları rivayet etmiştir)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in haber verdiği bu nebiler, kendi dönemlerindeki insanları İslam’a davet etmek için her türlü davet metodunu kullandılar. Davet sırasında eziyet gördüler, işkence edildiler. Fakat onlar bu eziyet ve işkencelere sabrettiler ve sürekli cihad ettiler. Buna rağmen kendilerine ya bir kaç kişi tabi oldu veya hiç kimse tabi olmadı. Şimdi soruyum sana:

“Acaba bu nebi kaybetti mi? Pişman oldu mu? Üzüldü mü? Cennet ehlinden olan bir nebinin böyle düşünmesi hiç mümkün olur mu?
“(İşte) cennet ehli olanlar, kazananlardır.” (el-Haşr: 20)


Allah-u Teâlâ'nın tevhid kelimesini kavmi ve ümmeti arasında haykırarak yücelttiği halde, nasıl pişman olur? Bu meseleyi çok iyi düşün! Çünkü bu mesele çok önemli bir meseledir.

Ey Allah-u Teâlâ'nın dinine gerçek manada iman eden, teşri hakkının sadece Allah-u Teâlâ'ya ait olduğuna, sadece O’na ibadet edilmesi gerektiğine şehadet eden, sadece Allah-u Teâlâ'nın hükmünü kabul eden, bütün gücünü Allah-u Teâlâ'nın rızasını kazanmak ve cehennemden kurtulmak için kullanan Allah-u Teâlâ'nın kulu! Bil ki sen, içinde bulunduğun zaaf ve çaresizliğe rağmen dinin için çok şeyler verebilecek durumdasın. Bu senin üzerine farzdır ve sen bu konuda muhayyer değilsin. Bu mesele herkese gücü nispetinde farzdır. Bütün bunları öğrendikten, özellikle de asrımızın yesağının küfür ve batıllığını çok açık delillerle, aşikâr bir şekilde gördükten ve artık bu durumun gizliliği senin için ortadan kalktıktan sonra tağuta, onun kullarına ve dostlarına karşı nasıl davranman gerektiği konusunda çok dikkat et! Bu sebeple yapman gerekenler sırasıyla şöyledir:

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #1 : 24 Temmuz 2015, 17:41:24 »


1 – Bu Asrımızın Yesağını (Anayasayı) Reddetmek, Ondan Beri Olmak Tevhidin Yarısıdır.


Senin üzerine her şeyden önce farz olan; bu tağutu ve kanunlarını reddetmen, onları koyanları tekfir etmen, onlardan beri olman, onlara ve her alandaki yandaşlarına buğzetmen, düşman olman, onlara ve yaptıklarına rıza, saygı, sevgi ve acıma göstermemen, onlar karşısında gerçekten izzetli ve şerefli olman ve sadece Allah-u Teâlâ'nın hükmüne rıza gösterip teslim olmandır. İşte ancak bu şekilde la ilahe illAllah’ın manasını gerçekleştirmiş olursun.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Artık kim tağutu (kendisine ibadet edilmesine rıza gösterenleri) reddedip (gerçek manada) Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır." (el-Bakara: 256-257)

Allah-u Teâlâ Halil’i olan İbrahim aleyhisselam’dan şöyle haber veriyor:

"(İbrahim) şöyle dedi: “Sizin ibadet ettikleriniz var ya! Alemlerin Rabbi hariç, sizin ve daha evvelki atalarınızın ibadet etmiş oldukları; benim (kendilerine asla ibadet etmeyeceğim, bilakis yok etmek için çalışacağım) düşmanlarımdır. (Ben sadece Allah’a ibadet ederim).” (eş-Şuarâ: 75-77)

 “(İbrahim) dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.” (el-En’am: 78)

"İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: "Ben, taptıklarınızdan beriyim. Ancak beni yaratan hariç! Muhakkak ki beni doğru yola eriştirecek olan O'dur."
(ez-Zuhruf:26-27)


Allah-u Teâlâ, Muhammed aleyhisselam’e İbrahim aleyhisselam’in milletine bağlanmasını emrederek şöyle buyurdu:

“(Ey Muhammed!) De ki: “Allah doğru söyledi. O halde hanif olarak İbrahim’in milletine tabi olun! Zira o, müşriklerden değildi.” (Âli İmran: 95)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, İbrahim aleyhisselam’in milletine uymuş ve ona en güzel şekilde bağlanmıştır. Sahabelerinden de bu konuda beyat almıştı. Onlardan aldığı beyat şöyle idi:

“Sadece Allah-u Teâlâ'ya ibadet etmek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, namaz kılmak, zekât vermek, her müslümana nasihat etmek ve her müşrikten beri olmak üzere sana beyat ediyorum.” (Ahmed sahih senedle)

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #2 : 25 Temmuz 2015, 23:17:32 »


2 – Allah-u Teâlâ'nın Düşmanlarından Beri Olmak, Onlara Düşman Olmak La ilahe İllAllah’ın Gereklerindendir.

Tağutun kanunlarından beri olmakla birlikte senin üzerine farz olan diğer şey; onu ve kanunlarını canlarıyla, mallarıyla, bilgileriyle, fikirleriyle, kalemleriyle, bedenleriyle müdafa eden, güzelleştiren, onları insanlara tatbik eden ve insanları bunlara çağıranlardan, taki onlar bu tağutlardan beri olup, onları tekfir edinceye, sadece Allah-u Teâlâ'nın hükmü ve şeriatine nefislerinde hiçbir sıkıntı duymadan bağlanıncaya kadar beri olman, onları tekfir etmen, onlara buğzetmen ve düşman olman, onlara hiçbir sevgi ve saygı duymaman, değer vermemendir. Çünkü imanın en sağlam düğümü; Allah-u Teâlâ için dost ve düşman olmak, Allah-u Teâlâ için sevmek ve buğzetmektir. Senin bu konudaki örneğin; Allah-u Teâlâ'nın Halili İbrahim aleyhisselam ve beraberinde olanlardır. Bu konuda Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar (şirk koşan) kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan beriyiz. Sizi (hak din üzere olduğunuzu kabul etmeyip) reddettik. Sizler, tek olan Allah’a iman edinceye kadar,  bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır.” (el-Mümtehine: 4)  

Şeyh Hamed b. Atik bu ayet hakkında şöyle dedi:

“Allah-u Teâlâ bu ayette şöyle buyurdu:

“Muhakkakki biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan beriyiz.” Bu ayetin incelikleri çoktur. Allah-u Teâlâ ayette putlardan önce putlara tapanlardan beri olmayı zikretmiştir. Bunun sebebi putlara tapanlardan beri olmanın putlardan beri olmaktan daha önemli olmasıdır. Çünkü putlardan beri olan, fakat onlara tapanlardan beri olmayan kimse, üzerindeki farzı yerine getirmiş olamaz. Ancak müşriklerden beri olursa, onların taptıklarından da beri olmuş olur. Bu, Allah-u Teâlâ'nın şu ayetine benzer.

"Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzaklaşacağım ve sadece Rabbim olan Allah'a ibadet edeceğim." (Meryem: 48)

Bu ayette de İbrahim aleyhisselam’ın önce putlara tapanlardan, sonra da putlardan ayrıldığı geçmektedir. Buna benzer bir diğer ayet de şöyledir:

"(İbrahim, müşrik olan) Kavminden ve onların Allah’tan başka taptıklarından uzaklaşınca, ona İshak ve Yakup'u (evlat olarak) bahşettik ve her ikisini de birer nebi kıldık.” (Meryem: 49)

İşte bu inceliğe çok önem ver. Çünkü bu incelik, Allah-u Teâlâ'nın düşmanlarına düşman olmanın kapısını sana açar. Şirk işlemeyen nice insan vardır ki bunlar şirk ehlinden beri olmamışlardır. Bu sebeple müslüman değildirler, çünkü, rasullerin bildirdiği dine uymamışlardır.” (Sebil’in Necati Ve’l Fikak)

Allah-u Teâlâ, müminlere dost; kâfir, müşrik ve küfür üzerinde ısrar edenlere düşman olmanın imanın en sağlam, en büyük rükunlarından olduğunu, bu rükun yerine getirilmediği zaman yeryüzünde büyük bir fesatın olacağını bildirmiştir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Muhakkakki iman edenler, hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, (muhacirleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte onlar birbirlerinin dostudurlar! İman eden ancak hicret etmeyenlerle, onlar hicret edene kadar sizin hiçbir dostluğunuz olamaz. Eğer, din konusunda sizden yardım isterlerse, aranızda anlaşma olmayan topluluklara karşı onlara yardım etmeniz gerekir. Allah, yaptıklarınızı görendir. Küfredenler, birbirlerinin dostlarıdır. Eğer bunu yapmazsanız (birbirinize dost olmazsanız) yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad olur.” (el-Enfal: 72-73)

Allah-u Teâlâ bu ayette şöyle buyurmaktadır: “Eğer mü’minleri dost edinmeyip küfür ve şirk üzerinde ısrar edenlere dost olur, onlara düşman olmaz ve böylece iman ehline düşman olursanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur. Çünkü hak ile iman şirk ile tevhid karışır. Tevhid inancı bulanır. Allah-u Teâlâ'nın; “sadece O’na ibadet edip hiçkimseyi O’na ortak koşmama”yı bildiren emri kaybolur ve İslam şeriatinin pratiği ortadan kalkar.

Şeyh Muhammed b. Abdullatif b. Abdurrahman bu ayet hakkında şöyle dedi:

“Yeryüzünde meydana gelebilecek en büyük fitne, şirk ve fesat; müslüman ile kâfirlerin, Allah-u Teâlâ'ya itaat edenle karşı gelenlerin karışmasıdır. Onlar karıştığında İslam nizamının dengesi bozulur. Tevhid akidesinin hakikatı belli olmaz ve kaybolur. Sonuçta büyüklüğünü sadece Allah-u Teâlâ'nın bildiği şer meydana gelir. İslam’ın hakim olması, emri bi’l maruf nehyi ani’l münker müessesinin işlemesi ve cihad bayrağının yükselmesi ancak Allah-u Teâlâ için sevmek, Allah-u Teâlâ için buğzetmek ve Allah-u Teâlâ'nın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmakla olur. Buna delalet eden birçok ayet vardır.” (Eddurerus Seniye – Cihad Bölümü)

Allah-u Teâlâ'ya yemin ederim ki, bu dünyada, batıl ve ehlinden bugün beri olmayan, şüphesiz ahirette ondan beri olmayı ve dünyaya geri dönmeyi temenni edecektir. Ama ne yazıkki bu olmayacak ve o günkü pişmanlık sahibine bir şey kazandırmayacaktır. Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“O gün yüzleri ateşe çevrilenler derler ki: “Keşke Allah’a ve rasulüne itaat etseydik. Rabbimiz! Biz,  kendi liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Ve onlar bizim yolumuzu saptırdılar. Rabbimiz onlara azabtan iki kat ver ve onlara büyük lanet et!” (el-Ahzab: 66-68)

“O vakit tabi olunanlar, tabi olanlardan ayrılarak uzaklaşmıştır ve (her iki taraf da) azabı görmüştür ve onların (aralarındaki) bütün bağları da kopup parçalanmıştır. Tabi olanlar: “Ah keşke bir kere daha (dünyaya) döndürülsek de onların  bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşsak!” derler.  Allah böylece onlara işledikleri amelleri hasretler (pişmanlıklar) halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (el-Bakara: 166-167)


Allah-u Teâlâ'nın muvahhid kullarından olmak isteyen, bu asrımızın yesağının kanunlarından, bu kanunları koyanlardan, bu kanunlara tabi olan ve onu müdafa edenlerden beri olmalı, iğrenç olan bu yeni dine ve ona tabi olanlara ise, bu dine bağlandıkları müddetçe düşman olup onları tekfir etmelidir.

İşte bu, İbrahim aleyhisselam’in milletinin dini ve bütün nebi ve rasullerin dinidir. Bu ise; bütün ibadetleri ihlâslı bir şekilde sadece Allah-u Teâlâ'ya yapmak, şirkin ve müşriklerin her çeşidinden beri olmak manasına gelen tevhid kelimesidir ve insanlar ilk olarak buna davet edilirler.
Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #3 : 05 Ağustos 2015, 22:17:23 »


3 – Bu Asrımızın Yesağından Beri Olmaları İçin İnsanları Davet Etmek, Bunun İçin Cihad Etmek, Bu Cihaddan Dolayı Gelen Eziyetlere Sabretmek Ve Davada Sebat Etmek.

 Tevhid milletinin en yüksek mertebesi; tağutu yoketmek ve insanları ona ibadetten uzaklaştırarak sadece Allah-u Teâlâ'nın şeriatine bağlamak için cihad yapmaktır.

Cihadın ilk ve en önemli merhalesi tağutun (yani yesağın, beşeri kanunların ve diğer türlerinin) sefihliğini, alçaklığını, sahteliğini, İslam düşmanı olduklarını insanlara hay-kırman ve bütün gücünle insanları bundan sakındırmaya, onu reddetmeye, ondan uzaklaşmaya ve onu tekfir etmeye davet etmendir. İşte bu, tevhid dinidir ve nebilerin davetidir. Yesak kanunları ve kullarının, tağutlar ve bağlılarının yüzlerine apaçık bir şekilde şöyle haykırmalısın:

“Sizi ve taptığınız tağutları reddediyoruz. Küfür anayasanızı da reddediyor ve asla kabul etmiyoruz. Tağutlara taptığınız ve anayasaya bağlı kaldığınız müddetçe, Allah-u Teâlâ'nın dinine teslim olup hayatınızın her yönünde sadece O’nun kanunlarını ve şeriatini hakim kılıncaya kadar sizinle aramızda düşmanlık ve kin olduğunu ilan ediyoruz. İbrahim aleyhisselam ve beraberindeki mü’minlerin kavimlerine söylediğini biz de size aynen söylüyoruz:

“Muhakkak ki İbrahim ve beraberinde olanlarda sizler için güzel bir örnek vardır. Onlar (şirk koşan) kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan beriyiz. Sizi (hak din üzere olduğunuzu kabul etmeyip) reddettik. Sizler, tek olan Allah’a iman edinceye kadar,  bizimle sizin aranızda ebedi bir düşmanlık ve kin başlamıştır.” (el-Mümtehine: 4)   

Onlara yine Allah-u Teâlâ'nın şu sözünü söyleyeceksin:

"Sizin (şirk) dininiz size, benim dinim (İslam) banadır.” (el-Kâfirun: 6)

Bu konuda gevşemiş olanlara ve seni gevşetmek isteyenlere aldırma! Onların bu halleri seni üzmesin. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Şehitlerin efendisi; Hamza b. Abdulmuttalib ve zalim bir imam karşısında Allah-u Teâlâ'nın hükümlerine bağlanmayı emrettiği için öldürülen kişidir.” (Hakim rivayet etti Hasen hadis)

Şirk ve şirk ehline karşı cihad yapmak, tağutun alçaklığını ve ona bağlı olanların küfrünü açıklamak, çağdaş yesağın ve Allah-u Teâlâ'nın şeriatinden başka bütün şeriatların basitliğini, adaletsizliğini, alçaklığını ve küfürlerini herkese anlatmak, Allah-u Teâlâ'ya yaklaştıran en büyük ameldir. Çünkü Allah-u Teâlâ'nın semadan indirdiği din, ancak Allah-u Teâlâ'nın düşmanlarını alçaltmak, onların gerçek yüzlerini ve şirklerini ortaya çıkartarak sahte maskelerini düşürmek ve bütün insanları onların küfür ve pisliklerinden sakındırmakla hakim olur. Batılın ve küfrün gerçek yüzünü ortaya çıkarmadan hak nasıl belli olur?

Şayet tevhidin en yüksek mertebesine ulaşmak ve amellerin en faziletlisini yapmak istiyorsan, sana söylediklerimi yapar ve bu yolda karşılaştığın eziyetlere, imtihanlara sabredersin. Şunu iyi bil; dünyadaki imtihan temiz ile temiz olmayanı, mümin ile kâfiri, ihlâslı ile sahtekârı ayırmak için yapılır. Dünyada imtihan edilmeden hiç kimse cenneti kazanamaz.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Elif, lam, mim... İnsanlar: “İman ettik” demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanırlar. Şüphesiz biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah sözünde sadık olanları ve yalancıları bilir.” (el-Ankebut: 1-3)

“Asra andolsun ki insan hüsrandadır. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna...” (Asr: 1-3)

Şayet bu büyük mertebeye ulaşmaya güç yetiremiyor, yani; tevhidi apaçık bir şekilde haykırarak insanları buna davet edemiyorsan, bari bundan mertebece daha aşağı olanı yapmaya çalış. Çünkü eziyetlere sabretmek ve münkeri değiştirmek derece derecedir. Sen ancak yapabileceğin mertebeden işe başla! Gücünün yettiği mertebeden işe başlamak sana farzdır. Zira Allah-u Teâlâ insana gücünün üzerinde yük taşıttırmaz.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Allah, hiç kimseye gücü dışında bir şey yüklemez." (el-Bakara: 286)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, eğer buna güç yetiremezse diliyle düzeltsin, buna da güç yetiremezse kalbiyle düzeltsin (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıf olanıdır.” (Müslim)

Şayet, münkerin (kötülüğün) yüzüne karşı küfrünü apaçık bir şekilde haykıramıyor, yesak kanunlarını açıkça reddedemiyor, insanları bu kanunları reddetmeye, o kanunları kabul edenleri tekfir etmeye çağıramıyorsan yani; münkeri değiştirmeye gücün yoksa işte o zaman şirke düşmemen ve muvahhid kalabilmen için en azından tağutu, bağlılarını ve destekleyenlerini tekfir etmeli ve tüm benliğin ile onlardan beri olmalısın! Çocuklarına da tağutun gerçek yüzünü öğretmeli, tağutları, onu destekleyen, kabul ve müdafa edenleri tekfir etmeyi, buğz ve düşmanlığı onların kalplerine iyice yerleştirmeli, sadece Allah-u Teâlâ'ya, rasulüne, İslam şeriatine ve mü’minlere dost olmayı onlara öğretmelisin. İnsanları bu tağutlara (asrımızın yesağının kanunlarına) bağlamaya çalışan, buna davet eden veya buna zorlayan hakim, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, ordu, emniyet mensubu ve bunlar gibilerine, en yakın akraban olsalar bile buğzedeceksin, çocuklarına da buğzettireceksin! Çocuğunun bebekliğinde ona nasıl süt içirmişsen tevhidi de işte o şekilde adeta yudum yudum içireceksin! Ta ki hak olan tevhid üzere yetişebilsin. Zamanımızdaki insanların çoğunun gafil olduğu la ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah şehadetinin gerçek manası üzere yetişebilsin...

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun! Orada şiddetli melekler vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yerine getirirler.” (et-Tahrim: 6)

İbni Ömer radiyAllahu anh'dan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Her biriniz bir çobansınız ve her biriniz güttüğünden sorumludur... Erkek, kendi ailesinin çobanıdır ve o da güttüğünden sorumludur...” (Buhari,Müslim)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“İdaresi altındakileri kandıran bir kul bu şekilde ölürse, Allah-u Teâlâ ona cenneti haram kılar.” (Buhari, Müslim)

Ey muvahhid! Bil ki sen evinde bir çobansın ve çocukların da senin güttüğündür. Öyleyse sakın bu görevi yerine getirmemezlik yapma ve bu göreve riayet etmeyen, onu yerine getirmeyen bir kimse olarak Allah-u Teâlâ'ya kavuşma! Bu mesele ihmale gelmeyecek derecede ciddi, önemli ve tehlikeli bir meseledir. Bu konuda sakın gevşek davranma! Küçüklüklerinden itibaren çocuklarına tevhidi, la ilahe illAllah’ın gerçek manasını öğret! Onları, şirk ve tağutun her çeşidinden, bunlara bağlı olanlardan uzak kalabilecekleri ve onlara düşman olabilecekleri bir şekilde yetiştir. Sen bu konuda sorumlusun ve ahirette bundan sorulacaksın. Sakın ihmal etme!

Yesak kullarının yayın organlarından ve çocukları terbiye metodlarından uzak dur! Çünkü onlar çocuklara tağutları sevdirmeye, ona dost olmaya, onun hükümlerine bağlı kalmaya, onu korumaya teşvik ederler ve bu zihniyetle onları yetiştirirler. Böyle tuzaklardan çocuklarını koru! Televizyon, radyo, gazete ve bunlar gibi her türlü bozgunculuğa sebep olan yayın organlarından da uzak dur! Çünkü bu yayın organları; nesli bozucu, tağut ve hükümlerini yüceltici yayınlarla insanların zihinlerini bulandırırlar. Yine tağutun okullarına karşı dikkatli ol! Çocuğuna öğretilen derslere karşı uyanık ol! Çünkü onların okulları adeta zehir saçmaktadır. Saçtığı bu zehirle nesilleri gerçek tevhidden uzaklaştırır, tağutu ve kanunlarını yücelttirir, onlara bağlandırır, onlara saygı göstertir, ordularını, askerlerini sevdirir, küfrün her çeşidini onlara işlettirir ve böylece çocukları yesak kulu yapar.

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #4 : 12 Ağustos 2015, 22:32:04 »


4 - Tağutun Simge Ve Bayraklarına Buğzetmek.

Tevhid üzerinde sabit kalabilmek için hem kendinin hem de ailenin, tağutu simgeleyen her türlü simgeye, bayrağa, milli marşa ve bunlar gibi başka değerlere değer vermemesi, onlara saygı göstermemesi ve onlara buğzetmesi gerektiğini bil! 

Yesağın kullarının, Allah-u Teâlâ'nın kitabı ve şeriatinden daha çok değer verdikleri, tağut ve kanunlarının simgesi olan, “bayrak” dedikleri bez parçasına sakın saygı gösterme! Kim bu bayrağı sever, onu evine asar, dağıtır veya kendisine bir simge edinirse o kimse bu amelleriyle tağuta bağlı olduğunu, onu kabul ettiğini zahiren göstermiş olur. Çünkü bu simgeler Allah-u Teâlâ'nın kanunlarına karşı çıkan, onu değiştiren, insanları Allah-u Teâlâ'nın kanunlarından uzaklaştırıp iblis ve yardımcılarının kanunlarına boyun eğdiren devletlerin sembolüdür. İşte bundan dolayı bu tür simgeler, onların sistemlerine bağlı olunduğnu gösteren birer alamettir. Bu sebeble sakın böyle bir alamete saygı gösterme! Şayet böyle yaparsan hayvanlardan daha aşağı bir seviye ineceğini bil! Muvahhid olarak senin üzerine düşen görev; tağutu simgeleyen bayraklara ve temsil ettiği tağuti sistemlere öncelikle kendin buğzetmen sonra da aileni buğzettirmen ve böylece onlardan uzak olmanızdır. Bu mesele tevhidin feri meselesinden değil aslından, yani; la ilahe illAllah’ın şartlarından ve tevhidin gereklerindendir. La ilahe illAllah’ın gerektirdiği ise; her türlü tağutu reddedip sadece Allah-u Teâlâ'yı tüm sıfatlarında tam manasıyla birlemektir. O halde bu meselede gevşeme! İhmalkâr olma!

Şeyh Abdullah b. Abdullatif’e şöyle soruldu:

“Kâfir devlet saldırmasın ve yolunu kesmesin diye bir kimse o devletin bayrağını gemisine asabilir mi?” Şeyh bu soruya şöyle cevab verdi:
“Kâfirlerin safına girerek emirlerine uymak, İslamdan dönmek demektir. Fakat kâfirlerin safına girerek emirlerine uyulmasa da sadece onların bayrağını asmak bile caiz değildir (zahiren küfürdür). Bu, onlardan bir bekçi kiralayarak malı korumak gibi değildir. Onların bayrağını gemiye asmak; kâfirlere ve emirlerine uyulduğunu, onların saflarına girildiğini zahiren gösteren bir alamettir.” (Ed-Durerus seniye Mürted bölümü s:145)

Bu nedenle biz inanıyoruz ki; ikrah ve geçerli bir tevil olmaksızın kâfirlerin işaretlerini, bayraklarını asmak sadece haram değil, küfürdür ve İslam’dan çıkmaktır. Böyle yapan kişi dünyada kâfir ve müşrik muamelesi görür. Çünkü kâfirlerin bayrağını asmak; onlara ve devletlerine bağlanmanın, onları dost edinmenin ve onların dinine girmenin zahiri bir alametidir. Bunun haç asmaktan hiçbir farkı yoktur. Haç, bir resim, bir ağaç, demir, altın ve gümüş parçası olabilir, ama küfür ve şirkin simgesi olmuştur. Bu sebeple haçı, ikrah olmaksızın takan kişiye nasıl zahiren küfür hükmü veriliyorsa aynı şekilde kâfir devletin bayrağını takan kişiye de bu hüküm verilir. Çünkü bayrak kâfir devletin bir simgesidir. Fakat insanlar için bayrağın küfre delalet edişi, haçın küfre delalet edişi kadar net değildir. Bu nedenle kâfirin bayrağını asan, onu simge edinen bir müslüman, ancak bu konudaki hak kendisine açıklandığı halde hala bu ameline devam ederse tekfir edilir. Tanımadığımız bir kişi için ise durum farklıdır. Böyle bir kişinin kâfir bir devletin bayrağını astığı görülürse onun zahiren bu devlete bağlı olduğuna hükmedilir ve bu sebeble kendisine kâfir muamelesi yapılır. O halde tevhidi kabul etmiş müslümanları ve ailemizi kâfirlerin simgelerinden, bayraklarından sakındırmamız gerekir.

Fakat malesef zamanımızda, tevhid üzere olduklarını ve İslam’ı hakim kılmak için çalıştıklarını iddia eden nice topluluklar görürüz ki bunlar, tağutu temsil eden bayrakları asmakta, onları basmakta, onları yaymakta, bayrağa değer vermeyen ve saygı göstermeyenlere karşı çıkmaktadır. Ey tevhidi öğrenen! Allah için söyle, bu ümmet için hangisi daha faydalıdır? Tevhidi gerçek manada sağlamamalarına rağmen insanları tevhide çağıran, insanlara sahte İslam’ı anlatan kişiler mi, yoksa sütünden, etinden ve derisinden istifade ettiğimiz hayvanlar mı?

Tevhidi sağlamak için anlattığımız birinci mertebeyi yapacak güce sahip olamadığında yapman gereken mertebe budur ve bu, tevhidi sağlaman için en asgari mertebedir. Bu mertebede Rasululah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şu hadisini hep hatırla:

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Size öyle bir zaman gelecek ki insanlar, elenecektir. Öyle elenecekler ki çok az kişi kalacaktır. Öyleki; sözünde duranla durmayan, emaneti muhafaza edenle etmeyen birbirine karışacaktır.” Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bunu göstermek için parmaklarını birbirine kenetlemişti.

 Sahabeler şöyle sordular:

“Ya RasulAllah! Böyle bir zamanda ne yapalım?”

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Bildiğinizi uygular, bilmediğinizi uygulamaz ve insanlarla ilgili meseleleri terkederek nefsinizi ve ailenizi düzeltmeye çalışırsınız.” (İbni Mace ve başkaları sahih senedle rivayet etti.)

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #5 : 19 Ağustos 2015, 13:57:43 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

Allah-u Teâlâ bizi ve seni doğru yolda sabit kılsın! Zamanımızda İslam şeriatinin tatbik edildiği bir ülke bulunmadığı için Allah-u Teâlâ'nın kanunlarının tatbik edildiği bir ülkeye hicret edemiyor ve bu sebeble İslam şeriatinin tatbik edilmediği kâfir bir ülkede yaşamak zorunda kalıyorsan, bil ki orada yapman gereken; o kâfir ülkenin küfrünü ikrar edici, onların küfrüne yardım edici, onların kanunlarının uygulanmasını sağlayıcı, bu konuda onlara destek olucu her türlü görevden uzak durmandır. Bu kaçınma, la ilahe illAllah şehadetinin gereklerindendir ve İslam’ın geçerli olabilmesi için gerekli olan bir şarttır. Buna rağmen onların işlerinde yine de çalışırsan onlara küfürlerinde yardım etmiş ve onları dost edinmiş olursun. Oysa Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“(Ey gerçek manada iman edenler!) Zulmedenlere asla (kalbinizde sevgi besleyerek veya karşı koyma imkânınız olduğu halde küfür, şirk ve zulümlerine sessiz kalıp taviz vererek) meyletmeyin! Aksi halde, size ateş dokunur. (Allah’ın azabını üzerinizden savacak) Allah’tan başka kendinize hiçbir yardımcı bulamazsınız ve sonuç olarakta, asla yardım göremezsiniz.” (Hud: 113)

Şeyh Abdullatif Abdurrahman:

“Eğer seni sağlam tutmamış olsaydık, neredeyse onlara azıcık meyledecektin.” (el-İsra: 74) ayetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu ayeti tefsir eden müfessirlerin sözlerine dikkatle bak! Bu ayet, şirk işlemeleri için şirk koşanlara bir mürekkeb vermeyi veya bir kalem ucu açmayı dahi onları desteklemek olarak nitelendirmiştir. Çünkü şirk, Allah-u Teâlâ'ya karşı işlenen haramların en büyüğüdür. Hal böyleyken, işlenen şirkle birlikte bundan daha çirkini ise; Allah-u Teâlâ'nın ayetleriyle alay eden, hükümlerini yürürlükten kaldıran ve üstelik küfür, cehalet ve sapıklık kanunları olan beşeri hükümleri adaletle vasfetmektir. Allah-u Teâlâ, Rasulü ve mü’minler bilirler ki bu kanunlar küfür, cehalet ve sapıklıktır. Kalbinde zerre kadar iman olan, Allah-u Teâlâ'ya, rasulüne, kitabına ve dinine zerre kadar önem veren bir kimse; bu kanunları reddeder, bu tağutun hükümlerini vazeden, Allah-u Teâlâ'nın ayetlerinin alaya alındığı meclislerde asla oturmaz ve onlardan uzak durur.

Bu düşmana yapılacak cihad işte böyle olmalıdır. Öyleyse hemen harekete geç, Allah-u Teâlâ'nın dinini yücelt, insanlara bu dini açıkla, bu dine karşı gelenleri kötüle, onlardan ve kanunlarından beri olduğunu söyle! Bu şirke giden yolları iyice araştır ve yollarını kapat, o yollarda sakın yürüme! İnsanların çoğu bu şirkten ve şirk ehlinden beri olsa bile o şirki destekleyen, onlara dostluk gösteren kim-selerin safına girenlerin eri olmuştur. Şirkten kurtulmak için Allah-u Teâlâ'dan yardım dileriz.” (Ed-Durerus seniye cihad bölüm s: 161)

Rızık ve fakirlik korkusu, hiçbir zaman sana sakın mazeret olmasın! Allah-u Teâlâ'nın kendilerine yardım etmediği ve bu sebeble yeryüzünde zelil duruma düşürdüğü kimselerin ağızlarında geveleyip durdukları “ben emir kuluyum” sözünü sakın sen tekrarlama! Bil ki sen, rızkı veren ve en büyük kuvvet sahibi olan Allah-u Teâlâ'nın kulusun. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’tan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı bir yerden rızıklandırır.” (et-Talak-2-3)

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size kötülüğü emreder. Allah ise size katından bir bağışlanma ve bolluk vadeder. Şüphesizki Allah ihsanı geniş olan ve her şeyi hakkıyle bilendir.” (el-Bakara: 268)


Allah-u Teâlâ kendisine itaat eden kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer fakirlikten korkarsanız Allah dilerse fazlıyla sizi zenginleştirecektir.” (et-Tevbe: 28)

“Kim Allah yolunda hicret ederse gidecek birçok yer ve genişlik bulur.” (en-Nisa: 100)


Müslüman nerede bulunursa bulunsun, her türlü şirkten ve şirk ehlinden uzak durmalıdır. Allah-u Teâlâ'ya karşı gelen tağutların kanun ve görevlerinden, Allah-u Teâlâ'nın gazabına sebep olan her türlü işlerinden uzak durmalıdır.

Durumu daha iyi anlayabilmen için sana şirk olan ve Allah-u Teâlâ'nın razı olmadığı görevlerden bir kaç örnek sunacağım. Böylece meselenin ne kadar ciddi olduğunu daha iyi anlayıp bu görevlerden hem kendini hem de aileni koruyabilesin.

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #6 : 26 Ağustos 2015, 19:18:47 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

a – Asrımızın Yesağının Kullarının Ordusunda Görev Almak, Asker Olmak, Emniyet Teşkilatında Çalışmak, Resmi Koruma Olmak Ve Benzeri Görevleri Üstlenmek.


Şu bilinen bir gerçektir ki; zulmün koruyucusu ve bekçileri olan kimseler, muhakkak zalimlerden olan kimselerdir. Çünkü zulmün koruyucusu olmazsa, zulüm ortaya çıkmaz ve devam etmez.

Daha önce açıklamalarımızdan asrımızın yesağının kanunlarının küfür kanunları olduğunu, Allah-u Teâlâ'nın dinine, tevhidine, koyduğu sınırlara, yasaklara ve hem şirkten ve hem de şirk ehlinden beri olan muvahhidlere gerçekten düşman ve bunlara savaş açmış kanunlar olduğunu açıkça öğrendin. Bu kanunları koruyan ordu ve emniyet teşkilatının, Allah-u Teâlâ'ya ve dinine savaş açanların başında geldiğinde hiç şüphe yoktur. Onlar, bu kanunları yerlerine sabitleştiren direkleri, bekçileri, dostları ve kullarıdır. Şayet onlar olmasaydı küfür kanunlar asla hakim olmaz, onları koyanlar asla ayakta durmazdı. Çünkü bu küfür kanunları ve kanun koyanlar ancak onlarla korunabilirler. Onlar yesakın silahı ve bu kanunların tatbiki için insanları zorlayan vurucu güçtür. Bu sebeble bu işlerde görev almamak gerekir. Bu işlerde görev yapan kişi, tağutun aldığı kâfir hükmünü alır.

Allah-u Teâlâ Firavun’u helak ettiğinde beraberindeki ordusunu da helak etti ve ordusunu, onu ve hükümlerini ayakta tutan direkleri olarak vasıflandırdı.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor

“Ve direkler sahibi Firavun’a...” (el-Fecr: 10)

“Firavun ise askerleriyle onları takip etmişti. Fakat denizde, onları kaplayacak olan su kaplamış ve onları boğmuştu.” (Ta-ha: 78)

“Biz onu ve askerlerini yakalamış ve denize atıvermiştik. Zalim olanların akibetinin nasıl olduğuna bir bak!” (el-Kasas: 40)

“Firavun, Haman ve askerleri hatalı idiler.” (el-Kasas: 8 )


Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in hadisleri, Firavun’dan daha ehveni şer olan zalim müslüman yöneticilerin yanında çalışmayı yasaklamıştır. Oysa bu zalim yöneticiler, Allah-u Teâlâ'nın şeriatini tatbik etmişlerdi. Onlar zulüm ve fısk işliyorlardı ama İslam için fetihler yapıyor ve müslümanların toprağını genişletiyorlardı. Buna rağmen Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, böyle kişilere yardım etmemek, onların yanında görev almamak gerektiğini söylemiştir. Zalim müslüman yöneticiler hakkında verilen hüküm böyleyse, İslam şeriatini yürürlükten kaldıran kâfir yöneticilerin yanında kesinlikle görev alınamaz.  

Zalim müslüman idareciler yanında görev almamak ve zulümlerine yardım etmemek gerektiğini bildiren hadisler çoktur.

Ebu Hureyre ve Ebu Said el Hudri radiyAllahu anh Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Size sefih emirler hükmedecektir. Onlar, insanların en şerlilerini kendilerine yaklaştıracak ve namaz vakitlerini geciktirecektir. Her kim bu emirlere yetişirse onlara “ariyf” olmasın, polis olmasın, vergi memuru olmasın, bekçi olmasın!” (22)
                                  
Hadiste zikredilen “ariyf”; bir şehrin, bir kasabanın veya bir grubun idaresini üstlenip onların hallerini ve durumlarını ülke yöneticisine bildiren (idareci) kişidir.

El Hatıbi Bağdadi bu hadisi şöyle rivayet etti:

“Zamanın sonunda zalim emirler, fasık bakanlar, hain yöneticiler, yalancı kadılar çıkacaktır. Her kim bunlara yetişirse onlara ariyf olmasın, vergi memuru olmasın, bekçi olmasın, asker olmasın!” (Tarihi Bağdadi c: 12 s: 63, c: 10 s: 284)

Hadiste zikredilen emirler, küfrünü açık olarak göstermeyen müslüman emirlerdir. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, işte bu sebeble onlara karşı çıkılmasını emretmemiştir. Çünkü bu kimseler; Allah-u Teâlâ'nın emirlerini yürürlükten kaldıran, O’nun hükümlerini kâfir kanunlarla değiştiren, teşri hakkının kendilerinde olduğunu iddia eden ve Allah-u Teâlâ'nın izin vermediği kanunlarda hüküm çıkaran bir sıfata sahip değillerdi. Bu kimselerin en büyük günahı, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in hadiste bildirdiği üzere sadece; şerli insanları yanlarına yaklaştırmaları, namaz vakitlerini geciktirmeleri idi. Bu kimselerin gerek kendileri ve gerekse yardımcıları namaz kılmakta ve hatta gerek kendileri ve gerekse yardımcıları namaz kıldırmakta idi.
 
Ebu Zer radiyAllahu anh, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Namaz vakitlerini geçiren emirler olacaktır. Sen böyle bir durumda, namazı vaktinde kıl ve sonra mescide git! Onların namazı bitirdiklerini görürsen sen zaten namazını kılmıştın. Şayet henüz namazı kılmamışlarsa sen de onlarla birlikte kıl! İşte bu kıldığın namaz, senin için nafile olmuş olur.” (Müslim, Ahmed)

Bu hadis, zalim emirlerin insanlara namaz kıldırdıklarını göstermektedir. Buna rağmen Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, onlara “ariyf”, asker, vergi toplayıcı, bekçi ve memur olmayı yasaklamıştır. Çünkü bu görevler onların zulmünü destekleyici görevlerdir. Bu zalimler ne zulüm işlerse, onları destekleyenler de aynı zulümü işlemiş sayılırlar ve haram işleme konusunda eşittirler. Zira yönetici yönetme işini, emri altında bulundurduğu ordu, polis ve diğer hizmetlileriyle birlikte icra edebilir.

Zalim müslüman yöneticiler için durum böyleyken Allah-u Teâlâ'nın şeriatini açıkça yürürlükten kaldıran, küfür kanunları insanlara zorla uygulatan, İslam’a muhalif kanunlarla insanları zorla muhakeme ettiren, tevhidi insanlara anlatanlara eziyetin her çeşidini yapan kişiler için durum nasıl olur acaba? Bir müslüman bu kişilerin ordusunda yer alabilir mi? Emniyet teşkilatında çalışabilir mi? Onların koruyuculuğunu yapabilir mi? Onların askeri okullarında okuyabilir mi? Askeri okullarından mezun olduğu anda; onlara ve kanunlarına bağlılık yemini yapabilir mi? Muvahhid bir müslüman böyle şeyleri elbette yapamaz. Çünkü muvahhid; onlara asker değil bir yok edici, koruyucu değil yıkıcı bir alet, onu ayakta tutan bir direk değil onu parçalayan bir balyoz olması gerektiğini çok iyi bilir. Böyle yapmaya çalışmayan bir kimse ne muvahhid ne de müslüman olabilir.

Şeyh Abdurrahman b. Eşşeyh şöyle demiştir:

“Bir kelimeyle olsa bile bir müslümanın öldürülmesine yardım eden kimsenin, ahiret gününde büyük azap göreceğini bildiren hadisler vardır. Hal böyleyken acaba müslümanlara ve İslam’a karşı savaşma konusunda yardım edenin akibeti nasıl olur? (Ed’durerus Seniye s: 126 cihad bölümü)

İmam İbni Teymiye’ye zalimlere veya Allah-u Teâlâ’ ın düşmanlarına yardım eden kimseler hakkında soruldu. Buna şöyle cevap verdi:

“Zalimlere yardım eden, zalim hükmünü alır. Allah-u Teâlâ'nın düşmanlarına yardım eden, bu kimselerin hükmünü alır. Ebu Hanife, Malik, Ahmed ve Şafii’ye göre; herhangi bir konuda bir kimseye yardım eden, o ameli işleyen hükmündedir.” (Mecmu’ul Fetava c: 3 s. 11)

İmam İbni Teymiye, eski yesağın kulları olan tatarların yanına kaçan ve onların ordusuna katılan kimseleri onlar gibi mürted saymıştır. Bu konuyla ilgili olarak şöyle demiştir:

“Zahiren İslam’ını açıkladığı halde mürted olan tatarların ordusuna katılan, ancak ya bir münafık ya bir zındık veya facir olan bir fasıktır.” (Fetvalar c: 28 s: 535)

İmam İbni Teymiye bir başka yerde şöyle demiştir:

“Müslüman askerlerden, emir olsun başkası olsun kim tatarların ordusuna katılırsa onun hükmü, tatarların hükmü gibidir. Onlar İslam’dan irtidat etmeyi gerektirecek her ne yapmışlarsa onlar da onu yapmış sayılırlar. Selefi salihin; namaz kıldıkları, oruç tuttukları, müslüman cemaate karşı çıkmadıkları halde zekât vermeyenlere mürted hükmünü vermiştir. Hal böyleyken Allah-u Teâlâ ve Rasulünün düşmanlarıyla beraber müslümanlara karşı savaşan kişinin durumu acaba nasıl olur?” (Fetvalar c: 28 s: 530)

Abdullah b. Abdullatif, İngilizlere bağlanan devletler hakkında şöyle demiştir:

“Kim ingilizlere boyun eğer ve onlara dostluk gösterirse işte o, Allah-u Teâlâ'ya ve rasulüne savaş açmış, İslam milletinden dönmüş ve irtidat etmiştir.” (Ed-Durerus’seniye s: 11 cihad bölümü)

Bir başka yerde şöyle demiştir:

“Küfür milletinden nefret etme ve onlara karşı mücadele yapma isteği insanların çoğunluğundan kayboldu. Hatta onların hükmü altına girdiler, emirlerine boyun eğdiler ve onlara güvendiler. Böylece dünyalarını kurtarmak pahasına dinlerini kaybettiler. Kur’an’ın emir ve yasaklarını terkettiler. Oysa Kur’an’ı, gece gündüz öğrenmekteler. Şüphesiz yapmış oldukları bu amel, İslamdan dönmenin (irtidatın) en büyüğüdür ve İslam milletinden çıkıp başka bir millete gitmektir.” (Ed-Durerus’seniye s: 7 cihad bölümü)

Şeyh Muhammed b. Abdullatif:

“Kim müşrikler topluluğuna girer ve aynı yerde onlarla beraber oturursa, o da onlar gibidir.” (Ebu Davud, Tirmizi, Hakim) hadisini açıklayarak şöyle demiştir:

“Şüphesiz bir kimse, müşriklerle beraber bir sebebe binaen oturur ve onların topluluklarına girerse bu küfür olmaz. Hadiste kastedilen bu değildir. Hadiste şu kastedilmektedir: “Kim müşriklerden ayrılmaya gücü yetmediği için müşriklerin baskısıyla ordularına zorla katılırsa, işte bu kimse, öldürülme ve malının alınması yönünden müşriklerin hükmünü alır. Fakat onlar gibi kâfir olmaz. Şayet müslümanlarla çarpışmayı isteyerek çıkar ve kâfirlere vücuduyla ve malıyla yardım ederse, işte o zaman şüphesiz o da onlar gibi kâfir olur.” (Mecmuatur Resail ve’l Mesail c: 2 s: 135)

Tevhidi bilen bir kişi için, zikrettiğimiz bu görevlerin apaçık batıl görevler olduğunda şüphe yoktur. Muvahhid bir müslüman bu görevlerin herhangi birinde asla yer almaz. Zira polislik veya bunun gibi görevlerde yer alan kimseler bu küfür düzenlerinin vurucu gücleri, kuvvetleri değiller midir? Bu düzenlerin ve onların kanunlarının koruyucuları değiller midir? Onlara “uyumayan göz” yani; beşeri kanunları korumak için uyumayan göz, sıfatı verilmemiş midir? Beşeri kanunlara muhalefet edenlere ceza verenler, faizle işleyen bankaları, genel evleri, gazinoları, kumarhaneleri, televizyonları, sinemaları, radyoları koruyanlar, haksız yere para cezası kesenler, tevhidi anlatanları yakalayıp hapseden, işkence yapan ve hatta öldürenler yine bunlar değiller mi?

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Öyle emirler olacak ki yaptıklarından bazılarını uygun görecek, bazılarını ise uygun görmeyeceksiniz. Onlara karşı çıkan kurtulur, onlardan uzaklaşan selamete kavuşur, onlarla haşir neşir olan helak olur.” (Taberani ve başkaları sahih senedle)

Ey tevhidi isteyen kişi! Sakın helake uğrayanlarla beraber olup sen de helak olma!

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“İçinizden öyle imamlar çıkacak ki onların İslam’a uygun ve uygun olmayan hareketleri olacak. İslam’a uygun olmayan hareketlerini kabul etmeyip reddeden kurtulur. Onların İslam’a karşı olan hareketlerinden hoşlanmayan selamete erer. Fakat onlara rıza gösterip tabi olan, onlar gibi olur.” (Müslim, Ahmed)

Beşeri kanunlarla hükmedenlere sakın tabi olma ve onların yaptıklarına rıza gösterme! Yoksa onlar gibi olursun.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Şu altı şey gerçekleşmeden önce ölmeyi temmeni edin! Bunlar; sefihlerin emir olması, kâfir ve zalim idarecileri koruyan askerlerin çoğalması, rüşvetlerin çoğalması... (Ahmed, Taberani)

Bu hadisi rivayet eden Abis el Gıfari radiyAllahu anh, bu duyduğu altı şeyin kendi zamanında ortaya çıktığını zannetmiş ve bu sebeble ölümü temenni etmiştir. Bu temennisi sebebiyle kendisine karşı gelenlere ise bu hadisi zikretmiştir.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, Allah-u Teâlâ'nın şeriatiyle hükmetmelerine rağmen bazı zulümleri olan yöneticilerin askeri olmayı iyi görmemiş ve ümmetini bundan sakındırmıştır. Öyleyse tevhidi yoketmek için çalışan, şirk kanunlarını yayan, Kur’an’ı bir kenara atıp beşeri kanunlarla insanlara hükmeden yöneticileri koruyan askerlerin durumu nasıl olur acaba? Bunların durumu, Ebu Umame’nin Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği hadiste anlattığı gibidir

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:

“Zamanın sonlarında öyle askerler olacak ki, Allah-u Teâlâ'nın gazabıyla sabahlayacak ve Allah-u Teâlâ'nın lanetiyle eve döneceklerdir.” (Ahmed, Hakim, Taberani)

Taberani’de şöyle bir fazlalık vardır:

“Onlardan sakın olma!”

Ebu Hureyre radiyAllahu anh'dan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Eğer uzun yaşarsan öyle insanlar göreceksin ki onlar, Allah-u Teâlâ'nın gazabıyla sabahlayacaklar ve Allah-u Teâlâ'nın lanetiyle eve döneceklerdir. Ellerinde de inek kuyrukları gibi kırbaçlar olacaktır.”
(Müslim, Ahmed)

Allah-u Teâlâ'nın hükümlerini tatbik etmeyen, Allah’ın şeriatini bir kenara atıp beşeri kanunlarla insanlara hükmeden yöneticilerin askerlerinin, emniyet ve istihbarat güçlerinin hepsi onlar gibi kâfirdir. Onlar Rasulullah’ın buyurduğu gibi Allah-u Teâlâ'nın gazabıyla evden çıkar, yine Allah-u Teâlâ'nın lanetiyle eve dönerler. Sakın sen de onlar gibi asrımızın yesağının erlerinden olma! İblisin erlerinden olma! Çünkü Allah-u Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlar, hak yoldan sapmış azgınlar ve İblis’in askerleri, hepsi oraya yüzüstü atılırlar.” (eş-Şuara: 94-95)

Ve Allah-u Teâlâ'nın şu ayette zikrettiği kimselerden de sakın olma!...

“Oysa onlar, çeşitli kabilelerden meydana gelmiş, şurada mağlub olmaya mahkûm çok kalabalık bir ordudur.” (Sa’d: 11)

Ey Allah-u Teâlâ'nın kulu! Sen, bütün gücünle tevhidin erlerinden ve imanın askerlerinden olmaya çalış! Allah, bu kimseler hakkında şöyle buyuruyor:
“Muhakkak ki galip gelecek olan, bizim ordumuzdur.” (Saffat: 173)




(22) (İbni Hibban, Ebu Yala, Taberani rivayet etti, sahih dedi.)

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #7 : 05 Eylül 2015, 20:37:16 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

b – Emniyette Ve İstihbaratta Çalışmak:


Orduda çalışmak nasıl küfürse emniyet teşkilatında ve istihbaratta çalışmak (casusluk yapmak) da aynı şekilde küfürdür. Çünkü onlar iman ehliyle ilgili haberleri yesağın kullarına iletirler. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, değil kâfir bir hükümdarın yanında çalışmayı, zalim müslüman idarecinin yanında çalışmayı bile yasaklamış ve onu pis bir görev olarak nitelendirmiştir.

Hemmam radiyAllahu anh dedi ki: “Biz Huzeyfe radiyAllahu anh ile beraberdik. Ona denildi ki:

“Bir adam bizim konuştuğumuzu Osman radiyAllahu anh’a haber veriyor, bunu nasıl görürsün?” Huzeyfe radiyAllahu anh dedi ki:

“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini duydum:

“Hiçbir kattat cennete giremez” (Buhari)

Kattat; konuşulanları gizlice dinleyip, bunları nakleden kişidir. (Feth’ul Bari)

Müslüman yönetici müslümanları korumak, münafık ve düşman kimseleri ortaya çıkarmak için istihbarat görevlisi tayin edebilir. Bu İslam’da caizdir. Fakat müslümanlara zarar vermek için müslümanların ne yaptıklarını gizlice öğrenip nakletmek caiz değildir. Böyle bir görevi, müslüman yönetici bile kimseye veremez. Hadiste zikredilen kişi, Osman radiyAllahu anh'ın kendisine görev vermediği bir kişidir. Bu kişi, fesad çıkarmak ve müslümanlara zarar vermek amacıyla bu işi yapardı.

Müslüman yöneticinin bile böyle bir yetkisi olmadığı, böyle yapmasına izin verilmediği ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu ameli caiz görmediği halde İslamı hakim kılmak için çalışan müslümanların haberlerini gizlice öğrenip tağut ve yandaşlarına iletmenin hükmü nedir acaba? Şüphesiz bu, kâfirleri desteklemektir. Dolayısı ile apaçık şirk ve küfürdür.

Müslim’in rivayetinde hadis şöyle geçmektedir:

Hemmam İbni Haris radiyAllahu anh dedi ki: “Biz Huzeyfe’nin yanında mescidde otururken bir adam geldi ve yanımıza oturdu. Huzeyfe’ye şöyle denildi: “Bu adam söylediğimizi sultana naklediyor.” Huzeyfe adama duyurtarak: “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini duydum:

“Hiçbir kattat cennete giremez.”

Bu hadise Osman radiyAllahu anh zamanında olmuştur. Osman radiyAllahu anh zamanındaki durum böyle ise, zamanımızda İslamı hakim kılmak için çalışan müslümanlar hakkında kâfir devlet için haber toplayan görevlilerin hükmü nedir acaba? Bu kişilerin hükmü Seleme İbni Ekva radiyAllahu anh’dan rivayet edilen hadiste geçmektedir.

Seleme İbni Ekva radiyAllahu anh dedi ki:

“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bir yolculukta iken, müşriklerden bir casus müslümanların yanına gelerek onlarla konuşmaya başladı. Bir müddet sonra geri döndü. Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem sahabelerine şöyle dedi:

 “(O bir casustur) Onu hemen yakalayıp öldürün!” Sonra onu öldürene de malını ganimet olarak verdi.” (Buhari ve başkaları rivayet etti.)

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #8 : 18 Eylül 2015, 01:15:28 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

c – Müslümanların Haberlerini Yesağın Kulları Tağutlara Haber Vermeye Yardımcı Olan Her Tür Görev:


Huzeyfe radiyAllahu anh'ın rivayet ettiği hadisin sadece emniyet ve istihbarat görevini yasaklamadığını, aynı zamanda zulme yardımcı olan, müslümanların haberlerini yesak kulları tağutlara bildiren her görevi yasakladığını bil! İnsanlara zulmeden, onların mallarını haksız olarak yiyen vergi müessesesinde veya müslümanların haberlerini toplayan müesseselerde ne tür olursa olsun görev almak buna sadece bir kaç örnektir.

Cabir b. Abdullah radiyAllahu anh dedi ki:

“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, Ka’b b. Ucra’ya şöyle dedi:

“Allah seni sefih emirlerden korusun!” Ka’b b. Ucra dediki:

“Ey Allah’ın Rasulu! Sefih emirler kimlerdir?” Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:

“Benden sonra gelen bir grup emirler olacak. Fakat bunlar yolumu takip etmeyecek ve sünnetime uymayacaklar. Kim yalan söyledikleri halde onları doğrularsa ve zulümlerine yardım ederse bilsinler ki ben onlardan, onlar da benden değildir. Havzıma da gelemeyecekler. Kim onların yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerine yardım etmezse işte onlar benden ben de onlardanım ve onlar havzıma da geleceklerdir.” (Ahmed, Tirmizi, Nesei sahih senedle rivayet ettiler)

Zalim emirlere yardım eden kişilerin durumları böyleyse, zamanımızda İslam şeriatini bir kenara atıp insanlara beşeri kanunları tatbik eden, onları muhakeme olmaya zorlayan kişilere yardım eden ve onlar için bilgi toplayanların durumu nasıldır acaba? Herkes kendi durumunu, görevini ve ne iş yaptığını çok iyi bilir. Bu konuda yapması gerekeni de çok iyi bilir. Herkes kendisinden sorumludur. Zerre kadar şer işleyen karşılığını muhakkak görecektir. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmasın.


Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #9 : 08 Ekim 2015, 23:03:09 »

5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

d – Tağuti Sistemlerin Tayin Ettiği Ve Kendilerine Ücret Verdiği İdarelerde İnsanların Haberlerini Tağuta Bildirmek İçin Görev Almak:


Ebu Hureyre ve Ebu Said el Hudri radiyAllahu anh Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Size sefih emirler hükmedecektir. Onlar, insanların en şerlilerini kendilerine yaklaştıracak, namaz vakitlerini de geciktirecekler. Her kim bu emirlere yetişirse onlara “ariyf” olmasın, polis olmasın, vergi memuru olmasın, bekçi olmasın!” (23)

Hadiste zikredilen “ariyf”; bir şehrin, bir kasabanın veya bir grubun idaresini üstlenip onların hallerini ve durumlarını ülke yöneticisine bildiren (idareci) kişidir.

Ariyf ile ilgili bu tarif, İbni Esir - Ennihaye c: 3 s: 218 İbni Hacer - Elfeth c: 3 s: 168’de geçmektedir.

Ariyf ile ilgili olarak yapılan bu tarife zamanımızdaki insanların çoğunun yaptığı devlet memurlukları girer. Bunlardan bazıları; muhtarlık, muhafızlık, kaymakamlık, valilik, müfettişlik, belediye meclisi, belediye meclisinin uzuvları v.s. memurluklardır.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem “ariyf” görevinden iyi zamanlarda, yani; İslam’ın tatbik edildiği zamanlarda bile sakındırıyordu.

Ebu Hureyre radiyAllahu anh'dan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ariyflerin görevlerinin başlangıcı kınama, sonu ise pişmanlık ve kıyamette azaptır.” (Ebu Davud Tayalisi Hasen senetle)

Ebu Zer radiyAllahu anh ölüm döşeğindeyken kendisini ziyaret edenlere şöyle dedi:

“Allah-u Teâlâ için, daha önce sizden emir, ariyf ve elçi olmuş bir kimse beni kefenlemesin!” (24)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ve sahabelerin müslüman bir devlette bu gibi görevleri yapanlar hakkındaki tavırları böyleyse, İslam şeriatini bir kenara atarak beşeri kanunları tatbik eden ve İslam’ı hakim kılmak için çalışan müslümanlara her türlü işkenceyi yapan sistemlerin hizmetinde bu tür görevleri yapanlar için durum nasıl olur acaba? Bu görevlere karşı dikkatli olun ve onlardan sakının!





(23) (İbni Hibban, Ebu Yala, Taberani rivayet etti, sahih dedi.)

(24) (Ahmed c: 5 s: 116, İbni Hibban, İbni Sa’d, İbni Kayyım Zad’ul Mead c: 3 s: 535)

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #10 : 03 Kasım 2015, 17:27:14 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

e – Vergi, Gümrük, Ceza Ve Haciz Memurluğu Yapmak, Banka Ve Benzeri Gibi Haram İşleyen Müesseseleri Korumak Ve Bu Gibi Yerlerde Görev Almak:


Tağutlar, devletlerini sağlamlaştırmak için insanlardan vergi alırlar, onlara mali cezalar uygularlar. Her kim vergi, gümrük ve benzeri isimlerle, insanlardan zorla para alınması konusunda tağutlara yardım ederek onların kanunlarının işlemesine vesile olursa o da onlar gibi kâfir olur.

Ebu Hureyre ve Ebu Said el Hudri radiyAllahu anh Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Size sefih emirler hükmedecektir. Onlar, insanların en şerlilerini kendilerine yaklaştıracak, namaz vakitlerini de geciktireceklerdir. Her kim bu emirlere yetişirse onlara “ariyf” olmasın, polis olmasın, vergi memuru olmasın, bekçi olmasın.” (25)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bu hadisi, insanların malını batıl yolla yiyen ve zulme yardım eden müesseselerde vergi memurluğu, bekçilik ve benzeri görevleri yapmayı yasaklamaktadır.

Allah-u Teâlâ, Ata b. Rebah’a rahmet etsin! Hilafetin ve fetihlerin olduğu bir dönemde bir adam kendisine şöyle sordu:

“Muhasebecilik yaparak, giren ve çıkanları hesaplayarak maişetini sağlayan bir kardeşim var. Üstelik onun çocukları da çoktur. Şayet bu görevi yapmayacak olursa muhtaç duruma düşer ve borçları artar. Bu durumda bu görevi yapması caiz midir?” Ata b. Rebah soru soran kişiye şöyle dedi:
“Kimin idaresi altında bu görevi yapıyor?” Adam:

“Halid b. Abdullah el Kasri’nin” dedi. Ata b. Rebah bunu duyunca şöyle dedi:

“Sen Allah-u Teâlâ'nın şu sözünü okumuyor musun?

“(Musa) Dedi ki: “Ey Rabbim! Bana verdiğin bu nimetten dolayı mücrimlere asla yardımcı olmayacağım.” (el-Kasas: 17)

Kardeşin sakın bunlara yardımcı olmasın! Bunlara yardımcı olmazsa Allah-u Teâlâ ona yardım eder. Zalime yardım etmek ona yazı yazmak, ona arkadaş olmak asla caiz değildir. Şayet kardeşin, onlara yazı yazarsa, onlarla arkadaş olursa zalimlere, zulümlerinde yardımcı olmuş olur.” (Kurtubi Tefsiri)

İslam kanunlarının uygulandığı bir beldede durum böyleyse, faizi helal sayan, vergi ve buna benzer isimler altında insanların mallarını haksız yere yiyen zamanımızdaki kâfir kanunlarına yardımcı olunabilir mi acaba? Müslümanların malını çok az olsa bile yiyen kimse haram işlemiştir. Öyleyse tağutu güçlendirmek için insanların malını haksız yere gaspeden işlerde çalışan kişinin durumu nasıl olur acaba?

Ebi Umame el Harisi şöyle demiştir:

“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle söylediğini duydum:

“Kim bir müslümanın hakkını yerse Allah-u Teâlâ ona cenneti haram kılar ve cehennemi hakeder.”

 Sahabelerden birisi dedi ki: “Ya RasulAllah! Çok az olsa bile mi?” Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem: “Bir misvak kadar olsa bile...” cevabını verdi.” (İbni Mace)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Bir müslümana zulmederek bir şey yiyen kişiye, Allah-u Teâlâ ceza olarak cehennemde onun gibi bir şey yedirecektir. Kim bir müslümanın hakkına tecavüz ederek bir elbise giyerse Allah-u Teâlâ ona, cehennemde ateşten bir elbise giydirecektir.” (26)

Bir müslümanın malını haksız yere yiyen kişinin durumu böyleyse acaba haksız yere insanların mallarını vergi, ceza, harç adı altında tahsil ederek kâfir devlete veren kişinin durumu nasıl olur? Böyle bir görevi bir müslüman yapabilir mi?

Asrımızın yesağının kanunlarına bakıldığında, kanunlarının çoğunluğunda, kanuna muhalefete karşılık olmak üzere bir ceza ve bu cezayla birlikte bir de maddi cezanın olduğu görülür. Bunu kâfir sistemlerin belediye kurumlarında ve maliyeyle ilgili kurumlarında çokça görmek mümkündür. Öyleki belediye ve maliye, insanların mallarını haksız yere yemek için belediyenin veya maliyenin yasağına muhalefet adı altında insanlara para cezası verir, rızkını temin amacıyla iş yeri açan esnafa vergi koyar, ihracat ve ithalat sebebiyle alınan ve satılan mallara gümrük vergisi koyar ve insanların mallarını haksız yere yemek için bunlar gibi daha nice yaptırımlarda bulunur. O halde bir müslümanın böyle işlerde görev alması asla caiz olmaz. Zira gerek belediyede, gerek maliyede, gerek gümrük, vergi, ikamet ve pasaport işlemleriyle ilgili müesseselerde çalışmak kâfirleri yaptıkları zulümde desteklemek demektir. İşte bu sebeble böyle yerlerde asla çalışılmaz.

Yine kâfir devletin koruma altına altığı ve çalışmasına izin verdiği, faizle iş yaparak insanların adeta kanını emen banka ve benzeri müesseselerde de çalışmak bir müslüman için asla caiz değildir. Zira burada da zulmü ve Allah-u Teâlâ'nın haram kıldığı bir ameli destekleme söz konusudur.

Fakat bütün bunlara rağmen günümüzde kendilerine “hoca” denilen, imam kılığına girmiş Allah-u Teâlâ'nın kendilerini lanetlediği yaratıklar, vergi kaçırılmasını önlemek için insanlara; “böyle yapan kimse tüysüz yetimin hakkını yemiştir” diye fetvalar verirler. Yine bu kimseler “bankalarda çalışmanın caiz olduğunu da söylerler.” Üstelik bunu dini kullanarak, din adına yaparlar... Acaba bu yaptıkları tağuta yardımcı olmak değil midir?




(25) (İbni Hibban, Ebu Yala,Taberani rivayet etti, sahih dedi.)

(26) (Buhari: Edeb’ül Müfret, Hakim, İbni Mübarek: Zühdde. Bu hadis değişik yollardan rivayet edildiği için sahihtir.)


Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #11 : 25 Kasım 2015, 16:54:34 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

f – Elçilik ve Konsolosluk Görevlerinde Bulunmak:


Bu görevler; uluslararası boyutta gerek temsil ederek gerek istihbaratçılık yaparak gerek ülke işlerini görerek tağutun işlediği zulümlere yardım eden, onların varlığını devam ettiren ve her alanda ona en büyük yardımcı  görevlerdir. Bu, gündüz vakti güneşin açıkça görüldüğü gibi açık bir meseledir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“İyilik ve takvada yardımlaşın! Kötülük ve düşmanlık da yardımlaşmayın!” (el-Maide: 2)

“(Ey gerçek manada iman edenler!) Zulmedenlere asla (kalbinizde sevgi besleyerek veya karşı koyma imkanınız olduğu halde küfür, şirk ve zulümlerine sessiz kalıp taviz vererek) meyletmeyin! Aksi halde, size ateş dokunur.” (Hud: 113)  


Süfyan es Sevri şöyle demiştir:

“Zalimlere mürekkep uzatan veya kalemlerinin ucunu açan veya onlara bir kağıt veren kimse, bu ayetin hükmüne girer.”

İbni Ömer radiyAllahu anhume, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Zulme ve zulmedenlere yardım eden kişi, bu işi terkedinceye kadar Allah-u Teâlâ'nın gazabı içindedir.” (27)  
                                      
Selefi salih, hilafet zamanında bile zalimlerden ve onların zulüm olan görevlerinden insanları sakındırıyordu. Şayet şu an yaşasaydılar, zamanımızdaki tağutların bu görevlerine ne derlerdi acaba?

İbni Mes’ud radiyAllahu anh şöyle dedi:

“Ey Mehdi! İyileriniz görevden azledilir, deneyimsiz, tecrübesiz kişiler size hükmeder ve namazın vaktini geciktirirlerse ne yaparsın?” Mehdi:

“Bilmiyorum” dedi. İbni Mesud radiyAllahu anh ona dedi ki: “Onlara vergi memuru, ariyf, polis, koruyucu, elçi olma ve namazı vaktinde kıl.” (Abdurrezzak Musannef’inde c: 2 s: 383)



(27) (İbni Mace ve başkaları rivayet etmiştir. Bir çok değişik kanaldan geldiği için hadis sahihtir.)

Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #12 : 23 Ocak 2016, 18:54:07 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

g – Hakimlik, Savcılık, Avukatlık Gibi Görevlerde Bulunmak:


Muvahhid olan bir kimse, tağutun hakimi, savcısı ve avukatı asla olamaz. Bu pis görevden kendisini ve çocuklarını uzak tutar.
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kadılar, ikisi cehennemde, bir tanesi cennette olmak üzere üç tanedir. Heva ve hevesiyle hüküm veren kadı cehennemdedir. Bilmeden hüküm veren kadı da cehennemdedir. Hakla, adaletle hükmeden kadı ise cennettedir.” (28)

Allah-u Teâlâ'nın kanunlarıyla hükmeden bir mahkemede görev alan, belli bir meselede heva ve hevesine uyarak veya rüşvet aldığı için adaletle hükmetmeyen, meseleyi değiştirerek, değiştirdiği meseleye Allah-u Teâlâ’ ın hükmünü uygulayan hakim ile tağutun hükümlerine göre hükmeden hakimi birbirinden ayırmak gerekir.

Birincisi; yaptığı amelin haram olduğuna inandığı müddetçe haram işlemiştir ve bu ameli sebebiyle cehenneme girecek, fakat orada sonsuza kadar kalmayacaktır. Diğerine yani; tağutun hükümleriyle hükmeden hakime gelince, onun yaptığı amel haram değil, şirk ve küfürdür. Bu tür hakimler bu hal üzere öldüklerinde ebedi olarak cehennemde kalacaklardır.

Allah-u Teâlâ
şöyle buyuruyor:

"Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar." (en-Nisa: 116)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi kadılar üç çeşittir. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1 - Heva Ve Hevesiyle Hükmeden Kadı:


Şeriate muhalif her şey hevadır, cehalettir, zulümdür.

2 - Bilmeyerek Hüküm Veren Kadı:

Burada kastedilen “bilmemek” kâfirlerin kanunlarını bilmemek değil, şeriatin hükümlerini bilmemektir.

3 - Hakla Hükmeden Kadı:

Haktan kasıt; Kur’an ve sünnettir.

Senin de bildiğin gibi asrımızın yesağı, Kur’an ve sünnetin kanunlarına itibar etmez. Kur’an ve sünnet onların kanunlarına göre her şeyin üstünde değildir. Kur’ an ve sünnetin hükümlerini bir kenara atmış, ondan sadece heva ve heveslerine uygun olanları almışlardır. Dolayısı ile ve bildiğin gibi yesağın kanunları, Kur’an ve sünnete muhalif, hak olmayan kanunlardır ve onların mahkemelerinde sadece bu kanunlar uygulanır. Bu sebeple mahkemelerinde hak değil, batıl vardır, zulüm vardır, tagutun şeriati vardır. Durum böyleyken acaba muvahhid, müslüman ve mümin olduklarını iddia eden kimseler bu kanunlarla hükmeden hakim olabilirler mi? Hüküm vermesi için mahkemeye sevkeden savcı olabilirler mi? Bu kanunlara göre insanları savunan avukat olabilirler mi? Halbuki iman, İslam ve tevhid ancak tağutu inkar etmekle gerçekleşebilir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak isterler.” (en-Nisa: 60)

Tevhidi bozan her görev uzak olsun, yok olsun! Bu görevi la ilahe illAllah inancının üstünde tutan akıla da yazıklar olsun!

Allah-u Teâlâ Şeyh Süleyman b. Sehman’a rahmet etsin. Tağutun manasını açıkladıktan ve Allah-u Teâlâ'nın:

"(Ey müşrikler!) Fitne (şirk işlemeniz, haram aylarda sizi) öldürmekten daha büyük bir günahtır.” (el-Bakara: 217)

"...fitne (şirk), (Mescid-i Haram'da) öldürmekten daha beterdir" (el-Bakara: 191)
ayetlerini delil alarak, ölüm ve bütün hayatın gitmesinin, şirk ve küfürden daha iyi olduğunu söyledikten sonra şöyle dedi:

“Bütün dünyan gitse bile, tağutun mahkemesine muhakeme olmak senin için asla caiz olmaz. Şayet sana; “ya elindeki her şeyi vereceksin veya tağuta muhakeme olacaksın” denilirse, sana farz olan şey; elindeki her şeyi vermen, fakat asla tağuta muhakeme olmamandır.” (Ed-Dürerüs Seniye s: 375, Hükmül Mürtedden)

Allah-u Teâlâ, selefi  salihine rahmet etsin! Onlar, hilafet ve şeriatin hakim olduğu dönemlerde bile kadılık ve benzeri görevlerden kaçar ve şöyle derlerdi:

“Kim kadılık görevi alırsa kendini bıçaksız kesmiş olur.” (29)

Mevzuyu Ahmed Şakir’in sözüyle bitireceğim. Ahmed Şakir asrımızın yesağı hakkında şöyle dedi:

“Durum böyle iken herhangi bir müslümanın ortaya konmuş olan bu yeni dini (yasaları) kabul etmesi caiz olur mu? Veya alim olsun cahil olsun herhangi bir babanın çocuğunu bunları öğrenmeye, bunlara itikad etmeye, bunlarla amel etmeye göndermesi caiz olur mu? Veya bir müslümanın bu asrımızın yesağında hakimlik görevini alması caiz olur mu?

Zannetmiyorum ki dinini bilen, ona tam inanan, bu Kur’an’ın Allah tarafından Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e indirildiğine, bu muhkem kitaba batılın hiçbir yöndan yaklaşamayacağına, Allah’a ve Resulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiklerine itaatin farz olduğuna iman eden bir insan bu sorulara olumlu cevap versin ve tereddüt etmeden bunun kesin batıl olduğunu bilmesin. Hatta bu asrımızın yesaklarına göre hakimlik yapmanın caiz olmayıp küfür olduğunu görmesin...

Kur’an ve sünnetten kaynaklanmayan, insanların heva ve heveslerine göre konulan bu kanunlar hakkındaki İslam’ın verdiği hüküm güneş gibi açıktır: Bu, apaçık küfürdür! Bunda üstü kapalı bir şey yok. Kim olursa olsun hiçbir müslümanın bu kanunları kabul edip itaat etme konusunda herhangi geçerli bir mazereti yoktur. Herkes bu konuda dikkatli olsun! Herkes kendinden mesuldur. Alimler hakkı söyleyerek bunun küfür olduğunu haykırsınlar. Ve bunu herkese tebliğ etsinler. Bu konuda gevşemesinler, korkmasınlar. Asrımızın yesağının kulları, onun destekleyicileri benim için yobaz, gerici vb. şeyler söyleyeceklerdir. Diledikleri her şeyi söylesinler. Hiçbir zaman hakkımda söylenenleri önemsemedim. Ben söylemem gerekenleri söyledim.” (Umdet-utTefsir c:4  s: 171-174)



(28) (Ebu Davud, Tirmizi, Hakim, Taberani sahih senedle)

(29) Bu sözün aslı, Ebu Hureyre radiyAllahu anh'dan rivayet edilen Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in şu şözüdür:
“Kim insanlar arasında kadı olursa kendini bıçaksız kesmiş olur.” (Ahmed, Ebu Davud ve başkaları)
Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #13 : 22 Mart 2016, 20:42:55 »


5 – Yesak Kullarının Zulümlerine Yardım Edici, Kanunlarını İkrar Edici ve Destekleyici Her Türlü Görevden Allah-u Teâlâ İçin Kaçınmak.

h -  Bakan Ve Milletvekili Olmak:

Bu görevler Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in “ariyf” hadisinde yasakladığı “ariyf”(her tür idareci ve muhbir) bölümüne girer. Bu görevler; asrımızın yesağının kanunlarının tatbikinde tağuti sistem için hüküm ve temel teşkil eden görevlerdir.

“Diyanet İşleri Bakanı” olmak da bu görevlere bir örnektir. Bu görevde bulunan kimse mücrim ve kâfirlere yardım ettiği için kendisi de mücrim ve kâfirdir. Bu göreve gelenler; hatiblerin ve imamların dillerini tutan, mescitleri esir alan, kiliselere hizmet eden, tağuti devletin planlarını yürürlüğe koyan, insanları aldatan, tagutlara İslam maskesi giydiren, tagutun kanunlarını sürekli tatbik eden, tagutlar aleyhine olan İslam’daki kanunları gizleyip tatbik etmeyen ve Allah-u Teâlâ'nın dini İslam’ı yeryüzüne hakim kılmak için mücadele edenleri taguta ihbar eden, İslami hükümleri tagutlar lehine gerçek dışı olarak yorumlayan, evirip çeviren, bütün mesaisini bu amaçlar doğrultusunda harcayan alçak ve hain bir kişidir.

Çünkü o bu görevi alırken, tagutun kanunlarına ihlaslı olacağına dair Allah-u Teâlâ adına yemin etmiş ve şöyle demiştir:

“Vatana ve emire (krala, cumhurbaşkanına vs) karşı ihlaslı olacağıma; anayasaya ve devletin kanunlarına saygılı olacağıma Allah-u Teâlâ adına yemin ediyorum.”

Diyanet İşleri Bakanı olmak, normal bir devlet memuru olmak değil, devletin ayakta kalabilmesi için şart olan rükun ve kutuplarından bir rükun ve kutup olmak demektir.

Tağuti sistemlerde bunun gibi veya bundan daha şerli, daha tehlikeli ve daha zalim diğer bazı bakanlıklar da şunlardır: Adalet (adaletsizlik) Bakanlığı, İç İşleri (İslam’a düşmanlık) Bakanlığı, Dış İşleri (Kâfirlere dostluk) Bakanlığı, Maliye ve Gümrük (zayıf halkı soyma ve sömürme) Bakanlığı, Milli Eğitim ve Kültür (İmansızlık ve Hayasızlık) Bakanlığı.

Bu görevlerde yer alan kimseler, küfür ve zındıklık bakımından dereceleri farklı olsa bile, kâfir ve zındıktırlar. Çünkü bunların hepsi, şirki ve ehlini destekleyen, tevhide ve muvahhidlere savaş açan kişilerdir. Bunlardan bazıları bunu açıkça, bazıları ise gizlice yapmalarına rağmen hepsi tevhidi yoketmek, şirki korumak, yesağın kanunlarını sabitleştirmek ve saygınlığını muhafaza etmek için bilenmişlerdir. Bunları, bu bakanlıkların tüzüklerini okuyan kişi anlar. Zira bu bakanlıklar, yürütme organı, yani; yesağın kanunlarını yürürlüğe koyan organ, ismini alırlar. Yesağın kanunlarında şöyle bir madde vardır: Bakanlar Kurulu, devletin maslahatıyla ilgili meseleleri idare eder, hükümetin genel siyasetini çizer ve bu siyasetin uygulanmasını kontrol eder.

Tagutun durum ve kanunlarını bilmeyen veya bildiği halde dinini sevenleri tagut adına, İslam ile kandırarak saf dışı etme gayesindeki kimselerin, kâfir devletlerde bakan olma konusunda kendilerine delil alarak ortaya attıkları, eski bir şüphe olan Yusuf aleyhisselam ile ilgi meseleyi burada açıklamak istiyorum.

Onlar şöyle demektedirler: “Tağutun kanunlarıyla bakanlık yapmak caizdir. Çünkü Yusuf aleyhisselam kâfirlerin yanında bakanlık yapmıştır.”

Asrımızın yesağının kanunlarıyla hükmetmek için, bu kanunlara bağlı kalacağına dair yemin ederek teşri meclisi olan parlementoya giren kimselerin, kâfir devlette bakan olmaya Yusuf aleyhisselam meselesini delil göstermeleri, bu delil geçersiz olmakla birlikte, Allah-u Teâlâ'nın rasulü olan Yusuf aleyhisselam’a büyük bir iftiradır. Çünkü onlar böyle bir delili göstermekle; Allah-u Teâlâ'nın rasulü olan Yusuf aleyhisselam’ın, her müslümanın reddetmesi gereken tağutu reddetmediğini, bu tağutun kanunlarını kabul ettiğini ve o kanunlara bağlandığını söylemiş olurlar. Bu ise insanları tağuttan sakındırmak için gönderilen Allah’ın rasulü Yusuf aleyhisselam’a en büyük hakarettir.

Yusuf aleyhisselam’ın durumu ile tağutların hükmü altında bakan olmak arasında çok büyük farklar vardır. En önemli farklardan bazıları şunlardır:

1 - Yusuf aleyhisselam, görevi aldığı zaman kralın kanun ve dinine bağlı kalacağına dair yemin etmedi. Hâlbuki zamanımızda bakan veya milletvekili olan bir kişi, kâfir anayasaya ve tağuta saygılı ve ihlâslı olacağına dair yemin ediyor.

2 - Yusuf aleyhisselam görev aldığı zaman, ona herhangi bir şart koşulmadı, sınırlar konmadı. Ondan herhangi bir söz alınmadı ve dininden zerre kadar taviz vermedi. Görev almadan önce krala sadece şöyle demişti:

"(Yusuf dedi ki: ) "Beni, (sana ait olan) yerin (erzak ve mal) hazinelerinin sorumlusu yap! Zira ben, çok iyi bir koruyucu ve (malların nasıl korunması gerektiği konusunda) bilgili bir idareciyim." (Yusuf: 55)

3 - Yusuf aleyhisselam devletin kanunlarına bağlı değildi ve o kanunlara uymuyordu. Onun görevi özeldi ve böyle bir görev daha önce hiç kimseye verilmemişti. Allah-u Teâlâ ona yardım etmeseydi böyle bir görev onun için söz konusu olamazdı. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
 
"İşte böylece biz Yusuf'u, kralın toprağında karar sahibi kıldık. Öyle ki (bu imkânla) dilediği yere gidip, dilediği şeyi yapabilirdi." (Yusuf: 56)

Yusuf aleyhisselam, yönetimde görev alırken Allah-u Teâlâ'nın yardımıyla, dilediği gibi davranacak şekilde görev almıştır. Allah-u Teâlâ ayette:

“dilediği yere gidip, dilediği şeyi yapabilirdi...” buyurduğu üzere, Yusuf aleyhisselam yönetme konusunda dilediği gibi davranmaktaydı. Kralın hükümlerine bağlı değildi ve onun hükümleriyle asla hükmetmemişti. O, sadece Allah-u Teâlâ'nın kanunlarını uygulamış, bu konuda kral ona herhangi bir itirazda bulunmamıştı. Zira kral, ne bakan ne vezir hiç kimseye verilmeyen bir dokunulmazlığı ona vermişti. Bu dokunulmazlık, zamanımızdaki kâfir devletlerde bakanlık yapanların sahip olduğu dokunulmazlık gibi değildir. Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Kral şöyle dedi: “Onu bana getirin de kendime has (müsteşar) yapayım.” (Kral) Onunla (Yusuf ile) konuşunca: “Muhakkak ki bugün sen, katımızda üstün ve güvenilir bir mevki sahibisin” dedi.” (Yusuf: 54)

Yusuf aleyhisselam, Allah-u Teâlâ'nın buyurduğu gibi görevinde dilediği gibi hükmetmekte, dilediği gibi davranmakta, dilediğine vermekte, dilediğine vermemekteydi ve hiç kimseye karşı da sorumlu değildi.

Öyleyse asrımızın yesağına ihlasla ve sadakatla bağlı olacağına, saygı göstereceğine dair yemin eden, teşri hakkını ona veren ve onun kanunlarını uygulayan zamanımızdaki kimseler acaba Yusuf aleyhisselam gibi midirler?

4 - Allah-u Teâlâ, Yusuf aleyhisselam hakkında: “Yusuf’u (emin) bir yere yerleştirdik.” buyurduğu üzere, Yusuf aleyhisselam’ı Mısır’a yerleştirmiş ve orada onu iktidar sahibi yapmıştı. Böyle bir durumda Yusuf aleyhisselam yeryüzünde yetkili kılındığında muhakkak Allah-u Teâlâ'nın hükümlerini uygular. Zira Allah-u Teâlâ yeryüzünde yetkili olan müminlerin nasıl davranmaları gerektiği konusunda şöyle buyurmuştur:

“Onları yeryüzünde bir yere hâkim kıldığımız zaman namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, ma’rufu emreder, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.” (el-Hacc: 41)

Yusuf aleyhisselam, ayette zikredilen mü’min kimselerin önderidir... O, yeryüzünde Allah-u Teâlâ'nın hükümleriyle hükmetmeye elbette daha layıktır...

En büyük iyilik şüphesizki Tevhiddir. En büyük münker ise şüphesizki şirktir. Yusuf aleyhisselam da insanları tevhide davet etme, onları şirkten sakındırma görevini en güzel şekilde yapmıştır.

Zira Yusuf aleyhisselam en sıkıntılı durumu olan hapis anında bile Allah-u Teâlâ'ya imana, tağutu reddetmeye davet etmişti.

Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“(Yusuf onlara şöyle demiştir) Birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa her şeye hakim ve galip olan tek bir Allah mı?” Sizin Allah’ı bırakıp da taptığınız şeyler, sizin ve babalarınızın verdiği bir takım isimlerden ibarettir. (Oysa) Allah onlarla ilgili hiçbir delil indirmemiştir. Muhakkak ki hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti. Dosdoğru din işte budur! Fakat insanların çoğu (hüküm verme yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğunu) bilmez.” (Yusuf: 39-40)

5 - Yusuf aleyhisselam kralın yanında görev aldığı zaman kralın emirlerine itaat ederek görev yapmamış, onun dinine ve kanunlarına asla boyun eğmemiş ve onunla amel de etmemiş, bilakis kraldan tamamiyle bağımsız olarak dilediği hükümleri uygulamıştır. Böyle olmamış olsaydı kardeşini yanında alıkoyması asla söz konusu olamazdı.

Allah-u Teâlâ bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“İşte biz, Yusuf’a (kardeşini yanına alabilmesi için) böyle bir plan hazırlamayı öğrettik. Kralın dinine (kanunlarına) göre amel etseydi, Allah dilemedikçe, kardeşini asla yanında alıkoyamazdı.” (Yusuf: 76)


6 - Yusuf aleyhisselam, Allah-u Teâlâ'nın şeriatine muhalif olan bir kanunu hiçbir zaman ve asla uygulamamış, asrımızın yesağında görev almak için teşri meclisi olan parlementoya girerek yesak kanunlarına ihlasla bağlı kalacağına ve sadakat göstereceğine dair yemin eden kimselerin yaptığı gibi küfür ve şirklerinde kâfirlere ortak olmamıştır. Zira nebi ve rasuller şirk ve haramdan korunmuşturlar. Bu sebeble şirk ve haram işlemezler.

7 - Asrımızın yesağıyla hükmetmek için parlementoya giren bir kimse, zamanımızın tağutu olan asrımızın yesağının hükümlerine göre teşride bulunur.

Acaba Yusuf aleyhisselam böyle yapmış mıdır? Biz Yusuf’u bu şirkten tenzih ederiz. Zira biz, Yusuf aleyhisselam’ın dininin İslam olduğuna, asla bir başka dine bağlanmayacağına inanıyoruz.

Allah-u Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor:

“Kim İslam’dan başka bir din kabul ederse o, ondan kabul edilmeyecektir ve o ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âli İmran: 85)

Yusuf, zayıf olduğu anda bile şirke ve müşriklere karşı şöyle haykırmıştı:

"(Yusuf onlara, rüya yorumları yapabileceğini anlatmak için) şöyle dedi: (Rüyanızda) size rızık olarak bir yemek verildiğini gördüğünüzde, muhakkak ki ben, o rüya gerçekleşmeden önce onun yorumunu size bildiririm. İşte bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerden biridir. Muhakkak ki ben, Allaha iman etmeyen ve kendileri ahireti inkâr eden bir milleti terk ettim. (Ben) Babalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un milletine (dinine) tabi oldum.

Herhangi bir şeyle Allaha şirk koşmamız asla bize yakışmaz. Bu (bize verilen tevhid ilmi), Allah’ın hem bize hem de tüm insanlara bir ihsanıdır. Fakat insanların çoğu (şirk koşarak bu ihsana karşılık)  şükretmemektedir.” (Yusuf: 37-38)


Yusuf aleyhisselam, hapishanede zayıf bir durumda iken bile tağuttan ve tağuta tapanlardan beri olduğunu haykırdığı halde, yönetimde görev almak için nasıl olur da tağutun kanunlarına bağlanır? Yine bu tağutun kanunlarına göre hüküm verir? Zerre kadar imanı olan bir kimse asla böyle düşünmez.

Allah-u Teâlâ,Yusuf aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur:

"Gerçekten de kadın, Yusuf ile cima yapmaya azmetmişti. Eğer Rabbinin delilini görmeseydi,  Yusuf da o kadın ile cima yapmaya azmederdi. İşte böylece onu (Yusuf’u) hıyanet ve zinadan uzaklaştırdık. Muhakkak ki o, seçilmiş kullarımızdandır.” (Yusuf:24)

Allah-u Teâlâ'nın muhlis kullarından biri olan Yusuf aleyhisselam, Allah-u Teâlâ'nın hükmünden bir başka hükme acaba bağlanır mı veya boyun eğer mi veya ihlâsla bağlı kalacağına dair sadakat yemini yapar mı? Veya sadece Allah-u Teâlâ'nın hakkı olan teşri yetkisini bir yaratılmışa verir mi? Bu amelleri müslümanların en basiti bile yapsa İslam’dan çıkar, mürted olur. Öyleyse nasıl olur da böyle amelleri bir rasul işler?

Allah-u Teâlâ'nın halis kulu olan Yusuf hakkında nasıl böyle bir iftira atılabilir? Tağutlara boyun eğerek şirk işlemelerine rağmen, yaptıklarının doğruluğunu ispat için Yusuf aleyhisselam meselesini kendilerine delil alanlara yazıklar olsun! Acaba bunlar Allah-u Teâlâ'dan hiç mi korkmazlar? Yoksa onların gerçekleri idrak edebilecek akılları mı yoktur?

Asrımızın yesağının İslam’a muhalif kanunlarla dolu olduğunu, zamanımızın reddedilmesi gereken tağutu olduğunu ve bu tağut reddedilmedikçe müslüman olunamayacağını size delillerle ispatlamıştık. Buna göre, asrımızın yesağı ile hükmeden bir kimse, aslında tağutun hükümleriyle hükmetmiş ve tağutun kanunlarına muhakeme olmuştur.

Oysa Yusuf aleyhisselam’ın içinde bulunduğu durum, acaba zamanımızdaki kâfirlerin hükmü altında olan belamların durumuna benziyor mu?

Tağutlar, kendi kanunlarını tatbik etmeyen, kendisine boyun eğmeyen bakanları görevlerinde asla tutmazlar. Kendileri gibi hareket etmeyecek, kendi pisliklerine, zulümlerine ortak olmayacak, kendi siyasetlerini, ideolojilerini tatbik etmeyecek bir kişiyi bakan olarak asla tayin etmezler. Kâfir anayasanın kanunlarını kabul etmeyen, bu kanunlara boyun eğmeyen bir kimsenin, milletvekili olması mümkün değilken bakan olması nasıl mümkün olabilir? Acaba Yusuf aleyhisselam’ın durumu onların durumuna hiç benziyor mu?

Her akıl sahibi bu meseleyi dikkatlice inceleyip düşündüğünde, muhakkakki aradaki farkı görecek ve Yusuf aleyhisselam meselesini kendi şirk amellerine delil gösterenlerin yanılgı ve sapıklıklarını rahatça anlayabilecektir.

Yusuf aleyhisselam’ı, tagutların hükümlerine bir an bile olsun boyun eğmiş olmasından tenzih ederim. Yusuf ’un aldığı görevi zamanımızdaki tağutların bakanlarına benzeten kişide zerre kadar iman yoktur. Çünkü böyle yapmakla, Allah-u Teâlâ'nın nebisi Yusuf aleyhisselam’ın kralın dinine girdiğini ve ona kulluk ettiğini iddia ederek ona büyük bir iftira atmıştır. Oysa her iman sahibi bilir ki, insanları tevhide çağıran bir nebi, Allah-u Teâlâ'nın hükmü dışındaki hükümlere bir göz kırpması kadar bile asla boyun eğmez.

Tağuti sistemlerde milletvekili olmak da bakan olmak gibi, hatta ondan daha tehlikeli ve daha büyük küfür olan bir ameldir. Çünkü bakan, taguti sistemlerin yürütme organı, milletvekili ise kanun koyma organıdır. Bu sebeble milletvekillerinin hepsi, istisnasız tağutturlar. Bunlar yalnızca Allah-u Teâlâ'nın hakkı olan teşri koyma yetkisini kendilerinde görmeleri sebebiyle tağut olmuşlardır. İşte bu sebeble bu kimseleri her kim seçmişse, ister kabul etsinler isterse kabul etmesinler, onları rab edinmişlerdir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa her şeye hakim ve galip olan tek bir Allah mı?” (Yusuf: 39)

Allah-u Teâlâ milletvekili ve onlar gibi olanlar hakkında şöyle buyurdu:

"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler....” (et-Tevbe: 31)

Ayrıca “ariyf” (idareci ve muhbirler) kelimesinin ihtiva ettiği mana bu görevi de içine alır. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, daha önce de belirttiğim gibi, İslam kanunlarını tatbik eden zalim bir yöneticinin yanında bile “ariyf” görevini almayı yasaklamıştır. Öyleyse Allah-u Teâlâ'nın kanunlarını tatbik etmeyen kâfir tağutların yanında “ariyf” görevi alanların durumu acaba nasıl olur? Milletvekili “ariyf” ten daha tehlikelidir. Çünkü “ariyf” bir grup insanı temsil eder. Milletvekili ise bütün milleti temsil eder. Ayrıca milletvekili göreve başlamadan önce kâfir anayasaya ve tağuta saygı göstereceğine, ihlasla çalışacağına dair yemin eder. Bu kimseler başlarındaki kendilerine tabi olanların kanunlarına tabi olmakla birlikte bazı basit meselelerde hüküm veren küçük tağutlardır. Böylece hüküm koyma konusunda kendilerini Allah-u Teâlâ'ya ortak ederler.


Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 815


« Yanıtla #14 : 10 Nisan 2016, 22:01:28 »



Son olarak, kâfir tağutun alimleri, yesağın kulları ve hizmetkarları, bizim kâfir devletteki bütün işleri yasakladığımız, haram kıldığımız konusunda bize iftira atmasınlar diye İbni Hacer’in Feth’ül Bari’de “İşçi Babı”nda yazdıklarını naklediyorum.

İmam İbni Hacer şöyle dedi:

 “Alimler, müşriklerin yanında çalışmayı, zaruret olmaksızın ve şu iki şart dışında caiz görmediler:
1 - Yapılan iş müslümanlara helal olmalıdır.

2- Müslümanlara zarar verecek konularda müşriğe yardımcı olunmamalıdır. (Fethül Bari c: 4 s: 452)

Başka alimler bu iki şarta şu üçüncü şartı eklemişlerdir:

- Müslümanların, müşriklerin yanında yapacağı iş müslümanı zelil duruma düşürmemelidir.

Bütün bu anlatılanlardan, muvahhid bir müslümanın kâfir hükümetlerin bünyesindeki her tür görevden uzak durmasının imanını muhafazası için gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Şayet kâfir bir devletteki herhangi bir işte çalışmaya mecbur kalırsa, yaptığı işte zulme, batıla, harama yardımcı olmamalı, kâfir kanunlarını korumamalı, kâfir kanunlarına saygılı, ihlaslı olacağı, onu muhafaza edeceği ve bunlar gibi başka meseleleri yapacağı konusunda yemin etmemelidir. Herkes kendisinden sorumludur. Yardımcı olan Allah-u Teâlâ'dır.
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |