Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el-Yemeni’nin Fetvasıyla İlgili Açıklama
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Eylül 2019, 23:32:23


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el-Yemeni’nin Fetvasıyla İlgili Açıklama  (Okunma Sayısı 4760 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« : 10 Temmuz 2015, 22:28:47 »

Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el-Yemeni’nin Fetvasıyla İlgili Açıklama:

Şeyh Abdullah b. Abdul Bari el-Ehdel el-Yemeni; hicri 1271’de vefat etmiş olup, yaklaşk 200 yıl önce yaşamıştır. Şafii alimlerinden olup Eş’ari akidesine sahiptir.

Şimdi alimin sözünü tek tek açıklayalım:

“İslam diyarında bir kavim...”

Bu cümlede, haklarında soru sorulan kimselerin İslam diyarında yaşadıkları, soruyu soran kimsenin bu kimselere müslüman hükmü verdiği anlaşılmakta, fakat İslam diyarı diye belirtilen yerin şeriatle yönetilen bir yer mi yoksa kafirler tarafından sonradan işgal edilmiş bir yer mi olduğu anlaşılmamaktadır.

“Hristiyanlara bağlı olduklarını söylemekte...”

Bu cümledeki söz arapça aslında “bağlı olmak” şeklinde olmayıp “raiyye” şeklindedir. Raiyye ise “hükmü altında yaşamak” anlamındadır. Bu durumda haklarında soru sorulan kimselerin hristiyanların hükmü altında yaşadıkları, daha açıkçası İslam diyarının hristiyanlar tarafından işgal edilen yerinde yaşadıkları ve onlara bağlı olduklarını söyledikleri anlaşılmaktadır. O halde buradaki bağlılık (yani; raiyye); vatandaşlık, manasındadır.

Dolayısıyla bu kimseler müslüman olup, bulundukları yerde  hristiyanlar tarafından işgal edildiği için onların vatandaşı olmuşlardır. Böylece onların bir vatandaşı olarak onlara bağlı olarak yaşamaktadırlar. Açıklamalara göre bu cümlede geçen “bağlılık” devlet olarak bağlılık olup din bağlılığı değildir.

Bu aynen bir Türk’e, nerenin vatandaşısın, diye sorulduğunda “Türk vatandaşıyım” diye cevap vermesi gibidir. Yine Almanya’da yaşayan bir müslümana nerenin vatandaşı olduğu sorulursa “Alman vatandaşıyım” demesi gibidir. Aynı şekilde İngiltere’de yaşayan bir müslümanın böyle bir soruya “İngiliz vatandaşıyım” demesi gibidir.

Bu şekildeki bir ifade; o devletin vatandaşı olduğunu, kimliğini ve pasaportunu taşıdığını ifade eder, yoksa hristiyanların dinlerine bağlı olduğunu ya da onların küfür olan sistemlerine sadakatla bağlandığını kesin göstermez.

“Bu durumlarına razı olmakta ve bundan mutluluk duymaktalar.”

Burada hristiyanların yönetimi altında yaşayan ve onların vatandaşı olmuş müslüman kimseler, bu durumda olmaları yani hristiyanların vatandaşı olmalarına razı olmuş ve bundan mutlu oldukları belirtilmiştir. Zira hristiyanların, örneğin İngilizlerin vatandaşı olmak onlara çok olanaklar sağlamaktadır.

Örneğin; Amerikan vatandaşı olan bir müslüman, Türk vatandaşı olan bir müslümana göre daha çok imkan ve olanak sahibi olmaktadır.Bu özelliği sebebiyle Amerikan vatandaşı olmasından, onun kimliğini ve pasaportunu taşımasından razı olup bundan mutluluk duyması gayet doğaldır. Çünkü bu durumda olması sebebiyle daha rahat hareket edebilir, istediği yere gidip gelebilir, iyi muamele görür, daha çok kazanç elde edebilir ve çokca sosyal hak ve imkanlara sahip olabilir ve bu da kişiyi hoşnut ve mutlu eder. İşte bu durum “raiyye” yani; koruma altında vatandaşlığı ifade eder, kesinlikle İslam’ı sevmiyorlar, İslam’a bağlı olmadıkları için buna sevinç duyuyorlar ya da İslam vatandaşı olmayı istemiyorlar ve bundan dolayı da sevinç duyuyorlar manasını ifade etmez. Şayet bu şekilde bir manayı ifade etmiş olsa idi ya da durum bu şekilde olmuş olsaydı bu hal apaçık bir küfür olurdu.

Oysa zamanımızda bir çok kişi bu şekilde devletlerin vatandaşı olmak için para dahi vermektedirler. Zira bu gibi devletlerin vatandaşı olmak bir çok kolaylık sağlamakta, bir çok ayrıcalığı beraberinde getirmektedir. Örneğin; bir İngiliz vatandaşı olmak maddi bakımından  büyük bir ayrıcalıktır. Bu sebeple bir müslüman İngiliz vatandaşı olmasını istemesi , İslam vatandaşlığını kesin  sevmiyor manasını ifade etmez.
 
“Hatta bu kimseler hristiyanlara bağlılıklarını göstermek için gemilerine onların bayrağını asmaktalar. Böyle kimselerin hükmü nedir?”

Buradaki bağlılık yani; tebaiyetten kasıt; devlete olan tebaiyettir. Dolayısıyla burada hristiyanlara bağlı olduklarını göstermek için onların bayraklarını gemilerine asanlar; ancak onlara bağlı oldukları yani; onların vatandaşı olduklarını göstermek için bu bayrağı asarlar, yoksa onların dinlerine tabi oldukları için ya da onların devletlerini yüceltmek için bu bayrağı asmazlar. Öyle ki İngiliz devletinde komunisti de, müslümanı da, yahudisi de, hristiyanı da bulunmaktadır. Hepsi de o devletin vatandaşı olmakla birlikte kendi dinlerini yaşamaktadırlar. Buna rağmen hepsi de “İngiliz vatandaşı olduklarını” söylemektedirler.

O kimseler gemilerine hristiyanların bayraklarını asmakla onların vatandaşı olduğunu  göstermek, böylece kendileri için bir kolaylık sağlamak, dünyevi menfaatler sağlamak ve kendilerine bir zorluk çıkmasını ve eziyet gelmesini önlemek istemektedirler. Şayet o bayrağı asmamış olsalar veya itibar edilmeyen bir devletin bayrağını asacak olsalar aynı kolaylıklar kendilerine sağlanmaz, böylece bir çok sıkıntılara maruz bırakılırlardı.O halde bu kimselerin o bayrağı asma sebepleri; o devleti yüceltmek olmayıp sadece dünyevi menfaatler sağlamak içindir.

Örneğin; “İngiliz vatandaşı olan kimselerin sınırdan aramaya tabi tutulmaksızın, kolayca geçebilmeleri ve bir zarara uğramamaları için arabalarına İngiliz bayrağı asmalıdır” diye bir uygulama çıkartılmış olsa ve sınırdan geçmek isteyen müslüman bir İngiliz vatandaşı da sırf kendisine zarar gelmesin, daha kolay geçiş yapabilsin ve ayrıcalık sahibi olsun diye arabasına İngiliz bayrağını assa acaba o kimse kafir olur mu?

İşte soruda söz konusu olan kişilerin durumu böyledir.

“Onlara şöyle cevap verdi:”Eğer bahsedilen bu kimseler cahil, fakat İslam’ın yüceliğine, bütün dinlerden üstün olduğuna ve İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanan kimseler iseler ve kalplerinde de küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygı yoksa bu kimseler İslam içinde kalırlar.”

Alim bu kimselerin hükmüyle ilgili sorulan soruya işte bu şekilde cevap vermiştir. Bu kimselerin bu yaptıkları amel dinin aslıyla alakalı olsaydı, bu durumda alim onları müslüman saydığı için kendisi kafir olurdu. Fakat bu kimselerin bu yaptıkları amel dinin aslıyla alakalı değilse fetvada bir yanlışlık yok demektir.

Verilen cevaba dikkat edilirse alim o kimselerin İslam dairesinde kalmaları için aşağıdaki şartları ortaya koymuş ve bu şartları yerine getirmiş olmaları halinde kendilerine müslüman hükmü verileceğini belirtmiştir.
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #1 : 10 Temmuz 2015, 22:30:17 »

Birinci Şart: Bu kimselerin cahil olmalarıdır: Buradaki cehalet; yaptıkları şeyin küfür veya haram olduğunu bilmiyorlarsa, manasındadır.

İkinci Şart: İslam’ın yüceliğine inanan kişiler olmalarıdır.

Üçüncü şart: İslam’ın bütün dinlerden üstün olduğuna inanıyor olmalarıdır.

Dördüncü şart: İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna inanıyor olmalarıdır.

Beşinci şart: kalplerinde küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygıları olmamalıdır.

İşte bu şartların gerçekleşmesi halinde alim bu kimselere müslüman hükmü vermiştir. Öyleyse alimin kendilerine müslüman hükmü verdiği kimselerin vasıflarını bir kez daha gözden geçirelim ve bu kimselerin dinin aslını gerçekleştirip gerçekleştirmediklerini alimin onlar hakkında ortaya koyduğu sıfatlar ışığında netleştirelim.
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #2 : 10 Temmuz 2015, 22:32:26 »

İşte bu kimselere verilen sıfatlar:

Birincisi: Bu kimseler müslüman, fakat cahildirler. Yani yaptıkları amellerin İslam’daki hükmü daha onlara ulaşmış değil.

İkincisi: İslam’ın yüceliğine itikad etmişlerdir. Yani; İslam dini bütün dinlerden daha yüce olup onun dışındaki tüm dinler batıldır. İşte böylece pratiklerinde İslam’ın yüceliğine ve diğer dinlerin batıllığına dair zıt bir amel yapmıyorlar. Hristiyanlara bağlı olduklarını söylemeleri ve bu bağlılıktan dolayı sevinmeleri ise sadece dünya menfaatleri ile alakalı olup dinle alakalı değildir. Bunu yukarıda izah ettik.

Alimin bu şartlar içine koyduğu; “inanan (itikad eden) kimseler” sözü; kalple mi yoksa amelle alakalı mıdır, yani; kalbiyle inandığı halde ameliyle zıddını yapıyor manasında mıdır?

Elbette ki alim bunu söylemek istememiştir. Zira başta da belirttiğimiz gibi el-Yemeni Şafii alimlerinden olup itikadde Eş’ari akidesine sahiptir. Dolayısıyla Eş’ariler; “itikad” sözünü kullandıklarında “amel de inanca uygun olmalıdır” demektedirler. Bu sebeple “inanan (itikad eden) kimseler” sözünden kasıt; ameliyle bunu bozmayacak şekilde bir itikada sahip olan kimselerdir.

Eş’arilere göre; Rasulullah (s.a.s)’a söven, buna rağmen O’na inandığını söyleyen bir kimsenin itikadı sahih olmayıp böyle söyleyen kimse yalancıdır. Çünkü ameliyle inancını yalanlamaktadır. Bu sebeple Rasulullah (s.a.s)’a söven böyle bir kimsenin inancının bozuk olduğuna hükmetmişlerdir. O halde Eş’ariler küfür illeti olarak; “amelin inanca uygun olmasını” almaktadırlar.

Eş’ariler diyorlar ki: “Şayet bu adam da iman olmuş olsaydı, Rasulullah (s.a.s)’a sövmek gibi bir ameli yapmazdı. Dolayısıyla bu adam sözünde yalancıdır, imanına itibar edilmez.” İşte böylece bunlar tekfir illetini amele değil, kalbe yüklemektedirler. Zira böyle bir kimsenin kalbinde bozukluk olmasaydı böyle bir ameli işlemezdi.

İşte bu sebeple alim; “İslam’ın yüceliğine inanıyorlar” dediği zaman sadece kalple değil, amelle de dinin yüceliğini zedeleyecek bir amel işlemiyorlar, demek istemektedir. Böylece bu kimseler amellerinde İslam’ın bütün dinlerden yüce olduğunun aksini gösterecek bir durum içerisinde olmadıkları gibi kalplerinde de kafirleri yüceltecek bir tavır ve bu tavrı ortaya koyan bir amel sergilemiyorlar.

Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #3 : 13 Temmuz 2015, 22:20:09 »

Üçüncüsü: İslam’ın bütün dinlerden üstün olduğuna da itikad etmişlerdir. Yani; İslam dini bütün dinlerden daha üstün olan, diğerleri ise batıl olan dinlerdir. Böylece bu kimseler; doğru ve yanlışı bildirecek tek dinin İslam olduğuna inanmaktadırlar. Bununla birlikte o sırada kafirlerin hükmü altında yaşadıkları için İslam devleti zayıf durumdadır. Bu sebeple şayet İslam devletinin vatandaşı olduklarını söylerlerse bir menfaat elde edemeyecek veya menfaatleri az olacak ya da saldırı ve eziyetlere maruz kalacaklardır. İşte böyle inanmaları sebebiyle İslam devletine değil İngiliz devletine bağlıyız diyorlar.

Bu durum şuna benzer: “Bir kimsenin gemisi var ve bu olayın geçtiği dönemde yaşamaktadır. Bu kimse İngiliz karasularından geçerken İslam devletinin bayrağını gemisine asarsa oradan geçemeyecek ve belki zorluk çıkaracaklar. İşte bu sebeple daha kolaylık olsun diye İngiliz bayrağını asarsa ve bu bayrağı asarken onların dinine bağlı olduğunu veya onlara dost olduğunu göstermek istemiyorsa, işte böyle yapmakla onları yüceltmiş, dinlerini kabul etmiş ve onlara vela yapmış ve de müslümanlara düşman olduğunu ilan etmiş sayılmaz.

Bu durum şuna benzer; bir kimsenin müslüman doktor olduğu halde, hristiyan doktoru becerekli, daha bilgili olması sebebiyle tercih etmesi veya müslüman tüccar varken, daha ucuz ve kaliteli mal sattığı için hristiyan tüccardan mal almayı tercih etmesi gibidir. Bu gibi durumlarda onların dinini sevmek, onlara vela yapmak söz konusu değildir.
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #4 : 13 Temmuz 2015, 22:21:11 »

Dördüncüsü: İslam’ın hükmünün en doğru hüküm olduğuna da itikad etmişlerdir. Yani; İslam dışındaki hükümlerin kötü olduğuna, sahih olmadığına inanmakta ve pratikte bunu göstermektedirler.

Bu kişilerin yaşadığı dönemde İslami hükümler doğru bir şekilde tatbik edilmemekte, fısk, zulüm, adaletsizlik söz konusu olmakta, devlet zayıf ve fasık bir durumda olmaktadır. Öyle ki kafir devlet belki varolan bu İslam devletinden daha adaletli bir yönetim sergilemektedir. Ama önemli olan bu kişilerin inançlarının; İslam’ın hükümlerinin en doğru, en üstün hükümler olduğuna inanıyor olmalarıdır. Yani; hristiyan devletinde her ne kadar adalet ve hürriyet olsa bile İslam’ın hükümleri her zaman için en üstün ve daha doğrudur. Bu sebeple her kim islama zıt  kafirlerin hükümlerini kabul ederse  kafir olur.
Kayıtlı
Malik bin Enes
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 391


« Yanıtla #5 : 13 Temmuz 2015, 22:26:59 »

Beşincisi: Kalplerinde küfre ve ona bağlı olan kafirlere karşı herhangi bir saygıları söz konusu değildir. Yani; amellerinde küfre ve kafirlere karşı bir dostluk söz konusu olmayıp tüm bağlılıkları İslam’a ve müslümanlaradır.

İşte bu kimseler bu şekilde inanmakta ve pratikte de böylece yaşamaktadırlar. Hristiyanlara bağlı olduklarını söylemeleri ise onları yüceltmek için değil, dünyevi menfaat sağlamak içindir. Aksi takdirde bu şartlar o kimselere uymaz. Zira o kimseler bayraklarını gemilerine asarken o kafir devleti veya hristiyanları ya da küfrü ve ehlini yüceltmek için asmamaktadırlar, sadece kolay bir şekilde geçsinler ve böylece bir fayda elde etsinler diye bunu yapmaktadırlar.

İşte bu kimseler alimin saymış olduğu bu şartlar dahilinde İslam dairesinde kalırlar. Bu sebeple şayet bu şartlardan bir tanesi gerçekleşmezse İslam milletinden çıkarlar. Alimin bu şartları ortaya sunmasının sebebi; o kimselerin yaptıkları amelde Hristiyanlara ve hristiyan devletinin dinine meyilli olduklarını, kafir devlete her yönden bağlı olduklarını gösteren, böylece küfre girmeleri söz konusu olan bir ihtimalin söz konusu olmasıdır. Fakat bu gibi ihtimalli durumlarda hemen hüküm vermemek, meseleyi araştırmak gerekir. Çünkü yakin şüpheyle ve ihtimalle kaldırılmaz. Bu nedenle yaptıkları ameli yapma sebeplerini, bayrağı neden asmış olabileceklerini, bundan neden mutluluk duyduklarını iyice araştırmak gerekir. Böylece araştırma sonucunda şayet: “Onlara bağlı olduğumu söylüyorum ki bu şekilde kendim için bir kolaylık sağlayayım. Bayraklarını gemime asma sebebim de onların karasularından sadece kolaylıkla geçebilmek içindir, yoksa ben o bayrağa karşı bir saygım söz konusu olmayıp, gerekirse ayağımın altına da koyarım” diye cevap verirse bu durumda bu kimse tekfir edilmez.  Zira böyle bir kimsenin yaptığı amel dinin aslıyla ilgili değildir. Bu konuda cehalet mazeret olup huccet ikame etmek gerekir. Oysa yaptıkları bu amel belki küfür olabilir, ama bu ameli işlediği için hemen kafir sıfatını almaz ve durumun araştırılması gerekir.

“Fakat çok kötü bir şey yaptıkları için fasık hükmünü alırlar. Bu durum karşısında onlara tazir cezası vererek onları terbiye etmek gerekir.”

İmam sözlerine devam ederek bu kimselerin yaptıkları amelin çok kötü olduğunu ve bu yaptıkları sebebiyle fasık hükmünü hakettiklerini söylüyor. Zira bu amelin küfür şüphesi vardır ve bu sebeple bu kimseler yaptıkları bu amelle büyük günah işlemişlerdir. Dolayısıyla bu yaptıkları amelin zahiren kafirlere benzemek gibi olduğunu, böyle yapmaları sebebiyle fasık ve günah işlemiş olduklarını kendilerine anlatmak ve bir daha böyle yapmasınlar, başkalarına kötü örnek olmasınlar diye onlara tazir cezası vermek suretiyle onları terbiye etmek gerekir.

“Eğer küfrün yüceliğine inanırlarsa mürted olurlar ve mürtedin hükümleri onlara uygulanır.”

Bu kimseler bu yaptıkları ameli şayet küfrü ve kafirleri yüceltmek için yapmışlarsa ve bu durum amellerinde de ortaya çıkmışsa işte böyle bir durumda kendileri için geçerli bir özür söz konusu olmayıp mürtedin hükmünü hakederler ve irtidat hükümleri kendilerine uygulanır.

Öyleyse bu kimseler alimin koyduğu şartlardan herhangi birini ihlal etmişlerse veya bu bayrağı asarlerken küfrü ve ehlini yüceltmek için asmışlarsa veya kafirleri ve küfrü müslümanlara tercih için yapmışlarsa işte bu durumda mürted olurlar ve kendilerine mürtedin hükmü uygulanır.

“Fakat İslam’ın hükümlerini bildikleri halde bunu yapmışlarsa kafir olurlar ve hemen tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse müslüman, tevbe etmezlerse irtidat ederek dinden çıkmış sayılırlar.”

Şayet söz konusu olan bu kimseler yaptıkları bu amelin hükmünü biliyor ve bunu bile bile yapmışlarsa yine kafir hükmünü hakederler ve tevbeye çağırılırlar. Şayet tevbe ederlerse İslam’a dönmüş olurlar, tevbe etmezlerse de mürted hükmünü hakederler.

“Ayetlerin ve hadislerin zahirine göre bu gibi kişilerin imanı yoktur.”

Ayet ve hadislerin zahirine göre bu kimseler iman sahibi değildirler. Ve şayet bu nasların zahirine göre onlar hakkında küfür hükmü verilmiş olsaydı bir hata söz konusu olmazdı. Şöyle ki; müslüman bildiğimiz bir kimsenin, gemisine İngiliz bayrağını astığı görülmüş olsa ve bu sebeple kendisine “küfür hükmü” uygulansa yanlış yapılmış olmaz. Ama bu kimseye irtidat hükmü verilecek ve o kimse bundan dolayı öldürülecekse mutlaka durumu-nu araştırmak gerekir. Acaba o kimse hakkında ortaya konan şartlara durumu uyuyor mu yoksa uymuyor mu net olarak ortaya koymak gerekir.

Alim bu sözleriyle bu kimselere irtidat hükmünün nasıl uygulanacağını, yani hem dünya hükmü hem de ahiret hükmü açısından azabı hakeden kafir hükmünü bunlara nasıl uygulamak gerektiğini iyice ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte bu kimseler hakkında zahire göre, yani Kur’an ve sünnet naslarına göre küfür hükmü vermiştir. Zira zahire göre bu kimseler kafirlere dostluk göstermiş, bu sebeple sevinç duymuşlardır. Bununla birlikte kendilerine riddet hükmü uygulanacağı vakit; durumlarını araştırmak gerekir.
İşte bu sebeple alim zahire göre hükmün nasıl verileceğini açıklamaya başladı ve şöyle dedi:

“Allah-u Teâlâ  bu konuyla ilgili olarak bir başka ayette şöyle buyuruyor:

“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura ulaştırır. Kafirlerin velileri (ise) tağuttur. Onları nurdan karanlıklara ulaştırır(lar). İşte onlar ateş ehlidirler. Orada ebedi kalacaklardır."      (Bakara 257)

Bu ayet insanların iki kısım olduğunu gösteriyor:

İman edenler...

Bu kimselerin velisi, başkası değil sadece Allah-u Teâlâ'dır. Bu sebeble onlar ancak Allah-u Teâlâ'yı ve rasulünü veli edinirler. Tıpkı Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in:

"Bizim mevlamız Allah'dır. Sizin mevlanız ise yoktur." dediği gibi...

Kafirler...  

Bunların velisi ise tağuttur. O halde her kim Allah-u Teâlâ'yı değil de tağutu veli edinirse işte o kimse apaçık bir hüsran içindedir ve büyük bir hata yapmıştır. Bir insan ya Allah-u Teâlâ'nın velisi ya da tağutun velisi olur. Onun için üçüncü bir şık yoktur. İşte ayetin manası budur.

Allah-u Teâlâ  bir başka ayette şöyle buyuruyor:

"Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra (haklarında) verdiğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa 65)

Allah-u Teâlâ  her konuda kafirleri dost edinmeyi yasakladığı halde bu hükme muhalefet edenin nasıl imanı olabilir? Allah-u Teâlâ onların imanının olmadığını yeminle ve en yüksek tekitle bildirmiştir."   (Es-Seyf’il el-Bettar)

Bu açıklamalar ışığında şunu söylüyorum: Alimin en son söylediği söz göstermektedir ki; alim, zahirlerine göre o kimselere küfür hükmü vermiştir. Dolayısıyla baştaki sözü ile son söylediği söz arasında bir çelişkisi söz konusu değildir. Fakat bu sözler arasındaki farkı anlamayan bazı cahiller, alimin sözünün başı ile sonunun aynı olmadığını söylemektedirler. Oysa alimin ilk sözünde verdiği hüküm; dünya ve ahirette azabı haketmeyle ilgili hükümdür. Son sözünde söylediği ise; zahire göre verdiği küfür hükmüdür.
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |