İKİNCİ DELİL
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Ağustos 2019, 00:15:19


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: İKİNCİ DELİL  (Okunma Sayısı 4555 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Abdurrahman el-muvahhid
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 91



« : 30 Haziran 2015, 20:50:30 »

İKİNCİ DELİL:

“Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından onların zür-riyyetlerini aldı ve: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (sorusuna karşılık) onlar: “Evet (Rabbimizsin). Biz (bu-na) şahit olduk” demeleriyle onları kendilerine şahit tuttu. Kıyamet gününde muhakkak ki biz bundan ha-bersizdik” dersiniz diye (bunu yaptık)... Ya da: “Muhakkak ki babalarımız da önceden şirk koşmuşlardı. Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz. Batıla dalanların yaptıkları sebebiyle bizi helak mı edeceksin?” dersiniz diye (bunu yaptık). İşte ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz ki belki (hakka) geri dönerler.”  (el-A’raf: 172 -174)

Bu ayet bu meselede Kur’an’ın en büyük delillerin-dendir. Zira bu ayet meseleyle ilgili hükmü belirlemekte, onu ayrıntılı olarak açıklamakta, tevhid üzere misak alın-masını ve şahitlikle hüccetin ikame edilmesini anlatmakta, cehalet ve taklit özrünün kesildiğini bildirmektedir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde muhakkak ki biz bundan haber-sizdik” dersiniz diye…” Yani; cahillerden olduğunuzu söylersiniz diye…
“Ya da: “Muhakkak ki babalarımız da önceden şirk koşmuşlardı. Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz.”
Yani; taklitçilerden olduklarınızı söylersiniz diye.

Bu durumda her iki halde de celahet ve ilmin yokluğu söz konusudur. İşte böylece bu ayet, Âdemoğluna “bu şahitlik ile” ikame-i hüccetin yapıldığını, böylece özrün kesildiğini ispat etmektedir.
Bundan sonra öğrenmiş olduk ki her Âdemoğlu bu fıtrat, bu misak ve bu din üzere doğmaktadır. Onu değiş-tirdikleri ve bozdukları zaman ise gerek cehalete, gerek taklide, gerek inada ve gerekse bunlardan başkalarına yö-nelmeleri sebebiyle şirklerini yakinen öğrenmiş olduk.
Bu açıklama ve genişçe izahatla ilgili olarak gönderilen rasullerin seyidi olan Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Başka bir rivayette: (Bu millet üzere doğar.) Sonra anne ve babası onu Ya-hudileştirir veya Hrıstiyanlaştırır veya Mecusileştirir. İşte bu, hayvanın yavrusunu, uzuvları eksiksiz olarak doğurması gibidir. Hiç uzuvları eksik olarak doğan bir hayvan gördünüz mü?”   (Buhari, Müslim)

İşte böylece onlara, taklitçi veya ince düşünmeyen ve-ya ölçüp biçemeyen veya bilmeyen olmalarına rağmen şirk işledikleri için müşrik hükmü verilmiştir.

İbni Kesir şöyle demiştir:
“Allah-u Teâlâ, âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkararak onları; “Allah-u Teâlâ'nın onların Rabbi ve Meliki olduğuna, O’ndan başka ibadete layık ilah olmadığına şahit tuttuğunu haber vermektedir. İşte Allah-u Teâlâ, onları bu fıtrat üzerine yaratmıştır.

Bazı sahabe ve âlimler:
“Ayette geçen “şahitlik”ten kasıt; Allah-u Teâlâ'nın onları tevhid fıtratı üzerine yaratmasıdır, demişlerdir.” (Bu görüşün daha kuvvetli olduğunu ispat etmek için delillendirmeye başladı.)
Allah-u Teâlâ'nın, âdemoğluna şahitlik ettirme olayını, şirk koşanların aleyhine delil kılması, Âdemoğlunun tevhid fıtratı üzere yaratıldığına delalet eder. Eğer bu olay, bazılarının dediği gibi gerçekten meydana gelmiş olsaydı (yani Âdemoğlunun sulbünden zürriyetinin çıkarılıp kendilerine şahit tutulması ve Allah-u Teâlâ'nın onlardan ahid ve misak alması), o takdirde her insanın kendi aleyhine delil olabilecek bu olayı hatırlaması gerekirdi.

Denilebilir ki:
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bunu haber vermesi, bunun gerçek olduğunu ispat etmek için yeterlidir.
Bu itiraza şöyle cevap verilir:
Müşriklerden inkâr edip yalanlayanlar, ister bu olay olsun, ister başka bir olay olsun rasullerden gelen her şeyi yalanlarlar. O halde ahid ve misak olayı başlı başına on-ların aleyhine nasıl bir delil olabilir?
Bu gösteriyor ki, bu ahid ve şahitlikten kastedilen; âdemoğlunun tevhid fıtratı üzerine yaratılmış olmasıdır.

Bunun için Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Dersiniz diye (bunu yaptık)...” Yani; “kıyamet gü-nünde demeyesiniz diye”, “biz bundan” yani; tevhitten… “gafildik” (demeyesiniz diye)...
“Ya da; “muhakkak ki babalarımız da önceden Al-lah’a ortak koşmuşlardı” dememeniz için...”  (İbni Kesir Tefsiri)

İmam Taberi dedi ki:
“Allah-u Teâlâ, kitabında buyuruyor ki:
“Şahit olduk.” yani; “Allah-u Teâlâ'nın Rabbiniz olduğunu ikrar edenler üzerine kıyamet gününde “biz bundan habersizdik”, böyle bir şey bilmiyorduk ve biz bundan habersizdik demeyesiniz diye...
“Ya da: “Muhakkak ki babalarımız da önceden şirk koşmuşlardı. Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz.” dersiniz diye (bunu yaptık). Yani; “biz hakkı bilmediğimiz için onların yoluna uyduk.”  (Taberi Tefsiri)

İmam Kurtubi şöyle demiştir:
“Tartuşi dedi ki: “İnsanoğlu dünya hayatında bu olayı hatırlamasa bile onları bağlar ve verdiği sözü yerine getirmesi gereklidir. Tıpkı hanımını boşayıp da boşadığını unutan kişiye, bu hatırlatıldığı halde hatırlamasa bile hanımının boş sayılması gibi...

İbn Abbas ve Ubey b. Ka’b dediler ki:
“Ayette geçen “şahit olduk” sözü, Âdem aleyhisselam'in oğullarının söylediği bir sözdür. “Şahit olduk” sözünün manası ise; “senin, bizim Rabbimiz ve İlahımız olduğuna şahit olduk” demektir.
“Batıla dalanların yaptıkları sebebiyle bizi helak mi edeceksin?” Yani; sen böyle yapmazsın demektir. Fakat tevhidde taklitçinin özrü yoktur.”    
(Kurtubi Tefsiri)

Şevkani bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:
“Böyle yapmamızın sebebi; bilmediğinizi bahane etme-meniz ve işlediğiniz şirklerden dolayı babalarınızı suçla-mamanız içindir.”
Onlar iki şeyi mazeret olarak öne sürerler:
“Daha önce” yani; bizim zamanımızdan önce babala-rımız Allah-u Teâlâ'ya ortak koştu. “Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz.” Yani; bu sebeple biz, doğruyu bilemediğimiz için hak yolu bulamadık.

“Batıla dalanların yaptıkları sebebiyle bizi helak mı edeceksin?” Batıl işleyen babalarımız yüzünden bizi he-lak mı edeceksin? Hâlbuki cahilliğimizden, hakkı bulama-makta ki acizliğimizden ve bizden öncekilere uymamızdan dolayı suç bizde değildir.
Bu ayette Allah-u Teâlâ, âdemoğlunun belinden zürriyetini çıkarıp, Allah-u Teâlâ'nın onların Rableri olduğuna kendilerini şahit tutmasının hikmetini açıklamaktadır. Allah-u Teâlâ'nın böyle yapmasının sebebi; onların kıyamet gününde bu sözleri söylememeleri, böyle geçersiz ve boş şeyleri bahane olarak öne sürmemeleri içindir.”
(Şevkani, Fethu’l Kadir Tefsiri)

İmam Begavi dedi ki:
“Eğer kişi verdiği sözü hatırlamıyorsa, nasıl bundan dolayı sorumlu tutulabilir” denilirse, buna şöyle cevap ve-rilir:
Allah-u Teâlâ vahdaniyyetine ait delilleri açıklamış, rasullerinin haber verdiği şeylerin doğru olduğuna dair deliller vermiştir. Bundan sonra kim bu gerçekleri, Allah-u Teâlâ'ya verdiği sözü bozarak, bile bile, inadından dolayı inkâr ederse bu yaptığından sorumlu tutulur. İnsanların Allah-u Teâlâ'ya verdikleri sözü unutup hatırlamamaları, mucize sahibi olan güvenilir rasulden (onun gelip hatırlatmasından) sonra artık onları sorumluluktan kurtarmaz. Allah-u Teâlâ'nın: “Ya da: “Muhakkak ki babalarımız da önceden şirk koşmuşlardı. Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz…. dersiniz diye (bunu yaptık)”  sözünden kasıt şudur:

Ey müşrikler! Sizin; “daha önce babalarımız ortak ko-şarak Allah-u Teâlâ'ya verdikleri sözü bozdu. Biz de onlardan sonra gelen nesildik.” Yani; onlara uyup tabi olduk deyip bunu kendinize bahane ederek; “batıla dalanların yaptıkları sebebiyle bizi helak mı edeceksin?” yani; sapık babalarımızın işledikleri günahlar yüzünden bize azap  mı edeceksin? Dememeniz için Allah-u Teâlâ sizden bu sözü almıştır.
Allah-u Teâlâ'nın, Âdemoğlundan tevhid üzere söz aldığını hatırlatmasından sonra müşrikler artık böyle sözleri bahane edemezler. “İşte ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.” Yani; biz kulların ibret alması için ayetleri açıklarız. “Ki belki (hakka) geri dönerler” yani; küfürden tevhide dönerler.”  (Begavi Tefsiri)

İbni Kayyım şöyle demiştir:
“(Allah) onları, kendilerine şahit tutarak; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlar da: Evet (buna şahit olduk) dediler. İşte! Onların bu şekilde Allah-u Teâlâ’nın rububiyyetini ikrar etmeleriyle, kendilerine hüccet ikame edilmiş oldu. Allah-u Teâlâ'nın rasulleri vasıtasıyla bu ayetinde buyurduğu ikrar, onlar aleyhine bir delildir. Aşağıdaki ayetler gibi...
“Rasulleri onlara dedi ki: Allah’ın varlığında şüphe var mı?”  (İbrahim: 10)

“Eğer onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye so-racak olsan “Allah” derler.”  (Lokman: 25)

"(Ey Muhammed! O müşriklere) De ki: Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım yeryüzü ve oradakiler kimindir? Allah’ındır diyecekler.”         (el-Mü’minun: 84-85)

Kur’an’ı kerimde, insanların Rablerini ikrar fıtratı üzere yaratıldıklarını hatırlatıp onları sadece Allah-u Teâlâ'ya ibadete ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmamaya davet eden bunlara benzer birçok ayet vardır. Bu, Kur’an’ın metodudur. Bu yüzden A’raf suresindeki ayette Allah-u Teâlâ: “Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldı ve...” diyerek ayete başlamış ve sonunda da “Kıyamet gününde “muhakkak ki biz bundan habersizdik” dersiniz diye” buyurmuştur. Allah-u Teâlâ, bu ayette onlara, şirklerinden ve kendisinden başkalarına ibadetten vazgeçmeleri gerektiğine delil olarak, kendisinin Rububiyyetini ikrar etmelerini hatırlatıyor ve kıyamet gününde, hakkı bilmemeyi veya batılı taklit etmeyi mazeret olarak ileri sürmemelerini bildiriyor. Çünkü hak yoldan sapmanın, yani dalaletin iki sebebi vardır:

Birincisi; gaflet sebebiyle hakkı bilmemek, ikincisi ise; sapıkları taklit etmektir.”  (Ahkamu Ehli’z-Zimme c:2 s: 553–557)

Allah-u Teâlâ ayette şöyle buyurdu:
“Hani Âdem’in sulbünden söz alındığını, sonra Rable-rinin Allah olduğuna kendilerini şahit tutarak, kendilerini yaratanı itiraf eden bir fıtrat üzere yaratıldıklarını hatırla! İşte bu ikrar kıyamet gününde onların aleyhlerine bir delildir.”
“Dersiniz diye….” Yani; dememeniz için veya demeyeseniz diye….
“Biz bundan habersizdik” yani; Allah-u Teâlâ'nın rububiyyetini ikrar etmemiz gerektiğinden ve ibadeti sadece Allah-u Teâlâ'ya has kılıp ona hiçbir şeyi eş koşmamamız gerektiğinden habersizdik.
“Ya da: “Muhakkak ki babalarımız da önceden şirk koşmuşlardı. Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz.”
Allah-u Teâlâ, bu şahitliğe karşı onların öne süreceği iki bahaneyi zikrediyor.

İlk olarak şöyle diyecekler:
“Biz bundan habersizdik”.
Allah-u Teâlâ ise bundan habersizliğin mazeret olmadığını, çünkü her insanın bunu bilmesi gereken bir fıtrat üzere yaratıldığını bildirmektedir. İnsanların, kâinatın yaratıcısının varlığına iman fıtratı üzere yaratılması, aynı zamanda Allah-u Teâlâ'nın varlığını inkâr edenlerin aleyhinde bir delildir.

Onlar ikinci olarak şöyle diyecekler:
“Muhakkak ki babalarımız da önceden şirk koş-muşlardı. Biz ise onlardan sonraki zürriyetiz. Batıla dalanların yaptıkları sebebiyle bizi helak mi edeceksin?”
Bizim babalarımız müşrikti, yani; bize başkalarının gü-nahları yüzünden azap mı edeceksin?
Müşriklerin düşüncesine göre; eğer Allah-u Teâlâ onların hidayet üzere olmalarını dileseydi babalarını müşrik olarak bulmazlardı. Çünkü onlar babalarından sonra gelen nesildi ve onlara uymaları gayet tabi idi.
Normalde kişi, babası tarafından yetiştirilmişse işinde, evinde, giyim ve yemek tarzında babasının alışkanlıklarını taklit eder. Bunun için eğer ana babası Yahudi, Hrıstiyan veya Mecusi ise o da onlar gibi olur. İnsan adet ve tabiatı gereği, fıtratı ve aklıyla çelişmedikçe ana, babasını taklit eder.
Onlar derler ki: “Biz ve müşrik babalarımız mazeret-liyiz. Çünkü biz müşrik bir soydan türemiş bir nesildik ve bizim onların hatalı olduğunu anlayabileceğimiz bir delili-miz de yoktu.”
Oysa, tek olan Allah-u Teâlâ'nın, kendilerinin Rabbi olduğuna şehadet ederek yaratıldıkları fıtratı bozmazlarsa içinde bulundukları şirkin batılllığını açıkça görebilirler.
Onlar babalarına tabi olmalarının normal ve kaçınılmaz bir davranış olduğunu iddia edecek olurlarsa, aslında kendi aleyhlerine bir delil sunmuş olurlar. Çünkü asıl ve kaçınıl-maz olan fıtratlarının gereğine göre hareket etmeleridir. Çünkü, İslam’ı kabul etmelerini gerektiren fıtrat üzere yaratılmaları, onların uymak zorunda olduklarını iddia ettikleri terbiyeden çok daha önce olmuş bir olaydır.
Allah-u Teâlâ'nın, bu kâinatın tek yaratıcısı olduğunu bildikleri akılla, aynı zamanda şirkin batıllığını da görmeleri gerekir. Bunun için rasule ihtiyaç yoktur. Çünkü Allah-u Teâlâ önceden bunu onlara bildirirken, rasul yoktu. Bu, Allah-u Teâlâ'nın şu ayetine ters değildir:
“Biz, rasul göndermedikçe azap edecek değiliz.”  (el-İsra: 15)

Rasul insanları tevhide davet eder. Fakat fıtratları gere-ği akıllarıyla kâinatın tek bir yaratıcısı olduğunu bilirler. Kâinatın tek bir yaratıcısı olduğunu bilmede fıtrat akli bir delildir. Bu sebeble risalet, onlar için tek hüccet değildir. Rablerinin Allah-u Teâlâ olduğunu kabul edip Allah-u Teâlâ'yı bilmeleri, bütün Âdemoğullarının rasulleri de tasdik etmelerini gerekli kılar.

Hiç kimsenin kıyamet gününde:
“Suçlu olan müşrik babamdır. Çünkü o, Allah-u Teâlâ’nın, Rabbi olduğunu ve O’nun hiç bir şeriki bulunmadığını bilirdi” demesi, Allah-u Teâlâ'yı inkâr etmede ve şirk koşmada kendisine mazeret sayılmayacaktır. Bilakis, hakettiği azaba uğratılacaktır. “Ben bundan habersizdim, benim suçum yok” diyemez.
Sonra Allah-u Teâlâ, rahmet ve ihsanının kemali gereği, kişi her ne kadar azabı haketse de rasul göndermeden azap etmez. Allah-u Teâlâ iki delil gerçekleşmedikçe kuluna azap etmeyeceğini bildirmiştir:
Birincisi: Kulunu; Rabbi, meliki ve yaratıcısının Allah-u Teâlâ olduğunu ve O’nun hakkını yerine getirmesinin gerekli olduğunu ikrar eden bir fıtrat üzere yaratması.

İkincisi: Kuluna, fıtratı üzere yaratıldığı tevhidi tafsi-latlı bir şekilde açıklayan, ikrar eden ve tamamlayan rasul-ler göndermesi.
Kıyamet gününde fıtrat ve risalet, insan aleyhinde delil olur ve kişi daha önce kâfir olduğunu kendisi de kabul eder. Tıpkı Allah-u Teâlâ'nın şu ayetinde buyurduğu gibi:
“…ve kendilerinin kâfir olduklarına kendileri şahit oldular.”   (el-En’am: 130)
Allah-u Teâlâ, kâfirin cezasını ancak, kul kendisinin kâfir olduğunu kabul ettikten ve kuluna iki hücceti; fıtrat ve risalet hüccetlerini ikame ettikten sonra verir. İşte bu, ada-letin en üstün seviyesidir.”
(Ahkamu Ehli’z Zimme c: 2 s: 523–557)

İbni Teymiyye dedi ki:
“Allah-u Teâlâ'ya hamd olsun! Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem: “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar, sonra anne ve babası onu Yahudileştirir, Hrıstiyanlaştırır veya Mecusileştirir” buyurmuştur.
Doğru olan; Allah-u Teâlâ'nın, insanların fıtratını üzerinde yarattığı şeydir. Bu ise İslam fıtratıdır. Bu fıtrat; Allah-u Teâlâ'nın Âdemoğluna:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna karşılık onların da:
“Evet” dediği gün yaratıldıkları fıtrattır.

Bu fıtrat batıl itikatlardan uzak olan ve doğru inançları kabul eden bir fıtrattır. Zaten İslam; teslimiyeti Allah-u Teâlâ'dan başkalarına değil, sadece Allah-u Teâlâ'ya yapmaktır. Bu, la ilahe illAllah’ın manasıdır.
Rasulullah  sallAllahu aleyhi ve sellem buna bir örnek vererek şöyle buyurmuştur:
“İşte bu, hayvanın yavrusunu, uzuvları eksiksiz ola-rak doğurması gibidir. Hiç uzuvları eksik olarak doğan bir hayvan gördünüz mü?”
Rasulullah  sallAllahu aleyhi ve sellem, kalbin hatalardan uzak olmasının, bedenin ayıplardan uzak olması gibi olduğunu açıklamıştır. Çünkü bozulma doğuştan değil, sonradan olan bir şeydir.

Müslim’in sahihinde İyad b Hamar, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bir hadisi kudsiyi şöyle rivayet ettiğini haber vermiştir:
“Ben, kullarımı hanifler olarak yarattım. (Sonra) Şeytan onlara hakim oldu. Onlara helal kıldığım şeyleri haram kıldı ve hakkında hiçbir delil indirmediğim halde bana şirk koşmalarını emretti.”

Şöyle devam ediyor:
“Âdemoğlunun İslam fıtratı üzerine yaratılması demek; doğduğu andan itibaren gerçekten İslam’a inanan kişiler olarak yaratılması demek değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ, annemizin karnından hiç bir şey bilmez halde doğduğumuzu bildirmiştir.
Fakat İslam fıtratından kasıt; kalbin şirk ve küfürden uzak olması, hakkı kabul etmeye ve hakkı, yani İslam’ı istemeye meyilli yaratılması demektir. Öyle ki, eğer onu değiştiren hiç bir etken olmasaydı, mutlaka Müslüman olurdu.
İşte! Bu pratik ilmi kuvvetin, onu engelleyen bir şey olmadıkça insanı İslam’a sevketmesi gerekir. Bu da Allah-u Teâlâ'nın fıtratıdır ki, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır.”  (Fetvalar c: 4 s: 245)

Ben şöyle diyorum:
Biz yakinen biliyoruz ki Yahudilerin, Hrıstiyanların ve Mecusilerin çoğunluğunun şirki, cehalet ve taklit şirkidir ve bunda asla mazeretli değildirler. Böylece şirk hükmü onlar için sabit olmuştur. Çünkü bunun aksi bir hüküm vermek İslam ve tevhid hükmü vermektir ki bu tamamiyle ve asıl itibariyle batıldır.

Zira her kim tevhidden çıkar ve şirke bulaşırsa işte o kimse hak olan dinden şirk dinine çıkmıştır. İster cehaletle, ister bilerek; ister inat ederek ister inat etmeyerek; ister taklit ederek, ister durup düşündükten sonra olsun fark et-mez…
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde cehennem ehlinden bir adama şöyle denir: “Şayet senin yeryüzünü dolduracak kadar altının olsaydı şu azaptan kurtulmak için feda eder miydin?” O da:  ”Evet!” der. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ: “Fakat Adem’in sulbünde iken senden, daha kolay olan bir şeyi istemiştim de sen bundan çekinip bana şirk koşmuştun” diyecek.”   (Müslim)
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |