Mîsak Delili
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 18 Kasım 2019, 06:30:52


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Mîsak Delili  (Okunma Sayısı 3571 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bismirrahman
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 205


قتل الانسان ما اكفره


« : 01 Temmuz 2015, 17:59:16 »


Allah’ın yardımıyla, sahabenin ve İslam âlimlerinin anladığı şekilde, açık ve kesin delillerle, “şirk işleyenlere müşrik sıfatı verilmesi gerektiğini, şirk işleyenlere müşrik sıfatının verilebilmesi için risaletin veya tebliğin ulaşmış olmasının şart olmadığını” ispat ettim.

    Bu konuda verilen bu hükmün sebebi, misak ayetidir. Âlimler, bu ayetin şirk konusunda başlıbaşına bir delil olduğunda ittifak etmişlerdir. Fakat azap konusunda da başlıbaşına bir delil olup olmadığında ise ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda iki görüş vardır: Bir grup âlim, bu ayetin azap konusunda da başlıbaşına bir delil olduğunu söylemiştir. Diğer âlimler ise bunun tersi görüş bildirmişlerdir.

    Âlimler, ayeti kerimede geçen “Âdemoğlunun şahitlik etmesi olayının” gerçek anlamda bir şahitlik mi? yoksa mecazi anlamda bir şahitlik mi? olduğu konusunda da ihtilaf etmişlerdir.

 Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Kıyamet gününde: “Biz bundan habersizdik” demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Onlar da:) “Evet, buna şahit olduk.” dediler.”  (Araf: 172)
                                                 
İbni Kesir dedi ki:

“Allah (c.c), Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkararak onları; “Allah (c.c)’ın onların Rabbi ve Meliki olduğuna, O’ndan başka ibadete layık ilah olmadığına şahit tuttuğunu haber vermektedir. İşte Allah (c.c), onları bu fıtrat üzerine yaratmıştır.

Bazı sahabe ve âlimler: “Ayette geçen “şahitlik”ten kasıt, Allah (c.c)’ın onları tevhid fıtratı üzerine yaratmasıdır.” demişlerdir.” (Bu görüşün daha kuvvetli olduğunu ispat etmek için delillendirmeye başladı.)

Allah (c.c)’ın, Âdemoğluna şahitlik ettirme olayını, şirk koşanların aleyhine delil kılması, Âdemoğlunun tevhid fıtratı üzere yaratıldığına delalet eder. Eğer bu olay, bazılarının dediği gibi gerçekten meydana gelmiş olsaydı (yani Âdemoğlunun sulbünden zürriyetinin çıkarılıp kendilerine şahit tutulması ve Allah (c.c)’ın onlardan ahit ve misak alması), o takdirde her insanın kendi aleyhine delil olabilecek bu olayı hatırlaması gerekirdi.

Denilebilir ki: Rasulullah’ın bunu haber vermesi, bunun gerçek olduğunu ispat etmek için yeterlidir. Bu itiraza şöyle cevap verilir: Müşriklerden inkâr edip yalanlayanlar, ister bu olay olsun ister başka bir olay olsun rasullerden gelen herşeyi yalanlarlar. O halde ahit ve misak olayı başlıbaşına onların aleyhine nasıl bir delil olabilir? Bu gösteriyor ki bu ahit ve şahitlikten kastedilen; Âdemoğlunun tevhid fıtratı üzerine yaratılmış olmasıdır. Bunun için Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Demeyesiniz diye...” Yani “kıyamet gününde demeyesiniz diye”, “biz bundan” yani tevhidden gafildik (demeyesiniz diye)...

“Yahut “daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu.” dememeniz için...”   (İbn Kesir Tefsiri)

İmam Taberi dedi ki:

“Yahut “daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu.” dememeniz için...”

Allah (c.c), kitabında buyuruyor ki: “Şahit tuttuk.” Yani “Allah (c.c)’nun Rabbiniz olduğunu ikrar edenler! Biz nefislerinizi buna şahit tuttuk ki kıyamet gününde biz bundan habersizdik, böyle birşey duymadık demeyesiniz.”

“Yahut “Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik.” dememeniz için...” Yani “biz hakkı bilmediğimiz için onların yoluna uyduk.” (Taberi Tefsiri)

İmam Kurtubi dedi ki:

“Tartuşi dedi ki: “İnsanoğlu dünya hayatında bu olayı hatırlamasa bile onları bağlar ve verdiği sözü yerine getirmesi gereklidir. Tıpkı hanımını boşayıp da boşadığını unutan kişiye, bu hatırlatıldığı halde hatırlamasa bile hanımının boş sayılması gibi...

İbn Abbas ve Ubey b. Ka’b dediler ki:

“Ayette geçen “şahit olduk” sözü, Âdem (a.s)’ın oğullarının söylediği bir sözdür. “Şahit olduk” sözünün manası ise “Senin, bizim Rabbimiz ve ilahımız olduğuna şahit olduk.” demektir.

“Batıl işleyenlerin yüzünden bizi helak mi edeceksin?” Yani sen böyle yapmazsın demektir.Fakat tevhidde taklitçinin özrü yoktur.” (Kurtubi Tefsiri)

Şevkani bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:

“Böyle yapmamızın sebebi; bilmediğinizi bahane etmemeniz ve işlediğiniz şirklerden dolayı babalarınızı suçlamamanız içindir.”

Onlar iki şeyi mazeret olarak öne sürerler: “Daha önce” yani bizim zamanımızdan önce babalarımız Allah’a ortak koştu. “Biz de onlardan sonra gelen nesildik.” Yani bu sebeple biz, doğruyu bilemediğimiz için hak yolu bulamadık.

“Batıl işleyenlerin yüzünden bizi helak mi edeceksin?” Batıl işleyen babalarımız yüzünden bizi helak mi edeceksin? Hâlbuki cahilliğimizden, hakkı bulamamaktaki acizliğimizden ve bizden öncekilere uymamızdan dolayı suç bizde değildir.

Bu ayette Allah (c.c), Âdemoğlunun belinden zürriyetini çıkarıp Allah (c.c)’nun onların Rableri olduğuna kendilerini şahit tutmasının hikmetini açıklamaktadır. Allah (c.c)’ın böyle yapmasının sebebi; onların kıyamet gününde bu sözleri söylememeleri, böyle geçersiz ve boş şeyleri bahane olarak öne sürmemeleri içindir.” (Şevkani Fethül Kadir Tefsiri)

İmam Begavi dedi ki:

  “Eğer kişi verdiği sözü hatırlamıyorsa nasıl bundan dolayı sorumlu tutulabilir?” denilirse, buna şöyle cevap verilir: Allah (c.c) vahdaniyyetine ait delilleri açıklamış, rasullerinin haber verdiği şeylerin doğru olduğuna dair deliller vermiştir. Bundan sonra kim bu gerçekleri, Allah (c.c)’a verdiği sözü bozarak, bile bile, inadından dolayı inkâr ederse bu yaptığından sorumlu tutulur. İnsanların Allah (c.c)’ya verdikleri sözü unutup hatırlamamaları, mucize sahibi olan güvenilir rasulden (onun gelip hatırlatmasından) sonra artık onları sorumluluktan kurtarmaz. Allah (c.c)’ın:
“Yahut “Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de onlardan sonra gelen nesildik.” dememeniz için...” sözünden kasıt şudur: Ey müşrikler! Sizin; “Daha önce babalarımız ortak koşarak Allah’a verdikleri sözü bozdu. Biz de onlardan sonra gelen nesildik.” Yani onlara uyup tabi olduk deyip bunu kendinize bahane ederek; “batıl işleyenlerin yüzünden bizi helak mi edeceksin?” yani sapık babalarımızın işledikleri günahlar yüzünden bize azap mı edeceksin? Dememeniz için Allah (c.c) sizden bu sözü almıştır.

Allah (c.c)’ın, Âdemoğlundan tevhid üzere söz aldığını hatırlatmasından sonra müşrikler artık böyle sözleri bahane edemezler. “İşte böylece ayetleri açıklarız.” Yani biz kulların ibret alması için ayetleri açıklarız. “Belki onlar hakka dönerler.” yani küfürden tevhide dönerler.”   (Begavi Tefsiri)

İbn’i Kayyım dedi ki:

“(Allah) onları, kendilerine şahit tutarak; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlar da: Evet (buna şahit olduk) dediler. İşte! Onların bu şekilde Allah (c.c)’ın rububiyyetini ikrar etmeleriyle kendilerine hüccet ikame edilmiş oldu. Allah (c.c)’ın rasulleri vasıtasıyla bu ayetinde buyurduğu ikrar, onlar aleyhine bir delildir. Aşağıdaki ayetler gibi...

 “Rasulleri onlara dedi ki: Allah’ın varlığında şüphe var mı?”
(İbrahim: 10)

“Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye so-racak olsan “Allah” derler.” (Lokman: 25)

“Yeryüzünü ve içindekileri kim yarattı biliyorsanız söyleyin, de! “Allah” diyeceklerdir.”
(Mu’minun: 84-85)

 Kur’an’ı Kerim’de, insanların Rablerini ikrar fıtratı üzere yaratıldıklarını hatırlatıp onları sadece Allah’a ibadete ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya davet eden bunlara benzer birçok ayet vardır. Bu, Kur’an’ın metodudur. Bu yüzden A’raf suresindeki ayette Allah (c.c); “Hani Rabbin söz almıştı.” diyerek ayete başlamış ve sonunda da “Kıyamet gününde “Biz bundan gafildik.” demeyesiniz diye” buyurmuştur. Allah (c.c) bu ayette onlara, şirklerinden ve kendisinden başkalarına ibadetten vazgeçmeleri gerektiğine delil olarak, kendisinin Rububiyyetini ikrar etmelerini hatırlatıyor ve kıyamet gününde, hakkı bilmemeyi veya batılı taklit etmeyi mazeret olarak ileri sürmemelerini bildiriyor. Çünkü hak yoldan sapmanın yani dalaletin iki sebebi vardır: birincisi; gaflet sebebiyle hakkı bilmemek, ikincisi ise; sapıkları taklit etmektir.”  (Ahkamu Ehli’z-Zımme c:2 s: 553–557)

Allah (c.c) şöyle buyurdu:

“Hani Âdem’in sulbünden söz alındığını, sonra Rablerinin Allah olduğuna kendilerini şahit tutarak, kendilerini yaratanı itiraf eden bir fıtrat üzere yaratıldıklarını hatırla!”

İşte bu ikrar kıyamet gününde onların aleyhlerine bir delildir.

“Dememeniz için…” Yani dememeniz için veya demeyeseniz diye…

“Biz bundan habersizdik.” Yani Allah (c.c)’nun rububiyyetini ikrar etmemiz gerektiğinden ve ibadeti sadece Allah’a has kılıp ona hiçbir şeyi eş koşmamamız gerektiğinden habersizdik.

“Yahut “Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de onlardan sonra gelen nesildik.”

Allah (c.c), bu şahitliğe karşı onların öne süreceği iki bahaneyi zikrediyor.
İlk olarak şöyle diyecekler: “Biz bundan habersizdik”. Allah (c.c) ise bundan habersizliğin mazeret olmadığını, çünkü her insanın bunu bilmesi gereken bir fıtrat üzere yaratıldığını bildirmektedir. İnsanların, kâinatın yaratıcısının varlığına iman fıtratı üzere yaratılması, aynı zamanda Allah’ın varlığını inkâr edenlerin aleyhinde bir delildir.

     Onlar ikinci olarak şöyle diyecekler: “Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de onlardan sonra gelen nesildik. Batıl işleyenlerin yüzünden bizi helak mi edeceksin?” Bizim babalarımız müşrikti yani bize başkalarının günahları yüzünden azap mı edeceksin? Müşriklerin düşüncesine göre; eğer Allah (c.c) onların hidayet üzere olmalarını dileseydi babalarını müşrik olarak bulmazlardı. Çünkü onlar babalarından sonra gelen nesildi ve onlara uymaları gayet tabii idi.
Normalde kişi, babası tarafından yetiştirilmişse işinde, evinde, giyim ve yemek tarzında babasının alışkanlıklarını taklit eder. Bunun için eğer anne ve babası Yahudi, Hristiyan veya Mecusi ise o da onlar gibi olur. İnsan adet ve tabiatı gereği, fıtratı ve aklıyla çelişmedikçe anne ve babasını taklit eder.
 
Onlar derler ki: “Biz ve müşrik babalarımız mazeretliyiz. Çünkü biz müşrik bir soydan türemiş bir nesildik ve bizim onların hatalı olduğunu anlayabileceğimiz bir delilimiz de yoktu.”

Hâlbuki tek olan Allah (c.c)’ın kendilerinin Rabbi olduğuna şehadet ederek yaratıldıkları fıtratı bozmazlarsa içinde bulundukları şirkin batıllığını açıkça görebilirler.

Onlar babalarına tabi olmalarının normal ve kaçınılmaz bir davranış olduğunu iddia edecek olurlarsa, aslında kendi aleyhlerine bir delil sunmuş olurlar. Çünkü asıl ve kaçınılmaz olan, fıtratlarının gereğine göre hareket etmeleridir. Çünkü İslam’ı kabul etmelerini gerektiren fıtrat üzere yaratılmaları, onların uymak zorunda olduklarını iddia ettikleri terbiyeden çok daha önce olmuş bir olaydır.

Allah (c.c)’ın, bu kâinatın tek yaratıcısı olduğunu bildikleri akılla, aynı zamanda şirkin batıllığını da görmeleri gerekir. Bunun için rasule ihtiyaç yoktur. Çünkü Allah (c.c) önceden bunu onlara bildirirken rasul yoktu. Bu, Allah (c.c)’ın şu ayetine ters değildir: “Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz.”

Rasul insanları tevhide davet eder. Fakat fıtratları gereği akıllarıyla kâinatın tek bir yaratıcısı olduğunu bilirler. Kâinatın tek bir yaratıcısı olduğunu bilmede fıtrat akli bir delildir. Bu sebeple risalet, onlar için tek hüccet değildir. Rablerinin Allah (c.c) olduğunu kabul edip Allah’ı bilmeleri, bütün âdemoğllarının rasulleri de tasdik etmelerini gerekli kılar.

 Hiç kimsenin kıyamet gününde: “Suçlu olan müşrik babamdır. Çünkü o, Allah (c.c)’ın, Rabbi olduğunu ve O'nun hiç bir şeriki bulunmadığını bilirdi.” demesi, Allah’ı inkâr etmede ve şirk koşmada kendisine mazeret sayılmayacaktır. Bilakis hakettiği azaba uğratılacaktır. “Ben bundan habersizdim, benim suçum yok” diyemez.
Sonra Allah (c.c), rahmet ve ihsanının kemali gereği, kişi her ne kadar azabı haketse de rasul göndermeden azap etmez. Allah (c.c) iki delil gerçekleşmedikçe kuluna azap etmeyeceğini bildirmiştir:

Birincisi: Kulunu, Rabbi, meliki ve yaratıcısının Allah olduğunu ve O'nun hakkını yerine getirmesinin gerekli olduğunu ikrar eden bir fıtrat üzere yaratması.

İkincisi: Kuluna, fıtratı üzere yaratıldığı tevhidi tafsilatlı bir şekilde açıklayan, ikrar eden ve tamamlayan rasuller göndermesi.
  Kıyamet gününde fıtrat ve risalet, insan aleyhinde delil olur ve kişi daha önce kâfir olduğunu kendisi de kabul eder. Tıpkı Allah (c.c)’ın şu ayetinde buyurduğu gibi:

“Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.”
(Enam:130)

 Allah (c.c) kâfirin cezasını ancak, kul kendisini kâfir olduğunu kabul ettikten ve kuluna iki hücceti; fıtrat ve risalet hüccetlerini ikamet ettikten sonra verir. İşte bu, adaletin en üstün seviyesidir.”    (Ahkamu Ehli’z-Zimme c: 2 s: 562)

İbn Teymiyye dedi ki: “Allah’a hamd olsun! Rasulullah  (s.a.s):

''Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anne ve babası onu yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya mecusileştirir.'' buyurmuştur.
Doğru olan, Allah'ın insanların fıtratını üzerinde yarattığı şeydir. Bu ise İslam fıtratıdır. Bu fıtrat, Allah (c.c)’ın Âdemoğluna:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onların da evet” dediği gün yaratıldıkları fıtrattır. Bu fıtrat batıl itikadlardan uzak olan ve doğru inançları kabul eden bir fıtrattır. Zaten İslam, teslimiyeti Allah'tan başkalarına değil; sadece Allah'a yapmaktır. Bu, La ilahe illAllah'ın manasıdır. Rasulullah  (s.a.s) buna bir örnek vererek şöyle buyurmuştur:

“İşte bu, hayvanın yavrusunu, uzuvları eksiksiz olarak doğurması gibidir. Hiç uzuvları eksik olarak doğan bir hayvan gördünüz mü?” Rasulullah  (s.a.s), kalbin hatalardan uzak olmasının, bedenin ayıplardan uzak olması gibi olduğunu açıklamıştır. Çünkü bozulma doğuştan değil, sonradan olan bir şeydir.
Müslim’in sahihinde İyad b. Hamar, Rasulullah  (s.a.s)' in bir hadisi kudsiyi şöyle rivayet ettiğini haber vermiştir:
“Ben kullarımı hanifler olarak yarattım. (Sonra) Şeytan onlara hâkim oldu. Onlara helal kıldığım şeyleri haram kıldı ve hakkında hiçbir delil indirmediğim halde bana şirk koşmalarını emretti.”
 İmam Ahmed b. Hanbel, bu hadise dayanarak meşhur olan görüşünde, asıl fıtratı değiştirecek sebep ortadan kalktığı için kâfir anne ve babasından birisi ölen çocuğun, İslam’ına hükmetmiştir.

Ahmed b. Hanbel, İbn Mübarek ve başkalarının şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Onlar (insanlar), kâfir veya mümin olarak yaratıldıkları fıtrat üzere doğarlar.”

Bu söz, öncekine ters değildir. Her çocuk küfür ve şirk-ten uzak olarak doğar. Fakat Allah (c.c), ezeli ilmi ile onun kâfir (mi yoksa mü’min mi) olacağını bilip levhil mahfuzda yazmıştır. Şüphe yok ki her yaratılanın sonu, levhil mahfuzda yazılı olduğu şekilde biter. Tıpkı bir hayvanı, ileride sakatlanacağını bildiği halde sağlam yaratması gibi…

Şöyle devam ediyor: “Âdemoğlunun İslam fıtratı üzerine yaratılması demek; doğduğu andan itibaren gerçekten İslam’a inanan kişiler olarak yaratılması demek değildir. Çünkü Allah (c.c), annemizin karnından hiçbir şey bilmez halde doğduğumuzu bildirmiştir. Fakat İslam fıtratından kasıt, kalbin şirk ve küfürden uzak olması, hakkı kabul etmeye ve hakkı yani İslam’ı istemeye meyilli yaratılması demektir. Öyle ki, eğer onu değiştiren hiç bir etken olmasaydı mutlaka Müslüman olurdu. İşte! Bu pratik ilmi kuvvetin, onu engelleyen bir şey olmadıkça insanı İslam’a sevketmesi gerekir. Bu da Allah (c.c)'ın fıtratıdır ki, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır.” (Fetvalar c: 4 s: 245)

İmam İbn Teymiyye (r.a) şöyle demiştir:
 
Allah (c.c)’ın bizden aldığı ahit ve misak, O’nun bütün insanları İslam fıtratı üzerine yarattığını ispat etmektedir. Allah (c.c) her nefsi, hakkı kabul edip batıl inançlardan uzak durmaya meyilli bir fıtrat üzere yaratmıştır. İşte bu fıtrat değiştirilmeden olduğu gibi kalırsa, sahibi Müslüman olur. Bundan dolayı bilinmesi gerekir ki, kendisine risalet ulaşmamış müşrik, kendisinden alınan ahit ve misakı bozmuştur.
 
Bu ayeti kerime hakkındaki bu açıklamalardan sonra, açık bir şekilde anlaşılıyor ki: Bu ayet, Allah (c.c)’dan başka şeylere ibadet eden Âdemoğullarının bütün bahanelerini ortadan kaldırmıştır.

Hafız İbn Hacer el Askalani, cehennem ehlinden bir adamı zikretti. (Orada) ona şöyle denilir:
“Ne dersin yeryüzünü dolduracak kadar altının olsa, bu azaptan kurtulmak için feda eder miydin?”
Adam: “Evet” der. Allah (c.c) ona der ki:
“Âdem'in sulbündeyken senden, bundan daha kolay bir şeyi; bana şirk koşmamanı istemiştim. Sen ise kaçındın ve bana şirk koştun.”

Hafız İbni Hacer el Askalani dedi ki:

“İyad dedi ki: “Bu, Allah (c.c)’ın şu ayetine işaret eder: “Hani Rabbin Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı...” İşte bu söz, Âdem’in sulbündeyken onlardan aldığı sözdür. Her kim dünya hayatında da bu sözüne sadık kalırsa o mümindir. Sözünde sadık kalmayan ise kâfirdir. Hadisi şerifte anlatılmak istenen şudur: Ben, senden, henüz Âdem’in sulbündeyken bana şirk koşmaman üzere söz almıştım. Seni dünyada var edince de bana şirk koştun.”        (Fethü’l Bari-Kitabu’l Rakaik c: 11 s: 411)

Hadisteki “Bana şirk koşmamanı” sözü açıkça gösteriyor ki, Âdemoğlundan tevhid üzere kalmak, Allah (c.c)’a ulûhiyetinde ve rububiyetinde hiçbir çeşit şirk koşmamak üzere söz alınmıştır.

 Bu ayeti kerimeyle ilgili sözlerimi bitirmeden önce özellikle âlim olduğunu iddia eden birçok kişinin düşünüp anlamada yanıldığı çok önemli bir meseleye dikkat çekmek istiyorum. Bu şahısların çoğu, tağutlara tabi olmuş, Şeriat Fakültesi mezunudur. Onlar Allah’ın:
“Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz.” sözünü, Allah (c.c)'a büyük şirk koşanların dünya ve ahirette mazeretli olduğuna dair bir delil zannettiler. Büyük şirke batmış kişinin Müslüman kalabileceğini, kendisine tebliğ ulaşıncaya kadar İslam’a davet edilmesi gerektiğini, La ilahe illalah dediği ve İslam’ın bazı emirlerini yerine getirdiği sürece İslam’dan çıkmayacağını söylediler.

Onlara şöyle deriz:

“Misak ayetinde geçen misak hücceti (delili), şirk işleyene müşrik sıfatı verilmesi gerektiğini gösteren başlıbaşına bir delildir. Kim imanı ve tevhid kelimesini bozan büyük şirk işlerse, tebliğ ona ulaşmamış olsa bile dünyada müşrik sıfatı verilir ve ona müşriklere davranıldığı gibi davranılır. Ancak müşrik olan kişi, kendisine tebliğ ulaşmadığı sürece, dünyada da ahirette de azaba uğratılmaz. Azap, ancak tebliğ ulaştıktan sonra olur.
Allah (c.c): “Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz” buyuruyor. Ayette “azap etmeyiz” deniliyor. “Biz rasul gönderinceye kadar onun şirkine hükmetmeyiz” denilmiyor. Hâlbuki selef, risalet hücceti kendisine ister ulaşsın ister ulaşmasın büyük şirk işleyen kişinin müşrik olduğunda icma etmiştir. İhtilaf ettikleri nokta ise sadece ona açıkça tebliğ ulaşıncaya kadar azaba uğratılıp uğratılmayacağı, azaba uğratılmaları için tebliğ ulaşmasının şart olup olmadığıdır. Âlimler, şeriatlerin kaybolup yolların karardığı devirde yaşayan fetret ehlinden şirke düşenlerin, misak deliline ve fıtrata ters düştüğü için müşrik olduğunda ittifak etmiş fakat dünya ve ahirette azaba uğratılıp uğratılmayacaklarında ise ihtilaf etmişlerdir. Âlimler, Allah (c.c)’ın şu ayetine dayanarak, böyle kişilerin ahirette cennetle mükâfatlandırılmayacaklarında ittifak etmişlerdir:
 
“Allah katında din İslamdır.” (Ali İmran: 19)

Ve yine Allah (c.c) buyuruyor ki:


“Kim İslam’dan başka bir dine tabi olursa bu on-dan kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.” 
(Ali İmran: 85)

Fetret devrinde bile olsa, şirk işleyenler Müslüman sayılmazlar. Cennete ise mü’min ve Müslüman olandan başkası giremez. Sahih hadiste de sabit olduğu gibi, Allah (c.c) müşriğe cennete girmeyi haram kılmıştır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki kim Allah'a şirk koşarsa Allah ona cenneti haram kılar.” (Maide: 72)

İbn Teymiyye (r.a) dedi ki:

“Dini ve ibadeti sadece Allah’a has kılıp O'nun dininde ihlâslı olarak O'na davet edenden başkası, Allah (c.c)'ın azabından kurtulamayacaktır. Allah (c.c)'a hiçbir şeyi şirk koşmayan fakat Allah (c.c)'a ibadet de etmeyen kişi, ne Allah (c.c)'a ibadet etmiştir ne de başkasına. Böyle kişiler, Firavn ve benzerleri gibidirler. Bunlar müşriklerden daha kötü bir haldedirler. Sadece ve sadece Allah (c.c)'a ibadet etmek, şüphesiz herkese farzdır. Ne olursa olsun bu farz kimsenin üzerinden kalkmaz. Bu genel olarak, Allah (c.c)'ın kendisinden başka din kabul etmediği İslam demektir. Fakat Allah (c.c) rasul göndermeden kimseye azap etmez. Rasul göndermedikçe kimseye azap etmediği gibi, cennete de sadece mü’min ve Müslüman olandan başkası giremez. Müşrikler ve Rabbine ibadetten kaçınan kibirli kimseler cennete giremezler. Dünyada kendisine tebliğ ulaşmamış kişilere gelince; Allah (c.c) ahirette onları imtihan edecektir. Şeytana tabi olandan başkası ateşe girmez. Günahsız olan kişi ateşe girmez. Rasul göndermedikçe Allah (c.c) kimseyi cehennemle cezalandırmaz. Küçük, deli ve fetret devrinde ölenlerle bunlar gibi kendilerine rasulün daveti ulaşmadan ölenleri, sahih kaynaklarda bildirildiği üzere Allah (c.c) ahirette imtihana tabi tutacaktır.”      (Fetvalar c: 14 s: 477)         
                                                         

 Şankıti Allah (c.c)’ın:

“Biz, rasul göndermedikçe azap etmeyiz.” sözü hakkında şöyle dedi:

“Bu ayetin zahirinden anlaşılıyor ki, Allah (c.c), Allah’ın azabıyla uyarıp korkutan bir rasul gönderdikten sonra, şayet insanlar bu rasule karşı gelmez, küfür ve günahlarında ısrar etmezlerse onlara dünyada ve ahirette azap etmez. Allah (c.c) bunu, şu ayetinde olduğu gibi birçok ayetinde de açıklamıştır:

“İnsanların, rasullerden sonra Allah'a karşı hücceti olmasın diye müjdeleyici ve uyarıcı rasuller gönderdik.”     (Nisa: 165)
                                                               
İmam Şankıti bu manadaki ayetleri zikretmeye başladı ve sonra şöyle dedi:


“Kur’an-ı Kerim’deki bu ve benzeri ayetler, küfür üzere ölseler bile kendilerine bir uyarıcı gelmediği için fetret ehlinin özürlü olduğuna delalet eder. İlim ehlinden bir topluluk böyle demiştir. Diğer topluluk ise “Kur’anı Kerim’in bazı ayetlerinin ve Rasulullah  (s.a.s)’ın hadislerinin zahirini delil alarak şöyle demişlerdir: “Kim küfür üzere ölürse kendisine uyarıcı gelmemiş olsa bile cehennemliktir” demişlerdir. Delil aldıkları ayetlerden biri de şudur:

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Kâfir olarak ölenler (in tevbesi geçerli) değildir. İşte böyleleri için biz elim bir azap hazırladık.”     (Nisa: 18)

Fetret devrinde ölen müşriklerin mazeretli olmadığına delalet eden ayetleri ve Rasullah (s.a.s)'ın hadislerini zikrederken Rasulullah  (s.a.s)'ın şu hadisini de zikretti:

''Muhakkak benim de senin de baban cehennemdedir.''


 Usül âlimleri arasında şu konudaki ihtilaf meşhurdur: Fetret devrinde ölmüş putlara tapan müşrikler, küfürleri sebebiyle cehennemlik midir? Yoksa fetret devrinde yaşadıkları için mazeretli midirler? Bu mesele Merakı Suud’da şiir olarak şöyle geçmektedir:

“Fetret ehli, dinin teferruatından sorumlu değildir.”

Fakat temel meselelerde sorumlu olup olmadıkları hakkında (âlimler) ihtilaf etmişlerdir.”

    Fetret ehlinden küfür üzere ölenlerin cehennemlik olduğu görüşünde olanlardan biri de Nevevi'dir. Nevevi, sahihi Müslim şerhinde bu görüşünü belirtmiştir. Ayrıca, El-Karafi de “Şerhil Tenkih el-İcma” adlı eserinde bu görüşü ondan nakletmiştir. “Neşril Benud” adlı eserin sahibinin de ondan naklettiği gibi…

Kurtubi, Ebu Hayyan ve Şevkani, tefsirlerinde bu görüşün aynı zamanda cumhurun görüşü olduğunu söylemişlerdir.

Mukayyide (Allah onu affetsin) şöyle demiştir:

“Fetret devrindeki müşriklerin mazeretli olup olmadığı meselesini delillerle araştırdığımızda bu konudaki en kuvvetli görüşün şu olduğu anlaşılır: Onlar dünyada mazeretlidirler. Kıyamet gününde ise Allah (c.c) onları ateşle imtihan ederek ateşe atlamalarını emreder. Kim ateşe atlarsa o cennete girecektir. Çünkü o, eğer dünyada iken kendisine rasul gelseydi onu tasdik ederdi demektir. Ateşe atlamaktan kaçınan ise cehenneme girer ve orada azap görür. Bu kişi de eğer dünyada iken kendisine rasul gelseydi onu yalanlardı demektir. Çünkü Allah (c.c), dünyada iken onlara rasul geldiğinde ne tavır takınacaklarını (önceden) bilir.”      (Edvaul Beyan Tefsiri-Nahl: 36 suresinin tefsiri)
 
İbn Teymiyye (r.a) şöyle dedi:

“Allah (c.c) bazı konularda isimlendirme yaparken ve hüküm bildirirken, risaletten önce ve sonra diye ayırmış, bazı konularda ise ayırmayıp bir tutmuştur. Bu ise iki taifenin aleyhine bir delildir.
 
Birincisi: “Fiillerde güzellik ve çirkinlik yoktur.” diyenlere.

İkincisi ise: “Onlar azabı hak ederler.” diyenlere.

Birinci gruba karşı delil; rasul göndermeden önce Allah (c.c)’ın insanları zalimler, haddi aşanlar ve bozguncular olarak isimlendirmesidir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Firavn'a git. Çünkü o haddi aşmıştır.”    (Taha: 24)

“Hani Rabbin Musa'ya ‘Zalim olan kavme git.’ diye vahyetmişti.”   
(Şuara: 10)

“O bozgunculardandı.”  (Kasas: 4)

Allah (c.c), Firavn ve kavminin haddi aşan, zalim ve bozguncu olduğunu haber veriyor. Bu sözler fiilleri kötü görmektir. Kötüleme ise kötü ve çirkin fiiller karşısında olur. Bu ise onlara rasul gelmeden önce de fiillerinin çirkin ve kötü olarak vasıflandırıldığını gösterir. Azabı hak etmeleri ise Allah (c.c)’ın şu ayetinde bildirildiği gibi, kendilerine rasul gelmesinden sonradır:

“Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz.”

  Aynı şekilde Allah (c.c) Hud (as)'ın kavmine şöyle dediğini haber veriyor:

''…siz ancak iftiracılarsınız.''

Ayette görüldüğü gibi Hud (a.s), şirkin hükmünü bildirmeden ve kavmi de ona karşı gelmeden önce, Allah' la beraber başka ilahlar edinip Allah'a şirk koştukları için onları iftiracılar olarak isimlendirmiştir.

Görülüyor ki; risaletten önce müşrik olarak isimlendirmek Kur’an ve sünnetten delillerle sabittir. Çünkü müşrik, (şirki sebebiyle) haddini aşmış, Allah (c.c)’dan başka ilahlar edinerek rasul gelmeden önce Allah'a eşler koşmuş ve bu isimler de ona rasul gelmeden önce verilmiştir.
Cahillik ve cahiliye isimleri de böyledir. Rasul gelmeden önce de cahillik ve cahiliye olarak isimlendirmek vardır. Ama itaatten yüz çevirmek ve cezalandırmak ise ancak rasul geldikten sonradır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor: 

“Ne doğruladı ne de namaz kıldı. Fakat yalanladı ve yüz çevirdi.”  (Kıyame: 31–32)          

Bu ayette bildirilen (doğrulamamak, namaz kılmamak, yalanlamak ve yüz çevirmek gibi) ameller ancak rasul geldikten sonra olur. Allah (c.c)’nun Firavn hakkında:

 “Yalanladı ve karşı çıktı.” (Naziat: 21) sözü, ona rasul gelmesinden sonradır. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:

“Ona büyük deliller gösterdiği halde yalanladı ve karşı çıktı.(Naziat: 21)    

“Firavn, rasule karşı çıktı.”  (Müzzemmil: 16)  - (Fetvalar c: 20 s: 37-38)   

İshak b. Abdurrahman b. Hasen Ali Şeyh şöyle demiştir:
 
“Kendilerine risalet ve Kur’an ulaşmamış ve cahiliye üzere ölen fetret ehli, icma ile Müslüman olarak isimlendirilmez ve onlar için istiğfar edilmez. Ancak ilim ehli, onların azaba uğratılıp uğratılmayacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir.” (1)    
                             
Buraya kadar zikredilen âlimlerin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: Risaletten ve tebliğ edip açıklamadan önce de şirk işleyene müşrik hükmü verilir ve müşrik olarak isimlendirilir. “Müşrik” hükmünü vermek için akıl ve misak ayeti, Allah (c.c)’ın vahdaniyyetine delalet eden kevni ayetler ve Allah (c.c)’ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtrat yeterlidir.

Allah (c.c) risaletten önceki şirk ehlini de kötülemiş, ayıplamış; eksiklik içinde olduklarını, büyük bir tehlike içinde, ateşten bir çukurun kenarında olduklarını, şirkin en büyük zulüm olduğunu ve azaba yol açtığını bildirmiştir. Fakat azabın gerçekleşmesi risaletin kişiye ulaşmasına bağlıdır. Bu da Allah (c.c)’ın kullarına olan fazlı ve rahmetinin eseridir.

  Müşrik hükmünü vermek ile azap görmek ayrı ayrı şeylerdir. Dünya ve ahiret azabını hak eden herkes müşrik ve kâfirdir. Fakat her müşrik azap görecek demek değildir. Bu ikisi arasında genel ve özel kesin farklar vardır. Buna çok dikkat etmek gerekir. İnsanlar rasul gönderilmeden ve kendilerine hüccet ikame edilmeden önce bazı konularda mazeretli, bazı konularda ise mazeretli değildirler. Onların mazeretli oldukları konu, kendilerine risalet hücceti ulaşıncaya kadar dünya ve ahirette azaba uğratılmamalarıdır. Bu, Allah (c.c)’ın fazlı ve rahmetinin bir sonucudur. Fakat şirk koşma, şirk üzere öldüklerinde cenaze namazlarının kılınmaması, Müslümanların mezarlığına gömülmemeleri, onlar için istiğfar edilmemesi, kestikleri etlerin yenilmemesi, kadınlarıyla evlenilmemesi gibi hükümlerin onlara uygulanmasında mazeretli değildirler. Yani, risalet ve tebliğ ulaşmasa da bu hükümler onlara uygulanır.

  (1)- (Hüküm Tekfiri’l-Muayyen Kitab Akidetu’l Muvahhidin  bi’r - Red Ala’d-Dullal Ve’l-Mübtediin s. 151)
Kayıtlı

İzzetli yaşamayı arzu edenler; inancı uğruna ölümü bir sevgili bilip mücâdele edenlerdir...
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |