Giriş
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Ekim 2019, 01:02:22


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Giriş  (Okunma Sayısı 3359 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 819


« : 02 Haziran 2015, 06:48:37 »

Kendisine şirk koşanı bağışlamayan Allah’a hamd olsun!‎
Hakkı ortaya koyarak batılı yok eden ve rasulune şu ‎ayeti vahyeden Allah’a hamd olsun! ‎
‎“ (Ey Muhammed! Eğer kitap ehli seni hakem tayin ‎ederse) Aralarında, Allah'ın indirdiği (Kur’an) ile hük‎met! Onların heva ve heveslerine uyma ve Allah'ın sana ‎indirdiğinin bir kısmından (Kur'an'ın bazı hükümlerinden) ‎seni saptırmalarından sakın! Eğer (gerçek imandan ve ‎Kur’an’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki; Allah, ‎‎(bundan dolayı dünyada) bazı günahları sebebiyle onlara ‎azap vermek istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu fasık ‎‎(haktan uzaklaşmış) kimselerdir. Cahiliyenin hükmünü ‎mü istiyorlar. Şeksiz ve şüphesiz inanan bir kavim için ‎Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”                                                        ‎‎(el-Maide: 49-50)                                                      ‎

İbrahim aleyhisselam’ın milletine tabi olmayı, rasullerin ‎davetine uymayı, Âlemlerin rabbini tevhid etmeyi, şirkten ‎ve müşriklerden uzak durmayı emretmek için gönderilen ‎muvahhidlerin seyyidi Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem’e salât ve selam olsun! ‎
Şu iyice bilinsin! Kim Allah’a şirk koşarsa, büyük bir if‎tira atmış olur. Kim Allah’a şirk koşarsa, apaçık bir şekilde ‎sapmış olur.‎
Bu kitaptaki gerçekleri; avam olsun İslam davetçisi ol‎sun, İslam’ı isteyen herkese bir nasihat olarak sunuyoruz. ‎
Sizlere bu nasihatı, hakkı söylediğini iddia edenlerin hak ‎ile batılın arasını karıştırdığı, Allah; “dinin aslı olan şeyleri ‎açıklayın” diye emrettiği halde ilim sahiblerinin hakkı ‎gizledikleri bir zamanda sunuyoruz ve bu nasihatten dolayı ‎herhangi bir ücret de taleb etmiyoruz. Bu konuda ‎önderlerimiz ve örnek aldıklarımız Allah’ın nebileridir. ‎Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi:‎
‎“(Nuh, kavmine şöyle dedi:) "Buna (Tevhide bağlanıp ‎Allah’ın emir ve yasaklarına tabi olmanız ve O’nun azabından sakınmanız için yaptığım nasihatlere) karşılık sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Benim mükâfatım, ‎ancak âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir." ‎
‎(eş-Şuara: 109)‎
Gücümüzün yettiği kadar bu nasihat ile sadece ıslah etmek istiyoruz. Allah’ın nebisi Şuayb’in kavmine dediği ‎gibi…‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎“(Şuayb) şöyle dedi: “Ey kavmim! (Sadece Allah’a ‎ibadet edin, şirkten uzak durun ve malları ifsat etmeyin ‎diyerek size verdiğim emirler benim uydurduğum şeyler ‎değilse ve bu konuda) benim, gerçekten Rabbimden gelen ‎apaçak bir delilim varsa (o zaman ne yaparsınız)? O, ‎bana (katından) helal rızık vermiştir (benim, size ihtiyacım ‎yok).  Ben, sizi bir şeyden nehyedip de sonra onu kendim ‎yapacak değilim. Ben sadece; (Allah’ın emirlerine karşı ‎gelmeniz sebebiyle başınıza bir bela gelmemesi için, ‎emrettiğim ve yasakladığım konularda) gücümün yettiği ‎kadar sizi ıslah etmek istiyorum. Başarım (size olan emir ‎ve sözümde hakka isabet etmem ve sizi doğru yola ‎sevketmem), ancak Allahın yardımıyladır. Ben; (her ‎meselemde sadece) O’na güvendim ve (İtaatimi, ibadetimi, ‎tevbemi sadece Allah’a yaparak) O’na yöneldim. ‎
‎(Hud: 88)‎
Ey Allah’ın kulu! Bil ki, Allah seni boşu boşuna ya‎ratmadı. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎"Sizi boşu boşuna (hayvanlar gibi sorumsuz) yarattı‎ğımızı ve (yaptıklarınızın hesabını vermeniz için) bize asla ‎geri döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?" ‎
‎(el-Mü'minun: 115)‎
Allah-u Teâlâ seni, insanların çoğunun gafil olduğu çok ‎önemli bir gaye için yarattı. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎“Ben cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler ‎diye yarattım.”                                          (ez-Zariyat: 56)‎
Allah-u Teâlâ insanları, sadece Allah-u Teâlâ’ya ibadet ‎etsinler diye yarattı. Oysa kâfirlerin çoğu Allah-u Teâlâ'ya ‎ibadet ettiklerini iddia etmelerine rağmen, O’nunla beraber ‎başka ilahlara da ibadet ederler. T‎‎ıpkı arap müşrikleri gibi… ‏Allah‎-u Teâlâ insanları, hiçbir şeyi ortak koşmadan sadece ‎kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. ‎
Zariyat 56 ayetinde geçen: “Sadece bana ibadet etsin‎ler...” sözünü müfessirler; “sadece beni birlesinler” şeklinde ‎tefsir etmişlerdir. Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah-u Teâlâ ‎bizden, sadece kendisine ibadet etmemizi istemektedir. ‎
Hüküm ve teşriyi içine alan bütün ibadetleri sadece Al-‎lah-u Teâlâ'ya yapmak ve sadece O’na has kılmak gerekir. ‎Allah-u Teâlâ dışında kendisine ibadet edilenlerin ve teşri ‎koyanların hepsi reddedildiğinde, onlardan uzaklaşıldığın‎da ancak bütün ibadetler sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılmış ‎olur. İşte bu, dinin aslıdır. Bu, onsuz müslüman olunama‎yan la ilahe illAllah’ın en önemli manasıdır. Bütün rasullerin ‎gönderilme gayesi de sadece budur.‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎“Andolsun ki her ümmete: “Allah’a ibadet edin ve ‎tağuttan kaçının” diye (söylemeleri için) bir rasul ‎gönderdik.‎   ‎                                                 (en-Nahl: 36) ‎
Aynı zamanda bu, insanların çoğunun bilmediği, gafil ‎olduğu şeydir. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎“Muhakkak ki hüküm vermek, yalnız Allah’a aittir. ‎Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti. Dosdoğru din işte budur! Fakat insanların ‎çoğu (hüküm verme yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğunu) ‎bilmez.”                                                             (Yusuf: 40)‎
Yine bil ki; şehadetin ikinci bölümü olan “Muhammedun Rasulullah’ın” en önemli manası; her ihtilafta Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in bizzat kendisini, zamanımızda ise Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in dinini, ‎sünnetini, emir ve yasaklarını hakem tayin etmektir. Çünkü ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in dini, sünneti, bütün ‎emir ve yasakları Allah-u Teâlâ'dan birer vahiydir. Bütün ‎ihtilaflarda bunlar hakem tayin edilmedikçe, “Muhammedun Rasulullah’a” şehadet yerine getirilmiş olmaz. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎“Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri ‎şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan ‎kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.”                                                          (en-Nisa: 65) ‎

‎ “Hayır! Rabbine andolsun ki...”‎
Allah-u Teâlâ kendi nefsine yemin ediyor. Bu, gerçekten ‎büyük bir yemindir. ‎
‎“Aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin ‎etmedikçe...” ‎
Bil ki! Bir kimsenin İslam’ının ve imanının sahih ‎olabilmesi için ihtilaf halinde sadece, Allah-u Teâlâ'nın ‎kitabı ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in sünnetini ‎hakem tayin etmiş olması yetmez! Bununla birlikte, Allah-u ‎Teâlâ ve rasulünün hükmüne karşı kalbinde hiç bir sıkıntı ‎duymaması, hareket ve amellerinde buna rıza ve tam bir ‎teslimiyet göstermesi de gerekir. ‎

‎“Haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir ‎sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe ‎iman etmiş olmazlar.” ‎
Bu ayet gösteriyor ki; müslüman ve mümin olabilmek ‎için, Allah-u Teâlâ ve rasulünü hüküm verme konusunda ‎hakem tayin ettikten sonra, verilen hükümden dolayı kalpte ‎hiç bir sıkıntı duymamak, harekette ve amelde buna rıza ve ‎tam teslimiyet göstermek gerekir. ‎
Bu ise, Allah-u Teâlâ'nın şeriati dışındaki kanun ve şeriatlerin ve şeriat koyanların hükümlerine razı olmamayı, ‎onlara teslimiyet göstermemeyi, varlıklarından dolayı kalben sıkıntı duymayı, o hükümleri hakir görerek reddetmeyi, ‎onlardan beri olmayı ve bu hükümlere uyanlara rıza ‎gösterenlerden de beri olup onları tekfir etmeyi gerektirir. ‎Aksine, böyle yapmayanlar müşrik olurlar. ‎
Gerçek mü’minin üzerine düşen görev; Allah ve Rasulünün hükmü dışındaki bütün hükümleri alçak görmek, ‎bu hükümlerden ve onlara tabi olanlardan beri olmak ve ‎onları tekfir etmektir. Aynı Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’in, kavminin putlarına, tağutlarına ve onlara bağlı ‎olanlara yaptığı gibi…‎

Ebu Malik el Eşcai’den, o da babasından, Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edil‎miştir: ‎
‎“Kim la ilahe ilAllah der ve Allah’tan başka ibadet ‎edilenleri reddederse malı ve kanı haram olmuştur. ‎Hesabı ise Allah’a aittir.” ‎
‎(Müslim iman kitabında rivayet etmiştir.)‎
Bu hadis, la ilahe illAllah’ın manasını en güzel ve en açık ‎bir şekilde anlatmaktadır. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem bu hadiste, kişinin mal ve kanının korunabilmesi için ‎sadece “la ilahe illAllah’ı” telaffuz etmeyi yeterli gör‎memiştir. Telaffuzla beraber manasını bilmeyi de yeterli ‎görmemiştir. Hatta bu manaları kabul etmeyi de yeterli ‎görmemiştir. Bütün bunlara ek olarak; Allah’tan başka ibadet edilen tüm varlıkları reddetmenin de şart olduğunu bildirmiştir. Bu konuda şüpheye düşen veya tereddüt eden ‎kimsenin malı ve kanı haram olmaz.‎
İbni Teymiye radiyAllahu anh şöyle dedi: ‎
‎“Bu din, İslam dinidir. Allah-u Teâlâ, bundan başka din ‎kabul etmez. İslam dini, sadece Allah-u Teâlâ'ya teslimiyet ‎göstermektir. Kim, hem Allah-u Teâlâ'ya hem de başkasına ‎boyun eğerse müşrik olur. Kim, Allah-u Teâlâ'ya hiç tesli‎miyet göstermezse, Allah-u Teâlâ'ya ibadette kibirlenen ‎olur. Müşrik olsun Allah-u Teâlâ'ya ibadette kibirlenen ‎olsun, her ikisi de kâfirdir.” (‎ ‎)‎
Yine bil ki! İbadet, zamanımızdaki insanların çoğunun ‎bilmediği birçok şeyi kapsar. Allah’a ibadette muvahhid ‎olmak, böylece müslüman ve mü’min olup Allah’ın mağfiretine nail olmak ve cennetine girmeyi hak etmek için bun‎ların hepsini bilmen gerekir.‎
İbadet, insanların çoğunun zannettiği gibi; sadece na‎maz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmekten ‎ibaret değildir. Bunlarla beraber; adak adamak, tavaf yap-‎mak, Allah-u Teâlâ için kurban kesmek, dua etmek, sığınmak, sadece Allah-u Teâlâ'nın yapabildiği konularda yalnız ‎O’ndan yardım istemek, sadece Allah-u Teâlâ'nın elinde ‎olan konularda yalnız O’ndan rızık istemek, sadece Allah-u ‎Teâlâ'nın elinde olan hastalıktan dolayı yalnız O’ndan şifa ‎istemek gibi konular da ibadet kavramının içine girer. Kul‎lardan herhangi bir kimse bu ibadet türlerinden herhangi ‎birisini Allah-u Teâlâ'dan başkasına yapar ve bu hal üzere ‎ölürse o kimse müşrik olarak ölmüştür. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎"Muhakkak ki Allah, kendisine şirk koşan kimseye ‎cenneti haram kılmıştır (o, tevbe etmedikçe asla cennete ‎girmeyecektir). Onun varacağı yer ateştir. Zalimlerin ( ‎kendilerini ateşten kurtaracak) hiçbir yardımcıları yok‎tur.”                                                               (el-Maide: 72)‎
‎"Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. ‎Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak ‎koşan kimse büyük bir cürüm işleyerek iftira etmiş ‎olur."                                                      (en-Nisa: 48 / 116)‎
‎ Yine bil ki, yalnız Allah-u Teâlâ'ya yapılması gereken ‎ibadetlerin en önemlilerinden birisi de, helal ve haram ko‎nusunda yani teşride sadece Allah-u Teâlâ'ya itaat etmektir. ‎Bu ibadet sadece Allah-u Teâlâ'ya yapılır. Kim Allah’tan ‎başkasının hükmüne, kanununa itaat edip boyun eğer, ona ‎tabi olup rıza gösterirse, Allah-u Teâlâ'yla beraber başka bir ‎rab edinmiş ve müşrik olmuş olur. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendile‎rine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?”                                                         ‎
‎(eş-Şura: 21) ‎
‎"Muhakkak ki şeytanlar, (haramı helal kılma konusunda) sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldar-‎lar. Şayet onlara (haramı helal kılma konusunda) itaat ‎ederseniz, o zaman muhakkak siz de müşrik olursu‎nuz."                                                           (el-En’am: 121)‎
Hakim ve başkaları, sahih senedle İbni Abbas radiyalla‎hu anh’ tan şöyle bir rivayet naklettiler: ‎
‎“Müşriklerden bazıları, hayvan kesme ve ölü etinin ha‎ramlılığı konusunda müslümanlarla tartışıyor ve ölmüş ‎hayvanı kastederek şöyle diyorlardı: ‎
‎“Sizler Allah’ın öldürdüğünü (ölü hayvanı) yemiyor‎sunuz. Fakat kendi ellerinizle öldürdüğünüzü yiyorsunuz. ‎Bu nasıl oluyor?” Allah-u Teâlâ işte bu konuda: ‎
‎“onlara (haramı helal kılma konusunda) itaat ederseniz, o zaman muhakkak siz de müşrik olursunuz."...” ‎ayetini indirdi. Allah’ın bu ayette tekid edatı olan “en” lafzını nasıl kullandığına dikkatlice bak!” ‎
İbni Kesir, bu ayetin tefsirinde şöyle dedi: ‎
‎“Şayet Allah-u Teâlâ'nın verdiği emirden veya şeriatinden vazgeçer, onları tatbik etmez ve başkalarının söylediği ‎söze uyarsanız, o zaman işte o kimselerin sözünü Allah’ın ‎sözünden üstün tutmuş olursunuz. Bu ise şirkin ta kendis‎dir!” ‎         ‎                (İbni Kesir Tefsiri)‎
‎ Şankıtiy, bu ayetin tefsirinde şöyle dedi: ‎
‎“Bu ayet, yaratıcı olan yüce Allah-u Teâlâ tarafından ‎gökten inen bir hükümdür. Bu hüküm şöyledir: “Rahmanın ‎kanunlarına ve şeriatine muhalif şeytanın hükümlerine tabi ‎olan kişi, Allah’a eş koşmuş ve müşrik olmuştur.”‎
‎    ‎         ‎                     (Edvaul Beyan Tefsiri)‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎"Allah hüküm koymada kendisine ortak kabul et‎mez."                                                               (el-Kehf: 26)‎
Şankıtiy şöyle dedi: ‎
‎“Allah’ın dışında şeriat ve hükümler koyan kişilere tabi ‎olanlar, Allah’a eş koşmuştur.” Bunu söyledikten sonra, bu ‎sözü ispat eden ayetler zikretmeye başladı ve akabinde ‎şöyle dedi: ‎
İşte zikrettiğimiz bu semavi naslardan açıkça anlaşılıyor ‎ki; şeytanın, dostları vasıtasıyla koydurduğu İslam şeriatine ‎muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kâfir ve müşrik ‎olduklarında, ancak onlar gibi Allah-u Teâlâ'nın ba‎siretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kâfir ve ‎müşrik kimseler şüphe ederler.” ‎
‎ (Edvaul Beyan c: 4 s: 73-74)‎
Şankıtiy, tefsirinin başka bir yerinde şöyle dedi: ‎
‎“Allah-u Teâlâ'nın hükmünde ortak koşmak, tıpkı iba‎dette ortak koşmak gibidir. Yedi okuyuştan biri olan İbni ‎Amir okuyuşuna göre bu ayet: ‎
‎“Hükümde ortak koşma!” şeklinde okunmuştur.” ‎
Şankıtiy, şöyle devam etti: ‎
‎“Gerek kaderle ve gerekse kâinatla ilgili hükümlerde ‎hükmün tamamı Allah’a aittir ve bu, rububiyyetin özelliklerindendir... Bu sebeble kim, Allah-u Teâlâ'dan başkasının teşrisine (kanununa) boyun eğerse, teşride boyun eğ‎diği kişiyi rab edinmiş ve onu Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmuş olur.”‎   ‎         (Edvaul Beyan Şura suresinin tefsiri)‎
Allah-u Teâlâ'nın:‎
‎“Muhakkak ki bu Kur’an; (kendisine hakkıyla tabi ‎olanları) Allah’ın tek doğru dini olan İslam’a ulaştırır.”                                                                             ‎
‎                                                                        (el-İsra: 9) ‎
Şankıtiy ayetin tesfirinde şöyle dedi: ‎
‎“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği din ve ‎şeriatten başkasına tabi olan kişi, kendisini İslam milletin-‎den çıkaran açık bir küfür işlemiştir. İşte bu hüküm,  ‎Kur’an’ın doğru yola ileten hükümlerindendir.” ‎
‎  (Edvaul Beyan c: 3 s: 439)‎

Şankıtiy, tefsirinin başka bir yerinde şöyle dedi: ‎
‎“Kâfirler Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'e gelerek ‎ona: ‎
‎“Koyun kendiliğinden ölse onu kim öldürmüş olur?” di‎ye sordular. Rasulullah  sallAllahu aleyhi ve sellem onlara: ‎
‎“Allah öldürmüştür” diye cevap verdi. Bunun üzerine ‎müşrikler: ‎
‎“Sizler, kendi elinizle kestiğinize helal diyorsunuz da ‎Allah-u Teâlâ'nın kerim eliyle kestiği hakkında niye haram ‎diyorsunuz? Siz Allah’tan daha mı iyisiniz?” diye karşılık ‎verdiler. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ: ‎
‎"Muhakkak ki şeytanlar, (haramı helal kılma konusunda) sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldar‎lar. Şayet onlara (haramı helal kılma konusunda) itaat ‎ederseniz, o zaman muhakkak siz de müşrik olursunuz." (el-En’am: 121) ayetini indirdi. ‎
Allah-u Teâlâ bu ayette; ölü etinin helalliği konusunda ‎şeytana tabi olanların müşrik olduğunu bildirmiştir. Bu şirk, ‎bütün İslam ümmetinin icmasıyla İslam milletinden çıkartan ‎bir şirktir ve Allah-u Teâlâ bu çeşit şirk işleyeni kıyamet ‎gününde şöyle azarlayacaktır:‎
‎“Ey âdemoğlu! Ben size şeytana ibadet etmeyin, o si-‎zin için apaçık bir düşmandır, diye bildirmedim mi?” ‎
‎(Yasin: 60)‎
Şeytanın vahye muhalif olarak koyduğu teşride ona ita-‎at etmek, ona ibadet etmek demektir.” ‎
Şankıtiy, bir başka yerde şöyle dedi: ‎
‎“Allah-u Teâlâ'nın: ‎
‎“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını ‎iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak isterler. Oysa ‎şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (en-‎Nisa: 60) ayetinde buyurduğu gibi, Allah’ın şeriatini tatbik ‎etmediği halde müslüman olduğunu iddia edenlerin duru‎mu ne kadar da hayret vericidir! ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎“Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar ‎kâfirlerin ta kendileridir.”                     (el-Maide:44)‎
Allah-u Teâlâ bir başka ayette şöyle buyuruyor:‎
‎“(Kur’an’ın Allah katından geldiğini inkâr edenlere) “De ‎ki: “Size, hak ile batılı apaçık beyan eden kitabı ‎indirdiği halde (aramızdaki ihtilafı çözmek için) Allah’tan ‎başka hakem mi arayacağım?” Muhakkak ki, ‎kendilerine kitap verdiğimiz (yahudi ve hristiyan alimi ‎olan) kimseler, onun (Kur’an’ın), sadece hak bilgileri ‎ihtiva eden bir kitap olarak Rabbin katından indirildiğini çok iyi bilirler. (Ey Rasulüm! kitap ehli alimlerinin, ‎Kur’an’ın Allah katından indirildiğini bildikleri konusunda) ‎sakın şüphe edenlerden olma!           (el-En’am: 114)‎

Şankıtiy, başka bir yerde şöyle dedi: ‎
‎“Kim, Allah’ın hükümlerine muhalif hüküm koyan kişilere itaat ederse, şüphesiz itaat ettiği kişiyi Allah’a eş ‎koşmuş olur. Allah-u Teâlâ'nın şu sözünde belirttiği gibi: ‎
‎“İşte böylece ortak koştukları, müşriklerin çoğuna, ‎hem onları helâke sürüklemek hem de dinlerini (dinden ‎olmayan şeyleri dinden göstermek suretiyle) bozmak için ‎çocuklarını öldürmelerini süslü gösterdiler.” ‎
‎(el-En’am: 137) ‎
Allah-u Teâlâ bu ayette; çocukları öldürme konusunda ‎müşriklerin itaat ettiği kimseleri “ortaklar” olarak isimlendirmiştir. Buna benzer olarak Allah-u Teâlâ bir başka ‎ayette şöyle buyuruyor: ‎
‎“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyi kendilerine dinden bir şeriat koyan ortakları mı vardır?”‎   ‎                                                           ‎
‎(eş-Şura: 21)‎
Allah-u Teâlâ bu ayette, dinde Allah-u Teâlâ'nın izin ‎vermediği konularda hüküm verenleri ortaklar olarak isimlendirmiştir. Dünyada şeytana ibadet ederek Allah’a eş ko‎şanlara, şeytanın ahiret gününde söylediği söz bu duruma ‎daha da açıklık getirmektedir. O gün şeytan şöyle diyecek: ‎
‎“Ben, dünyada beni Allah’a ortak koşmanızı kesin‎likle reddediyorum.”                                    (İbrahim: 22) ‎
Şeytan sadece, Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmaları için on‎ları kendisine itaate çağırdı. Onlar da çağrısına uyarak ona ‎itaat ettiler. İşte onların Allah-u Teâlâ'ya ortak koşmaları ‎böyle olmuştu. Allah-u Teâlâ şeytanın diliyle şöyle ‎buyuruyor: ‎
‎“Ben sadece, sizi (bana tabi olmaya) çağırdım. Siz de, ‎elimde sizi (buna) zorlayacak herhangi bir gücüm ve ‎‎(hak üzere olduğumu ispat eden) bir delilim olmadığı ‎halde, bana icabet edip tabi oldunuz.”  ‎      ‎            ‎
‎(İbrahim: 22) ‎
İşte bu ayette apaçık görülüyor ki, şeytanı Allah’a eş ‎koşmak, şeytanın teşri konusundaki emrine itaat etmekle ‎olmuştur.”‎
Şankıtiy, Allah-u Teâlâ'nın: ‎
‎"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu ‎Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa tek olan ‎Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı.” (et-Tevbe: ‎‎31) ayetinin tefsirinde şöyle dedi: ‎
‎“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu ayetle ilgili ‎olarak yaptığı açıklamasında bizlere şunu öğretmiştir: ‎
‎“Allah-u Teâlâ'nın şeriatine muhalif olarak helali haram ‎yapan kişiye tabi olan, tabi olduğu bu kişiye ibadet etmiş, ‎onu rab edinmiş, onu Allah-u Teâlâ'ya eş koşmuş ve Allah-u ‎Teâlâ'yı inkâr etmiştir.” Bu şüphesiz doğru olan bir açık‎lamadır. Kur’an’ı Kerim’de bunun doğru olduğuna delalet ‎eden, burada sayamayacağımız kadar çok ayet bulunmak‎tadır. Allah-u Teâlâ'nın izniyle bu ayetlerden bazılarını ‎açıklayacağız.”‎
‎ Sonra Şankıtiy şöyle dedi: ‎
‎“Ey kardeşler! Biliniz ki; Allah-u Teâlâ'ya hükmünde ‎ortak koşmak, Allah-u Teâlâ'ya ibadette ortak koşmak gi‎bidir. Bunların ikisi aynıdır. Aralarında hiçbir fark yoktur. ‎Kim Allah-u Teâlâ'nın kanunundan yüz çevirerek Allah-u ‎Teâlâ'nın nizamından başka bir nizama, Allah-u Teâlâ'nın ‎şeriatinden başka bir şeriate uyarsa, Allah-u Teâlâ'nın Rasulullah’a inen nurundan vazgeçmiş demektir. Böyle yapan ‎kişi, tıpkı puta tapan gibidir. Aralarında hiçbir fark yoktur. ‎Her ikisi de Allah-u Teâlâ'ya ortak koşan kimsedir. Birisi ‎ibadetlerinde Allah-u Teâlâ'ya şirk koşmuş, diğeri ise ‎hükmünde Allah-u Teâlâ'ya şirk koşmuştur. İbadette Allah-‎u Teâlâ'ya eş koşmak, hükmünde eş koşmak gibidir...” (‎ ‎)‎
Şankıtiy, başka bir yerde şöyle dedi: ‎
‎“Sonuç olarak; teşri hakkı sadece, kendisinden daha yücesi olmayan, kendisinden daha üstün emir ve yasaklar ‎koyabilen bulunmayan, en yüce sulta sahibi Allah’a aittir. ‎Cahil, kâfir ve zavallı yaratılmışa gelince... İşte bu yaratılmışın, haram ve helal koyma yetkisi yoktur. Onların elinde ‎Allah-u Teâlâ'nın kitabı bulunduğu, İslam’ı babalarından ‎miras aldıkları, ellerinde bu büyük Kur’an ile birlikte apaçık ‎nur olan, halkın en hayırlısının sünneti olduğu ve bu iki ‎kaynakta Allah-u Teâlâ ve Rasulü her şeyin hükmünü bir ‎kapalılık bırakmaksızın açıkladığı halde, Allah-u Teâlâ'nın ‎kitabı ve rasulünün sünnetinin artık gelişmiş toplumlara ‎hükmetme konusunda yeterli olmadığını ileri sürerek Allah’ın kitabından ve rasulünün sünnetinden yüzçevirenlere ‎ne kadar çok hayret ediyorum! ‎
Ne yazık ki bu kimseler, doğruyu kâfir ve domuz kimse‎lerin çöp olan fikirlerinde arıyorlar. Bunlar gerçekleri hiç ‎bilmiyorlar. Böyle yapanların basiretleri körelmiştir. Bu ‎gibilerden olmaktan Allah-u Teâlâ'ya sığınırız! ‎
Durumun böyle olduğuna, ancak gören kimse inanır. ‎Fakat, yarasalar, Kur’an’dan yüz çevirir. Kur’an büyük bir ‎nurdur ve yarasalar bu nuru görememektedirler. Çünkü ‎Kur’an’ın nuru, ışığıyla o yarasaları kör etmiştir. İşte bu ‎yarasalar, ancak gece karanlığında görebilirler.”       ‎
‎(Edvaul Beyan Tefsiri)‎
Sözün özeti şudur: Her zaman ve her mekânda müs‎lüman, muvahhid olabilmek için her bir kuldan istenen; ‎insanların çoğunun gafil olduğu “la ilahe illAllah’ın manasını ‎pratik hayatta yaşamaktır.” Bu olmaksızın hiçbir kul ‎müslüman ve muvahhid olamaz. ‎
Daha açıkcası; tağutun her çeşidini reddetmek ve sadece ‎Allah-u Teâlâ'ya iman edip O’na boyun eğmek manasına ‎gelen “la ilahe illAllah’ın bu manası pratikte tam olarak ‎gerçekleşmedikçe müslüman ve muvahhid olmak söz konusu olamaz. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎“Artık kim tağutu (kendisine ibadet edilmesine rıza ‎gösterenleri) reddedip (gerçek manada) Allah’a iman ‎ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuş ‎olur.”                                                         (el-Bakara: 256)‎
‎ Allah-u Teâlâ'nın bu ayette; tağutu inkâr etmeyi Allah’a ‎imandan önce nasıl zikrettiğini dikkatli düşün! Bu; Allah-u ‎Teâlâ'nın, şehadet kelimesindeki red (olumsuzluk) bildiren ‎‎“la” harfini, Allah-u Teâlâ'ya imandan önce zikretmesi gibidir.‎
Bunun sebebi, tağutu red yani; Allah-u Teâlâ'dan başka ‎ibadet edilenleri reddetme meselesinin çok önemli ve çok ‎tehlikeli mesele olduğunu vurgulamaktır. ‎

Şankıtiy şöyle dedi: ‎
‎“Bu ayetten anlaşılıyor ki, kim tağutu reddetmezse sapa ‎sağlam kulpa tutunmamış olur. Sapa sağlam kulpa tutunmayan ise cehennemi hakeder ve helak olan kimselerle ‎beraber olur.” ‎
‎(Edvau’l Beyan Eş Şura Suresinin tefsirinde)‎
Bunları öğrendikten sonra, sakın tağutun sadece bir taş‎tan ibaret olduğunu zannetme! Tağut; mana olarak tapınılan taşları ve putları ihtiva ettiği gibi bundan başka çe‎şitleri de vardır. ‎
Tağut; “taga” yani; haddini aştı, kelimesinden türemiş‎tir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎“Su, haddini aştığında (taga’l mau) sizi gemide biz ‎taşıdık.” ‎            ‎           (el-Hakka: 11) ‎
İbadet çeşitlerinden herhangi birisi, Allah-u Teâlâ'yla ‎beraber, kendisine de yapılarak ibadet edilen her varlık ‎haddini aşmış gerçek bir tağuttur.(‎ ‎) ‎
Bil ki! Her zamanın ve her mekanın tağutları değişiktir. ‎Kul, bu tağutların hepsini reddetmeden muvahhid ve ‎müslüman olamaz. Özellikle zamanındaki ve mekanındaki ‎tağutları reddetmesi ve onlara ibadetten kaçınması gerekir. ‎
Ateşe tapan mecusilerin tağutu ateşti. Onlar bu tağutu ‎reddetmedikçe yani; ateşe tapmayı terketmedikçe, Allah-u ‎Teâlâ'nın varlığına iman etseler bile müslüman olamazlar. ‎Aynı şekilde güneşe, aya, yıldızlara, gezegenlere tapan ‎kişilerin bu taptıkları da onların birer tağutudur. Onlardan ‎ve onlara tapanlardan beri olmadıkça, Allah-u Teâlâ'nın ‎varlığına iman etseler bile müslüman olamazlar. Kureyş ‎kâfirlerinin ve başkalarının taptığı putlar da böyle idi. Onların tağutu da bu taşlardı. Halbuki onlar Allah-u Teâlâ'nın ‎varlığına iman ediyorlardı. Fakat Allah-u Teâlâ'nın rableri, ‎yaratıcıları, rızık vericileri ve sahipleri olduğuna iman etmeleri, tağutları olan putları reddetmedikleri müddetçe ‎müslüman sayılmaları için yeterli olmamıştır. ‎
Allah-u Teâlâ Kureyş müşrikleri hakkında şöyle ‎buyuruyor: ‎
‎“Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan şüp‎hesiz, “Allah” derler.” ‎   ‎                     (ez-Zuhruf: 87) ‎
‎“(Ey Muhammed!) De ki: “Gökten ve yerden sizi rı‎zıklandırıp duran kimdir? Yahut duyma ve görmenize ‎sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran ‎kimdir? (Bütün) işleri düzenleyen kimdir?” Diyecekler ‎ki: “Allah!” De ki: “O halde sakınmaz mısınız?”  ‎         ‎                                       (Yunus: 31)‎
Kureyş müşrikleri, yukarıdaki ayetlerde zikredilenleri ‎ikrar etmelerine rağmen Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sel‎lem onlarla çarpıştı. Onların kan ve mallarını haram kılmadı. ‎Onları, putlardan ve putlara tapanlardan uzaklaşmadıkça ‎müslüman kabul etmedi. ‎
Bunları öğrendikten sonra, İslam şeriatinin müslüman ‎ülkelerde niçin uzun zaman hakim olduğunu da anlarsın! ‎İşte o zamanlar müslümanlar aziz ve kerim idiler. Bu özellikleri sebebiyle Allah-u Teâlâ'nın ve kendilerinin düşmanlarını korkutuyorlardı. Müslümanların bu heybetli durumu, ‎İslam düşmanı ve batının kuyrukları olan şimdiki sefih idareciler gelinceye kadar sürdü. Bu kimseler (Allah onları yok ‎etsin) İslam ümmetinin gafil, çocuklarının ise İslam ‎konusunda cahil oldukları bir zamanda başa geçtiler. Bu ‎sefih idareciler, hayırlı olanı alçak olanla değiştirdiler. Al‎lah-u Teâlâ'nın şeriatini bir kenara atıp yerine adi ve küfür ‎olan beşeri kanunları uygulamaya koydular. Tıpkı, Tatarla‎rın müslüman ülkelerine hakim oldukları zaman, kralları ‎Cengiz Han’ın “Yesak’ı’nı uyguladığı gibi... ‎
Makrizi  (‎ ‎)  şöyle dedi: ‎
‎“Cengiz Han, Tatarların kralı Onkhan’ı yendikten sonra ‎Doğu ülkerinde bir devlet kurdu ve bu devlet için kanunlar ‎yaptı. Bu kanunları “Yasa” veya “Yesak” ismini verdiği bir ‎kitapta topladı. Daha sonra bu kanunları çelik levhalara ‎işleterek onları kavminin uyacağı bir şeriat haline getirdi. ‎Kavmi de bu kanunlara uydu. Cengiz Han, hiçbir dine bağlı ‎değildi.” (‎ ‎)  ‎
El Kal Kaşandi (‎ ‎), Alâeddin El Cuveyni’den (‎ ‎)  şöyle ‎nakletti:‎
‎“Cengiz Han’ın ve kendisinden sonra çocuklarının bağlandığı din, Cengiz Han’ın koyduğu yesak kanunlarıdır. ‎Yesak ise, Cengiz Han’ın kendi kafasından uydurduğu kanunlardır. Bu yesak içerisine bir takım hükümler ve cezalar ‎koymuştu. Yesak içerisindeki hükümlerin çoğu İslam şeria‎tine muhalif idi. Ancak çok az bir kısmı Muhammed sallal‎lahu aleyhi ve sellem'in şeriatine uygundu. Cengiz Han, ‎koymuş olduğu bu kanunları, “Büyük Yasa” olarak isimlendirdi ve bu kanunları yazdırdı. Sonra da bu kanunlar ‎kendisinden sonra gelecek olan nesillere miras olsun ve ‎böylece her bir aile onları gerek kendileri öğrensin ve ge‎rekse çocuklarına öğretsin diye, kendisine ait kasada sak‎lanmasını emretti.”   ‎
‎             (Tarih Fatihil Alem Cihank Şay c: 1 s: 62- 63)‎

İbni Kesir yesak hakkında şöyle dedi:‎
‎“Yesak; kalın yazıyla yazılmış ve iki ciltten oluşmuş bir ‎kitaptır. Bu kitaplar develer üzerinde taşınıyordu.”‎
‎                                   (Elbidaye vennihaye c: 13 s: 118)‎
Cengiz Han’ın Yesağında geçen kanunlardan bazıları ‎şunlardır:‎
‎- İster evli ister bekar olsun, zinakar öldürülür.‎
‎-  Lutilik (erkeğin erkekle zinası) yapan öldürülür.‎
‎- Bilerek yalan söyleyen veya sihir yapan veya birisinin ‎gizli hallerini araştıran veya iki kişi kavga ettiğinde o iki‎sinden birisine yardım eden öldürülür.‎
‎- Suya veya küle bevleden (küçük abdestini yapan) öl‎dürülür.‎
‎- Ticaret yapsın diye kendisine mal verilen kimse yaptığı ‎ticarette üç sefer zarar ederse öldürülür. ‎
‎-  İzinsiz esiri yediren veya ona elbise veren öldürülür.‎
‎- Müslümanların kestiği gibi hayvan kesimi yapan kimse, ‎kesilerek öldürülür. ‎
‎- Belli bir millete taassup edilmeksizin bütün milletler ‎yüceltilmelidir.‎
‎- Su almak için su kabına el sokulmamalı ve sadece bir ‎kabla su alınmalıdır.‎
‎- Elbise, çürüyünceye kadar giyilmeli ve yıkanmamalıdır. ‎
‎- Bir şey hakkında necis (pis) denmemelidir.‎
‎- Her şeytahirdir (temizdir).‎
‎- Bir mezhebe bağlı olmamak gerekir.‎
Cengiz Han’ın yesağında bunlar ve bunlar gibi şaşırtıcı ‎olan daha birçok kanunlar vardı. (‎ ‎)‎
Tatarların lideri olan Cengiz Han’ın koyduğu yasa işte ‎böyleydi! Cengiz Han öldükten sonra çocukları bu yasaya ‎adeta bir din olarak bağlandılar. Bu konuda onlara hiç bir ‎muhalefet eden olmadı. ‎
Tatarların İslam alemine saldırmalarından sonra onlardan ‎bir çok kişi İslam’a girdi. Bu sırada Tatarların lideri olan ‎Kazan da İslam’a girdiğini ilan etti. Bu kimseler İslam’a ‎bağlandıklarını ilan etmelerine rağmen İslam şeriatini ‎uygulamadılar. Bilakis, Cengiz Han’ın kanunlarını uygulamaya devam ettiler. Hatta içkiyi, zinayı ve bunlar gibi ‎İslam’ın yasakladığı birçok şeyi serbest bıraktılar. Böylece ‎İslam’ın koruma altına aldığı din, can, akıl, ırz (namus), ‎mal, neseb (soy) gibi değerleri önemsemediler ve koruma‎dılar...‎
Yahudi ve hristiyanlardan cizye almadılar. Namaz kılıp ‎kılmama konusunda insanları muhayyer bıraktılar. Zekatı ‎tamamiyle terkettiler. Hiç bir sebep olmaksızın müslüman‎ların kanını helal kıldılar... ‎
Bütün bunları yapmalarına rağmen yine de müslüman ‎olduklarını, şehadeti getirdiklerini söylediler. Hatta onların ‎lideri Kazan, Şam’ı işgal ettiği zaman buna: “Mısır ve Şam ‎yöneticilerinin güya İslam’ı tatbik etmediklerini, dinin ‎doğru yolundan ayrıldıklarını, İslam’ın hükümlerine ‎bağlanmadıklarını” gerekçe gösterdi. Bunu, Sultan Nasır ‎Kalavun’a gönderdiği risalesinde yazmıştır. (‎ ‎)‎
Yesak kanunları sadece moğollara uygulanmaktaydı. ‎Moğolların dışındakilere ise İslam şeriati uygulanmaktaydı. ‎İşte bu sebeble müslümanlar bu kanunlardan pek fazla ‎etkilenmediler. Çünkü o zamanki İslam alimleri, bu ‎kanunlar ve bu kanunlara bağlı olanlar hakkındaki İslam’ın ‎hükümlerini açıkça anlatmaktaydılar. Böylece Tatarların ‎yesak kanunları, asrımızın yesağının İslam neslinin ‎çocuklarını etkilediği gibi etkilemedi ve İslam alemi bu ‎beladan çabuk kurtuldu.‎
İbni Kesir radiyAllahu anh: ‎
‎“Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar?” (el-Maide: 50) ‎ayetinin tefsirinde şöyle dedi: ‎
‎“Allah-u Teâlâ, her hayrı kapsayıcı ve her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüzçevirip bunun yerine cahili‎yede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ‎ifade eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ‎ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vazet‎tiği Yesak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını ‎kabul etmiyor. Yesak; Cengiz Han’ın Kuran, Tevrat, İncil ‎ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra ‎yerine geçen çocukları (İslam’a girdikleri halde) bu kitabı ‎bir anayasa kitabı olarak görmeğe devam ettiler. Allah-u ‎Teâlâ'nın kitabı ve Rasulullah’ın sünnetini bir kenara atarak ‎bu kitaptaki hükümlerle Tatarlara hükmettiler. İşte böyle ‎davranan kimseler kâfirdir. Bunlarla, büyük küçük her ‎meselede yalnız Allah-u Teâlâ'nın hükmüne dönünceye ‎kadar savaşmak farzdır.”        (İbni Kesir Tefsiri c: 2 s: 67)‎

İbni Kesir radiyAllahu anh devamla şöyle dedi: ‎
‎“Bu yapılanların hepsi, Allah-u Teâlâ'nın nebilerine in‎dirdiği şeriate muhaliftir. Kim nebilerin sonuncusu Mu‎hammed sallAllahu aleyhi ve sellem'’e inen şeriati ‎terkederek daha önceki nebilere inen mensuh olmuş ‎şeriatlere muhakeme olursa, Allah-u Teâlâ'nın bildirdiği gibi ‎kâfir olur. Durum böyleyken Yesak’a (Cengiz Han’ın ‎koyduğu kanunlara) muhakeme olup onu Allah-u Teâlâ'nın ‎şeriatinden önde tutan kişinin hükmü nasıl olur acaba? Her ‎kim böyle yaparsa, bütün müslümanların icmasıyla kâfirdir. ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎“Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim ‎vardır?” ‎      ‎         ‎      ‎            (el-Maide: 50)‎
‎“Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri ‎şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan ‎kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş ol‎mazlar.”                          (en-Nisa: 65) (İbni Kesir Tefsiri)‎

İbni Kesir’in zikrettiği, tatarların yesağına bağlı olan ve ‎ona muhakeme olanların hükmü işte böyledir! ‎
Tatarların yesağı, onları koyanlar ve onlara tapanlarla ‎birlikte tarihin çöplüğüne atılarak artık yok olmuştur. Bu ‎kimselerden söz edildiğinde, en tiksinti verici ve en alçak ‎sıfatlarla söz edilir. Oysa bu yesağa karşı çıkan, onu redde‎den, insanları bu yesağı reddetmeye, ondan uzak kalmaya ‎çağıran İbni Teymiye ve onun öğrencileri olan İbni Kayyım, ‎İbni Kesir, El Berzali, El Mezzi, Ez Zehebi ve başkaları ‎hakkında en güzel sıfatlarla söz edilir.‎
‎ Zamanımızda İslam’a nispet edilen devletlerde tatbik ‎edilen beşeri kanunlara bakıldığında, bunların Cengiz ‎Han’ın yesağının bir benzeri olduğu görülür. Hatta bu kanunlar, yesaktan daha alçak ve pistir. ‎
İslam olduğu iddia edilen devletlerde tatbik edilen be‎şeri kanunlara tapanlar ve onu uygulayanlar; canlar, kanlar, ‎namuslar, mallar ve başka meselelerle ilgili konularda Allah-‎u Teâlâ'nın şeriatinin hükümlerini (dondurmuşlar) ‎yürürlükten kaldırmış, Allah-u Teâlâ'nın şeriatindeki hadleri ‎iptal etmiş, siyasi, iktisadi, devletlerarası ilişkiler ve bunlar ‎gibi daha başka birçok meselede Allah-u Teâlâ'nın şeriatini ‎tatbik etmemektedirler. ‎
Bütün bu meselelerde tatbik ettikleri kanun ve hükümleri, hristiyan Fransa’nın, tatarların yesağına benzeyen ka‎nunlarından almışlar. Zira, tatarların yesağındaki hüküm‎lerin çoğu da hristiyan kanunlarından alınmıştı. ‎
Zamanımızın yöneticilerinin uyguladığı kanunlar, kanun ‎alimleri diye isimlendirdikleri kişilerin ve başkalarının heva ‎ve heveslerinden kaynaklanan kanunlardır ve tatarların ‎yesağına benzemektedir. Çünkü, tatarların yesağındaki ‎bazı kanunlar, Cengiz Han’ın heva ve hevesine dayanarak ‎ortaya koyduğu görüşlerinden alınmıştır. ‎
Zamanımızda bazı ülkelerdeki yöneticiler, İslam şeriatini ‎tamamen terketmediklerini göstermek için evlenme, bo‎şanma, miras ve bunun gibi bazı meselelerin hükümlerini ‎İslam şeriatinden alarak insanları aldatmaktadırlar. Tatarla‎rın yesağı da böyle idi. İbni Kesir ve başkalarının zikrettiği ‎gibi tatarların yesağındaki bazı hükümler İslam’dan ‎alınmıştı.‎
Ahmed Şakir, İbni Kesir Tefsirinde şöyle geçtiğini söylemiştir:‎
‎“Ey müslümanlar! İslam ülkelerine veya İslam’a nispet ‎edilen ülkelere bakarak düşmanınız olan işgalcilerin ve ‎misyonerlerin size ne yaptığını görün! ‎
Ahlakı ve dinleri yok eden yabancı putperest, size uygulanması için kanunlar koydu. Bu kanunları, Allah’ın hiçbir dinine de dayandırmadı. Bu kanunların temelini ilk atan ‎da yine putperest bir kişi idi. O, kendi zamanında rasul olarak gönderilen İsa aleyhisselam’a iman etmemiş, putperest ‎olarak kalmış, fıskı, fücuru ve sorumsuzluğu ile meşhur ‎olmuş, kanunların babası diye anılan Cost Niyan’dır. ‎
Mısırlılardan İslam’a nispet edilen meşhur bir kişi, bu ‎fasık, putperest ve sapık Cost Niyan’ın kanuni kaidelerini ‎tercüme etti. Sonra da utanmadan bu tercümesini, İslam ‎fıkhının Kur’an ve sünnete dayalı en büyük ansiklopedisi ‎olan, Dar’ul Hicre imamı, İmam Malik’in Müdevvene’sinin ‎ismine benzeterek ona “Müdevvenat Cost Niyan” ismini ‎verdi. İşte bunu yapan mısırlı ne kadar da sefih, ahlaksız ve ‎arsızdır! ‎
İslam’ın en azılı düşmanının müslümanlara zorunlu kıl‎dığı bu kanunlar, aslında müslümanları başka bir dine sok‎mak, saf ve yüce İslam dininden uzaklaştırmak için ko‎nulmuştur. İşte bu sebeble müslümanlara, bu kanunlara ‎itaati zorunlu kıldılar ve kalplerine onun sevgisini soktular. ‎Öyleki bu kanunlardan söz ederken; “kanunları yüceltmek”, “hükümleri yüceltmek”, “mahkemenin hürmeti” ‎‎(yüce kanunlar, yüce mahkeme, sayın hakim, kanunlara ‎saygı göstermek) gibi yüceltme sözlerini kullanırlar. Fakat ‎bu yüceltme sözlerini, İslam şeriati ve İslam fakihleri hakkında kullanmaktan çekinirler. Hatta İslam şeriatinin hükümlerini ve müslüman alimlerin görüşlerini “gericilik”, ‎‎“donuk”, “yobazlık”, “çağdışı”, “irtica”, “irticai” ve “orman ‎kanunları” gibi sözlerle vasıflandırırlar. Böyle sözleri, bu ‎putperestlere bağlı kişilerin gazete, dergi ve sözde modern ‎kitaplarında sıkça görmek mümkündür. ‎
Bu kimseler, İslam şeriatinin yerine koydukları bu uyduruk kanunlara “fıkıh”, “teşri” gibi isimleri, bu kanunları ‎okuyan ve onları öğrenen kimselere “fakih” ismini, bu kanunları çıkaranlara ise “müşerri” (teşri koyucu) ismini verdiler. Bunun gibi daha bir çok meseleyi, İslam şeriatiyle ‎ilgili meselelerle ve alimlere takılan isimlerle isimlendirdiler. ‎Böylece alçak, cüretkâr, korkusuz bir şekilde İslam şeriatini ‎bu yeni dinle karıştırdılar.”‎
Devamında şöyle diyor: “Bu dinin kaideleri İslam di‎yarının çoğunda hakim oldu. Artık insanlar bu yeni dine ‎muhakeme oluyor. Bil ki bu kanunların hepsi, ister şeriate ‎uygun olsun ister uygun olmasın, batıldır ve bu kanunlara ‎muhakeme olmak, İslam şeriatinden çıkmaktır. Bu kanun‎ların içindeki İslam şeriatine uygun hükümler, İslam kanunlarına tabi olunarak, Allah-u Teâlâ ve rasulünün hükmüne itaat edilerek konulmamış, bilakis tesadüfen İslam ‎şeriatinin hükümlerine uygun düşmüştür. Bu yüzden bu ‎kanunların hepsi, ister İslam şeriatine muhalif olsun ister ‎muhalif olmasın, sapıklıktır. Bu kanunlar, kendisine uyanı ‎cehenneme sevkeder. Hiçbir müslümanın bu kanunlara ‎boyun eğmesi ve onlardan razı olması asla caiz değildir.”                        ‎
‎(Umdetu’t Tefsir c: 3 s: 314-315)‎
Şeyh Muhammed Hamid el Fıkki, tağutun manasıyla ‎alakalı olarak şöyle demektedir: ‎
‎“Tağut hakkındaki selefin sözlerinin özeti şudur: ‎
Muhakkakki tağut: Kulları Allah-u Teâlâ'ya ibadetten, ‎dinde ihlâslı olmaktan, Allah’a ve Rasulüne itaat etmekten ‎engelleyip alıkoyan her şeydir. Bu, cinlerden şeytanlar olabileceği gibi insanlardan şeytanlar, ağaçlar, taşlar ve bunlar ‎dışında ki her şeyde olabilir. ‎
Şüphesiz, İslam’a zıt ve Allah-u Teâlâ'nın şeriatinden ‎alınmayan, kan, ırz ve mallar konusunda hüküm verilmesi ‎için insanlar tarafından konulan ve Allah-u Teâlâ'nın şeria‎tindeki hadleri uygulamayı iptal eden, faiz, zina, içki ve ‎bunlar dışındaki yasakları helal kılan bütün kanunlar bu ‎kelimenin ihtiva ettiği mananın içine girer. ‎
Yine, Allah’ın Rasulünün getirdiği haktan alıkoyan beşeri mahreçli, akıl ürünü bütün kitaplar da böyledir. Bu ‎kitapları yazan kişi, ister Allah-u Teâlâ'nın Rasulünün getirdiği haktan alıkoymak niyetiyle yazsın ister bu niyetle ‎yazmasın yine de bu kitap bir tağuttur.” (‎ ‎)‎
Yine Şeyh Muhammed Hamid el Fıkki, “Fethul Mecid” adlı kitabının dip notunda Yesakla ilgili olarak şöyle ‎demiştir: ‎
‎“Yesak gibi hatta ondan daha şerli olan şey ise; kan, ırz ‎ve mallar hakkında Allah-u Teâlâ'nın Kitabında ve Rasulunün sünnetinde hükümler açıkken, kişinin batılıların ka‎nunlarını bu konularda kendisine kanun edinip, onlara muhakeme olmasıdır. Böyle yapan kimse şüphesiz kâfirdir, ‎mürteddir. Bu ameller üzerinde ısrar ettiği ve Allah-u ‎Teâlâ'nın indirdiği hükme dönmediği müddetçe onun müslüman olarak isimlendirilmesi, İslam’dan olduğu açık ‎olan namaz, oruç, hac ve bunlar gibi amelleri yerine ‎getirmesi kendisine hiçbir fayda sağlamaz.” ‎   ‎     ‎   ‎                                         ‎
‎(Feth'ul Mecid dip notta)‎
İmam ibn Teymiye, Allah-u Teâlâ'nın:‎
‎“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını ‎iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak isterler. Oysa ‎şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (en-‎Nisa: 60) ayetini şöyle açıkladı:‎
‎“Bu ayetlerde, kitap ve sünnetten başkasına muhakeme ‎olanların dalalet ve nifak üzere olduklarına dair apaçık deliller vardır. Böyle kimseler, şer’i deliller ile bazı tağutlar‎dan, müşriklerden, ehli kitaptan ve bunlar dışında itibar ‎edilen çeşitli kimselerden alınan ve akli deliller olarak ‎isimlendirilen görüşlerin arasını uzlaştırmayı istediklerini ‎iddia etseler bile, yine de dalalet ve nifak üzeredirler.”  ‎
Yine İmam ibn Teymiye şöyle demektedir:‎
‎“Kitap, sünnet ve ümmetin icmasıyla sabittir ki, iki şehadet kelimesini söylese bile, İslam şeriatinin dışına çıkan ‎kim olursa olsun, onunla savaşılır... ‎
Allah’a ve Rasulune itaat etmeye girmekten kaçınan ‎kuvvet sahibi olan (isyancı)lar Allah’a ve Rasulüne savaş ‎açmışlardır. Yeryüzünde kim Allah’ın Kitabı ve Rasulün ‎sünneti dışındaki şeylerle amel ederse, kesinlikle yeryü‎zünde fesat çıkaran bir kimsedir... ‎
Her müslümanın bildiği ve bütün alimlerin ittifak ettiği ‎şudur: Kim, islam dininden başka bir dine veya Mu‎hammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in şeriatinden başka bir ‎şeriate tabi olmayı caiz görürse, kâfir olur. Böyle bir kim‎senin küfrü, kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr ‎edenlerin küfrü gibidir.”‎
İbn Kayyım, Allah-u Teâlâ'nın: ‎
‎“Ey İman edenler! Seslerinizi nebinin sesinden daha ‎fazla yükseltmeyin! Birbirinize yüksek sesle seslendiğiniz ‎gibi ona da aynı şekilde seslenmeyin! Yoksa farkında ‎olmadan amelleriniz boşa gider.” (el-Hucurat: 2) ayeti ‎hakkında şöyle demiştir: ‎
‎“Sahabeler seslerini Rasulullah’ın sesinin üzerine çıkarttıkları zaman onların amelleri boşa gider de, görüş‎lerini, akıllarını, arzularını, siyasi görüşlerini ve bilgilerini ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeylerin ‎üzerine çıkaranların amelleri boşa gitmez mi? Bunların ‎durumu şüphesiz, seslerini Rasulullah’ın sesinin üzerine ‎çıkaranlardan daha kötüdür. Muhakkakki böyle yapanların ‎amellerinin boşa gitmesi, daha önceliklidir.” ‎
‎(A’lam’ul Muvakiin   c:1,  s: 51) ‎
Şeyh Muhammed b. İbrahim şöyle dedi: ‎
‎“İnsan ürünü kanunları, Ruh’ul Emin’in insanları uyarmak için Muhammmed’in kalbine fasih arab dili ile indirdiği Kur’an’ı kerim ile hüküm konusunda aynı seviyeye ‎yükseltmek ve ihtilaf anında Kur’an’ı bırakıp insan ürünü ‎olan kanunlarla hüküm vermek, apaçık büyük küfür olan ‎amellerdendir ve Allah’ın aşağıdaki sözlerine karşı zıt ve ‎inatçı bir tavır takınmak demektir.‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor : ‎
‎"Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, ‎‎(düştüğünüzde) Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ‎etmişseniz, onu Allah’a (Kur’an’a) ve (hayatta iken) Ra-‎sulüne (vefatından sonra ise onun sünnetine) havale edin! ‎Bu, hem (sizin için) daha hayırlı ve hem de netice itiba‎rıyla daha güzeldir.”                              (en-Nisa: 59) ‎
Allah-u Teâlâ, herhangi bir konuda aralarında ihtilaf ‎eden kimselerin imanlarını, Nebi sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’i hakem tayin etmedikleri müddetçe geçersiz ‎saymaktadır. Hem de bu imanın geçersizliğini, nefiy ‎‎(olumsuzluk) ve kasem (yemin) edatlarıyla te’kit ederek ‎bildirmiştir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎“Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri ‎şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan ‎kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.”                                                          (en-Nisa: 65)‎
Allah-u Teâlâ, ayette de görüldüğü gibi, iman etmiş sayılabilmeleri için sadece “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem'e muhakeme olma” şartıyla yetinmemiş, buna ek ‎olarak “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in ‎hükümlerine karşı nefislerde hiç bir sıkıntı duymama” ‎şartını da ileri sürmüştür. Ayetin şu bölümünde geçtiği gibi: ‎
‎“sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan...” ‎
Ayette geçen “harac” kelimesi; “sıkıntı” manasındadır. ‎Şüphesiz onların içlerinde, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem'in verdiği hükümden ve ona teslim olmaktan dolayı ‎herhangi bir sıkıntı ve üzüntü olmamalıdır. ‎
Allah-u Teâlâ, ayette görüldüğü gibi, insanların iman etmiş sayılabilmeleri için sadece bu iki şartla da yetinmemiş, ‎buna ek olarak, “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in ‎hükümlerine tam teslimiyet gösterme” şartını da bildirmiştir. Yani; amelde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in ‎hükümlerine tamamen boyun eğmek gerekir. Bu ancak, ‎nefislerin arzularını bir kenara atıp sadece Rasulullah sal‎lAllahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine tam teslimiyet ve ‎boyun eğmekle gerçekleşir. Bu sebeple Allah-u Teâlâ, ‎ayette geçtiği gibi bu manayı, te’kit mastarı olan “teslimen” ‎kelimesiyle kuvvetlendirmiştir. Bu gösteriyor ki; Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem'in hükümlerine “teslimiyet ve ‎boyun eğme” yetmez. “Tam bir teslimiyet ve boyun eğme” ‎gerekir.‎
Birinci ayette geçen manayı iyi düşünün! Allah-u Teâlâ ‎şöyle buyuruyor: ‎
‎“Eğer herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, ‎onu Allah’a ve Rasulune havale edin! Eğer Allah’a ve ‎ahiret gününe inanıyorsanız... İşte bu, daha hayırlı ve ‎sonuç itibarı ile de daha güzeldir.” ‎
Allah-u Teâlâ ayette; “eğer herhangi birşey hakkında ‎ihtilafa düşerseniz” buyurarak ihtilaf edilen meseleyi belli ‎birşeye has kılmadan genel olarak zikretmesi, genel bir ‎mana belirtmek içindir. Yani, “miktarı ve cinsi ne olursa ‎olsun herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz onu ‎Allah-u Teâlâ'ya ve Rasulune havale edin” demektir. ‎
Sonra yine, ihtilaflı her konuda Rasulullah’ın hükmüne ‎başvurmanın, verilen hükümden dolayı hiç bir sıkıntı duymadan tamamen teslim olmanın, Allah-u Teâlâ'ya ve ahiret ‎gününe imanın gerçekleşmesi için şart olduğunu gösteren ‎Allah’ın: “Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa‎nız...” ayetini dikkatlice düşünün!‎
Sonra Allah-u Teâlâ şöyle buyurmakta: ‎
‎“Bu, daha hayırlı...” Allah-u Teâlâ birşey hakkında ‎hayırlı (iyi) derse, onda ebediyen şer olmaz. Bilakis o, dünyada da ahirette de hayırlıdır...‎
Yine Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‎
‎“Sonuç itibarı ile de daha güzeldir...” Yani, dünyada ‎ve ahiretteki sonucu daha güzeldir demektir. ‎
Bu gösteriyor ki, herhangi birşey hakkında ihtilaf edil‎diği zaman, bunun çözümünü Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem dışında başka bir şeye havale etmek, münafıkların ‎söylediklerinin aksine kişiye sadece şer kazandırır ve hem ‎dünya hem de ahiretteki sonu daha kötü olur. ‎
Münafıklar, Rasulullah dışında başka birşeye muhakeme olduklarında, Allah-u Teâlâ'nın bildirdiği gibi şöyle ‎derler: ‎
‎“Biz ancak iyilik yapmak ve uzlaştırmak istemiştik.”‎            ‎                          (en-Nisa: 62) ‎
Bir başka ayette de şöyle söylemişlerdi: ‎
‎"(Bu amellerimizle) Asıl ıslah ediciler bizleriz" derler.”                                                             ‎‎(el-Bakara: 11)‎
İşte bu sebeple Allah-u Teâlâ onların bu sözlerine karşılık ‎şöyle buyurmuştur: ‎
‎"Fakat asıl fesat çıkaranlar kendileridir de bunun ‎bilincinde değildirler.                               (el-Bakara : 12)‎
‎ Aynı zamanda bu ayet Allah-u Teâlâ'nın kanunlarına zıt ‎kanunlar koyanlara karşı da söylenebilir. Onlar Allah’ın ‎kanunlarına zıt kanun koyarken: “İnsanların bu kanunlara ‎ihtiyacı vardır, artık böyle kanunlara muhakeme olmak ‎zaruret olmuştur” derler. Bu sözler; Rasulullah’ın getirdiği ‎şeyler hakkında şüphe etmek, Allah-u Teâlâ'nın ve Rasulunün beyanlarının eksik olduğunu, her zamanda ve her yerde ‎ihtilafları çözebilecek durumda olmadığını, şeriat hükümleri ‎uygulandığında dünya ve ahiretteki sonucun kötü olacağını ‎iddia etmek manasına gelir. ‎

Yine manası genel (amm) olan ikinci ayet hakkında da ‎iyi düşünün! Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
‎ “Aralarında çekiştikleri şeylerde...” Ayetteki ismi ‎mevsul olan (ma) harfi usulcülere ve diğer alimlere göre ‎genel (amm) bir mana ifade etmektedir. İşte bu genel ifade, ‎cins ve çeşit yönünden bütün herşeyi kapsamaktadır. Aynı, ‎miktar yönünden her şeyi kapsadığı gibi... Yani, ne olursa ‎olsun her cins ve ne miktarda olursa olsun her miktar bu ‎hükme girer. ‎
Allah-u Teâlâ, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in ‎getirdiği dışında başka şeylere muhakeme olmak isteyen ‎münafıkların imanını kesinlikle kabul etmemekte ve geçer-‎siz saymaktadır. Allah-u Teâlâ'nın, şu ayetinde buyurduğu ‎gibi:‎
‎“Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını ‎iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri em‎rolunmuşken tağuta muhakeme olmak isterler. Oysa ‎şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.”‎
‎(en-Nisa: 60)‎
Muhakkakki Allah-u Teâlâ bu ayette, “yez’umune” ‎‎(iddia ediyorlar) kelimesini kullanarak söz konusu kişilerin ‎iman iddialarını yalanlamaktadır. Çünkü kulun kalbinde ‎iman ile nebi sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiğinden ‎başkasına muhakeme olmayı istemek asla bir arada ‎bulunamaz. Bilakis, bunlardan biri varsa diğerini yok eder. ‎
Tagut, tugyandan türemiş bir kelimedir. Yani; İslam’ın ‎sınırına tecavüz eden demektir. Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem'’in getirdiğinin dışındaki kanunlarla her hüküm ‎veren taguttur. Aynı şekilde, Nebi sallAllahu aleyhi ve sel‎lem'in getirdiğinden başka şeylere muhakeme olan da tağuta muhakeme olmuştur. ‎
Her ferdin, Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdikle‎riyle hüküm vermesi haktır. Fakat, Nebi sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’in getirdikleri dışında başka kanunlarla hüküm vermesi kesinlikle caiz olmaz. Aynı şekilde her ferdin, Nebi ‎sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeylere muhakeme ‎olma hakkı vardır. Kim Nebi sallAllahu aleyhi ve sellem'in ‎getirdikleri dışında başka kanunlarla hüküm verirse veya o ‎kanunlara muhakeme olursa haddini aşarak ya tağut ya da ‎tağuta muhakeme olmuş olur. ‎
Allah-u Teâlâ'nın şu ayetini de iyi düşünün!‎
‎ “Onu reddetmekle emir olunmuşlardı...” ‎
Bu ayeti okuduğun zaman, Allah-u Teâlâ'nın kanunlarına ‎zıt kanun koyanların, Allah-u Teâlâ'nın emrine ne kadar ‎karşı geldiklerini daha iyi anlarsın. Allah-u Teâlâ, insanlar-‎dan tagutu reddetmelerini istiyor. Hâlbuki Allah-u Teâlâ'nın ‎kanunlarına zıt kanun koyanlar, tagutun kabul edilmesini ‎istiyorlar. ‎
Allah-u Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor: ‎
‎“(Allah'ın kelimelerini bile bile tahrif ederek) Zulme‎denler, kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiş-‎tirdiler.”                                                      (el-Bakara: 59)‎
Allah-u Teâlâ'nın şu sözünü de iyi düşünün! ‎
‎“...Şeytan onları saptırmak istiyor.” ‎
Allah-u Teâlâ bu ayette tağuta muhakeme olmanın sapıklık olduğunu bildirmektedir. Hâlbuki Allah-u Teâlâ'nın ‎kanunlarına zıt kanun koyanlar, bunu hidayet olarak (dosdoğru yol olarak) görmektedirler. Allah-u Teâlâ bu ayette, ‎tağuta muhakeme olmanın şeytanın istediği bir şey olduğunu bildirmiştir. Hâlbuki Allah’ın kanunlarına zıt kanun ‎koyanlar, bunda insanların maslahatı ve şeytandan ‎uzaklaşma olduğunu ileri sürerler. Bu demektir ki, şeytanın ‎emirleri insanların maslahatına uygun ama Rahman’ın isteği ‎ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği ise ‎insanların maslahatına uygun değildir. ‎
Allah-u Teâlâ, kendi hükmünün insanların maslahatına ‎en uygun hüküm olduğunu, bundan başkasını isteyenlerin ‎ise cahiliyenin hükmünü istediklerini bildirerek şöyle bu‎yurmaktadır:‎
‎“Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanan bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim ‎vardır?” ‎            ‎            (el-Maide: 50)‎
Bu ayeti kerimeyi iyice düşün! Bu ayeti kerime, hükmü ‎iki kısma ayırır: Allah-u Teâlâ'nın hükmü ve cahiliyenin ‎hükmü... Allah-u Teâlâ'nın hükmünden sonra ancak cahi-‎liyyenin hükmü vardır, başka bir şey yoktur. Bu gösteriyor ‎ki, Allah-u Teâlâ'nın dışında kanun koyanlar, kabul etseler ‎de etmezseler de cahiliye ehlindendirler. Hatta onlardan ‎daha kötü ve daha yalancıdırlar. Çünkü cahiliyye ehlinde ‎bu konuda zıtlık ve tezatlık yoktur. Halbuki Allah’ın ‎kanunu dışında kanun koyanlarda zıtlık ve tezatlık vardır. ‎Çünkü onlar Allah’ın kanunları dışında kanunlar koydukları ‎halde, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği ‎şeylere iman ettiklerini söylüyor ve böylece ikisi arasında ‎bir yol tutmak istiyorlar. ‎
Allah-u Teâlâ bu kişilerin benzerleri hakkında şöyle bu‎yurmuştur:‎
‎"İşte bunlar gerçekten kâfirlerin ta kendileridir. Biz ‎de kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” ‎
‎( en-Nîsa: 151 ) ‎
Ayrıca aşağıdaki ayeti kerimenin, Allah’ın kanunları dı-‎şında kanun koyanların heva, heves ve kıt akıllarından çıkartıkları bu kanunlara “iyi” demelerine nasıl cevap verdiğine de bir bak!  Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
‎“Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hü‎küm veren kim vardır?”                             (el-Maide: 50) ‎
Bundan önceki ayetlerde Allah-u Teâlâ Nebisi Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem’i muhatap alarak şöyle buyurmuştur: ‎
‎“(Ey Muhammed! Kitap ehli, aralarında hüküm vermen ‎için sana gelirlerse) Aralarında Allah'ın indirdiğiyle ‎‎(Kur'an'la) hükmet! Sana gelen hakkı terk edip, onların ‎heva ve hevesine tabi olma!"                      (el-Maide: 48) ‎
Sonra da şöyle buyurmuştur: ‎
‎“(Ey Muhammed! Eğer kitap ehli seni hakem tayin ‎ederse) Aralarında, Allah'ın indirdiği (Kur’an) ile hük-‎met! Onların heva ve heveslerine uyma ve Allah'ın sana ‎indirdiğinin bir kısmından (Kur'an'ın bazı hükümlerinden) ‎seni saptırmalarından sakın! Eğer (gerçek imandan ve ‎Kur’an’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki; Allah, ‎‎(bundan dolayı dünyada) bazı günahları sebebiyle onlara ‎azap vermek istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu fasık ‎‎(haktan uzaklaşmış) kimselerdir.  ‎   ‎        ‎
‎(el-Maide: 49)‎

Allah-u Teâlâ, yahudiler Nebi sallAllahu aleyhi ve sel‎lem’e hüküm vermesi için geldikleri zaman, haklarında hüküm vermek ile onlardan yüz çevirmek arasında nebisini ‎muhayyer kıldığını bildirerek şöyle buyurmuştur:‎
‎"Eğer aralarında hükmetmen için sana gelirlerse, is-‎ter hükmet ister hükmetmeyip onlardan yüz çevir! Yüz ‎çevirip aralarında hükmetmezsen, kesinlikle sana hiçbir ‎zarar veremezler. Eğer aralarında hüküm vereceksen, ‎adaletle (Allah'ın indirdikleriyle) hüküm ver! Muhakkak ‎ki Allah, adaletli olanı sever."      (el-Maide: 42)‎
Bu ayette kast edilen “adalet”, Allah’ın ve Rasulünün ‎hükmüdür. Allah’ın ve Rasulünün hükmü dışında hiçbir ‎hüküm gerçekten adaletli değildir. İslam’a muhalif hü‎kümler zulümdür, dalalettir, sapıklıktır, küfürdür, fısktır. ‎Bu sebeple Allah-u Teâlâ bundan sonraki ayetlerde şöyle ‎buyurmuştur:    ‎
‎“…Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte ‎onlar kâfirlerin ta kendileridir.”                 (el-Maide:44) ‎
‎“…Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar ‎zalimlerin ta kendileridir.”                         (el-Maide: 45)‎
‎“…Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar ‎fasıkların ta kendileridir.”                          (el-Maide: 47)‎
Bu ayetlerde Allah-u Teâlâ, Allah’ın indirdikleriyle ‎hükmetmeyen hakimlerin kâfir, zalim ve fasık olduklarına ‎hükmediyor. Allah-u Teâlâ, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfir olmadığı halde onlara kâfir hükmünü ‎asla vermez. Muhakkakki böyle yapan kişi, mutlak kâfirdir. ‎Ya ameli küfür işlemiş ya da itikadi küfür işlemiştir. ‎
Bu ayetlerin tefsiri hakkında İbn Abbas radiyAllahu anh ‎‎'dan gelen, Tavus ve başkalarının da rivayet ettiği haber de ‎şuna delalet etmektedir: Allah-u Teâlâ'nın indirdikleri ile ‎hükmetmeyen hakim, ya İslam milletinden çıkaran itikadi ‎küfür işlemiş ya da İslam milletinden çıkarmayan ameli ‎küfür işlemiştir. ‎
Birinci zikredilen itikadi küfür ise bir kaç çeşittir. ‎
Bunlar: ‎

‎1 – Allah-u Teâlâ ve Rasulünün hükmüyle hükmetmenin ‎gerekli olduğunu inkar ederek Allah-u Teâlâ'nın indirdikleri ‎ile hükmetmeyen hakim. ‎
İbn Cerir’in tercih ettiği, İbni Abbas radiyAllahu anh ‎‎'dan rivayet edilen ve rivayette büyük küfür olduğu ‎belirtilen hüküm bu tür hakimler içindir. Zaten Allah-u ‎Teâlâ ve Rasulünün hükmüyle hükmetmenin gerekli ‎olduğunu inkar eden hakimin kâfir olduğu kunusunda ‎alimler arasında ihtilaf yoktur. Çünkü alimler, dinin ‎aslından herhangi birini veya ittifak edilen fer’i meselelerin ‎herhangi birini inkar eden ya da Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem'in getirdiği kesin olan şeylerden bir harfi inkar ‎eden kimsenin İslam milletinden çıkartan küfür işlediği ‎konusunda ittifak etmişlerdir. ‎

‎ 2 – Allah-u Teâlâ'nın hükmünün hak olduğunu inkar ‎etmeyen fakat bununla birlikte Allah-u Teâlâ ve Rasulünün ‎hükmü dışındaki hükümlerin Allah-u Teâlâ ve Rasulünün ‎hükmünden daha güzel ve daha mükemmel olduğuna, in‎sanların arasında zamanın geçmesiyle ve durumların de-‎ğişmesiyle ortaya çıkan yeni olaylardaki ihtilafları çözmede ‎insanların ihtiyacını daha iyi karşıladığına inanarak Allah’ın ‎indirdikleriyle hükmetmeyen hakim. ‎
Bu durum da şüphesiz küfürdür. Çünkü heva ve heves‎lere, kıt akıllara ve kötü düşüncelere dayanan yaratılmış‎ların hükmünü, Hakim ve Hamid olan Allah-u Teâlâ'nın ‎hükmüne tercih etmişlerdir. ‎
Zamanın ve durumların değişmesiyle Allah-u Teâlâ ve ‎Rasulünün hükmünde hiçbir değişme olmaz. Yeni olaylar ‎olsa bile, muhakkak ki bunlar hakkında Allah-u Teâlâ'nın ‎kitabında ve Rasulünün sünnetinde ya nass olarak ya apaçık ‎olarak ya nastan istinbat olarak ya da başka bir şekilde ‎hüküm vardır. Bunu bilen bilir, bilmeyen de bilmez. ‎
Alimlerin: “Durumların değişmesiyle fetvalar da değişir” sözlerinin manası; kıt akıllıların, hüküm ve hükümlerin ‎illetlerini idrak ve anlamadan yoksun olanların zannettiği ‎gibi değildir. Onlar fetvaların kötü niyetlerine, hayvani ‎şehvetlerine, dünyevi arzularına ve hatalı varsayımlarına ‎göre değişeceğini zannettiler. Bu sebeple nasları kendi ‎görüşlerine, heva ve heveslerine tabi kıldılar. Böylece ‎güçleri yettiği kadar kelimeleri yerlerinden oynattılar...     ‎
‎3 - Beşeri kanunların Allah-u Teâlâ'nın ve Rasulünün ‎hükmünden daha güzel olduğuna inanmayan fakat şer’i hü‎kümlerle aynı seviyede olduğuna inanan. ‎
Bu kimse de daha önceki kimseler gibi İslam mille‎tinden çıkaran küfür işlemiş ve kâfir olmuştur. Çünkü o, ‎yaratılanın yaratanla aynı seviyede olduğuna hükmetmiş ve ‎Allah-u Teâlâ'nın şu ayetinin hükmüne karşı gelerek onu ‎geçersiz kılmıştır: ‎
‎“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur ve O; Semî' (her ‎şeyi en ince teferruatıyla işiten)'dir, Basîr (herşeyi en ince ‎teferruatıyla gören)'dir.”                                (eş-Şura: 11)‎
Bu ve bunun gibi ayetler gösteriyor ki Rab, kemal sıfatlara haizdir. Sıfatı, fiili ve insanlar arasında hüküm vermesiyle mahlukata benzemekten münezzeh ve yücedir.‎
‎    ‎
‎4 – Allah-u Teâlâ'nın indirdiği dışındaki hükümlerin, ‎Allah-u Teâlâ ve Rasulünün hükmü gibi veya ondan daha ‎iyi olduğuna inanmadığı halde, Allah-u Teâlâ ve Rasulünün ‎hükmüne muhalif olan böyle hükümlerin tatbik edilmesini ‎caiz gören. ‎
Bu kimse de daha öncekiler gibi İslam milletinden çıkaran küfür işlemiş ve kâfir olmuştur. Çünkü bu kimse, şer’i ‎hükümlerin doğruluğunu kabul etmekle birlikte sahih, açık ‎ve kesin naslarla haram olduğu bildirilen şeyin ‎yapılabileceğini caiz görmüştür.‎

‎5 - Bu küfür, büyük küfürlerin en büyüğü, en kapsamlısı, en açığıdır. Bu küfür, şeriate karşı en şiddetli ve ‎ortaya en açık bir şekilde çıkmış olanıdır. Bu küfür, şeriatin ‎hükümlerine şiddetli bir şekilde büyüklenen, Allah-u Teâlâ ‎ve rasulünün hükümlerine en zıd olan ve şer’i mahkemelere ‎rakip olan mahkemeler kurmaktır. Sözde bu mahkemeler ‎için, şeri mahkemelerde olduğu gibi düzenli, teferruatlı, ‎teşkilatlı ve zorunlu hükümler veren merciler ‎oluşturulmuştur. ‎
Şer’i mahkemelerin mercisi nasıl Kur’an ve sünnetse, ‎beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerin de mercileri ‎vardır ve onların mercileri de; değişik ümmetlerin şeriatleri, ‎Fransa, Amerika, İngiltere gibi değişik devletlerin ‎anayasalarından derlenmiş kanunlar, bidatçilerin ve müslüman olmadıkları halde İslam’a nispet edilmiş sapık ta‎ifelerin mezheblerinden alınmış kural, ilke ve prensiplerdir. ‎
Bu tür mahkemeleri İslam diyarında çokça görmekteyiz. ‎İnsanların ihtilaflarını çözmek için kapıları açıktır. İnsanlar ‎da saf saf onlara gitmektedirler. Bu mahkemeler, ihtilaflı ‎olan insanlar arasında Kur’an ve sünnete muhalif beşeri ‎kanunlarla hükmederler ve verilen hükmü uygulamaları için ‎onları zorlarlar. Acaba bu küfürden daha büyük bir küfür ‎var mıdır?” La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah ‎şehadetine zıt ve onu bozan bundan daha kötü bir amel var ‎mıdır acaba?‎
Bu zikrettiğimiz meselelerin delillerinin ilim kitaplarında ‎var olduğu bilinmektedir. Bunları tek tek zikretmeye ‎kalkışırsak bu küçük risalemiz buna yetmez. ‎
Ey akıllılar topluluğu! Ey zekiler cemaati! Ey uyanık ‎olanlar! Size benzeyen veya sizden daha düşük olan, hata ‎işleyebilen, hatta hataları doğrularından daha çok olan, ancak yaptıkları doğrular Allah-u Teâlâ'nın kitabı ve rasulünün sünnetinden alınan doğrular olan kişilerin, kanlarınız, ‎mallarınız, ırzlarınız, kadınlarınız, çocuklarınız ve diğer ‎haklarınız hakkında hüküm vermelerine nasıl izin ‎verebiliyorsunuz? ‎
Bu konularda kendi hükümlerini veriyor ve kendisinde ‎hata bulunmayan, hiçbir yönden batılın kendisine yak‎laşamadığı, Hakim ve Hamid tarafından indirilen Al-lah-u ‎Teâlâ ve rasulünün hükümlerini uygulamıyorlar? Halbuki ‎insanlar, Allah-u Teâlâ'nın hükümlerine boyun eğdiklerinde, ‎kendilerini yaratanın hükmüne, O’na ibadet etmek için ‎boyun eğmiş olurlar. İnsanlar nasıl ki Allah’a secde ediyor ‎ve o konuda sadece O’na ibadet ediyorlar, O’ndan ‎başkasına bu konuda secde etmiyorlarsa, aynı şekilde ‎hüküm konusunda da sadece Hakim, Alim, Hamid, Rauf, ‎ve Rahim olan Allah-u Teâlâ'nın hükümlerine boyun ‎eğmeleri gerekir. ‎
Zalim, cahil, şüpheci, heva ve hevesine uyan, şüpheler ‎içine düşen, kalplerine gaflet, sertlik ve karanlıklar hakim ‎olan yaratılmışın hükümlerine hiçbir zaman boyun ‎eğmemeleri gerekir. ‎
Akıl sahibi kimseler, bu gibilerinin hükümlerine boyun ‎eğmez ve o hükümlere asla teslim olmazlar. Çünkü böyle ‎yaptıkları zaman, onlara köle olmuş olurlar. Ayrıca, bu ‎hükümlere boyun eğdiklerinde heva ve heveslere ve şahsi ‎arzulara göre yapılmış, yanlışlarla dolu olan kanunlara ‎uymuş olurlar. Ayrıca böyle hükümlere boyun eğmek Allah-‎u Teâlâ'nın şu ayetindeki buyruğuna göre küfürdür:  ‎
‎ “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar ‎kâfirlerin ta kendileridir.”                     (el-Maide:44)‎

‎6 – Şehirdeki olsun çöldeki olsun, böyle topluluklardan ‎çoğunun reisleri, ihtilaf ettikleri konularda, kendisinden ‎başka güç ve kuvvet sahibi olmayan Allah’ın ve O’nun ‎Rasulünün hükmünden yüz çevirerek ve bunları bir kenara ‎atarak, cahiliyeden arta kalan, babalarından ve dedelerinden rivayet edilen hükümlerle ve kendilerine miras kalan ‎adetleri ile muhakeme olmaya dair hüküm veriyorlardı. İşte ‎bu ameller de İslam milletinden çıkartan birer küfürdür.”                        ‎
‎(Tahkimu’l Kavanin s: 5-8)‎
Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 819


« Yanıtla #1 : 02 Haziran 2015, 06:53:37 »



KONUNUN DEVAMI...


Şeyh Süleyman b. Sehman, zaruret adı altında taguta muhakeme oluma konusunda kendisine sorulan soruya şöyle cevap verdi:

 İkincisi: Taguta muhakeme olmanın küfür olduğunu öğrendikten sonra sana şöyle denir: Allah-u Teâlâ kitabında küfrün öldürmekten daha büyük olduğunu şöyle zikretti:

"...fitne (şirk), (Mescid-i Haram'da) öldürmekten daha beterdir" (el-Bakara: 191)


"(Ey müşrikler!) Fitne (şirk işlemeniz, haram aylarda sizi) öldürmekten daha büyük bir günahtır.” (el-Bakara: 217)


Bu ayetlerde geçen “fitne”den kasıt; küfür ve şirktir. Bil ki! Gerek çölde yaşayan ve gerekse şehirde yaşayanların hepsinin birbirleriyle, ta ki yok oluncaya kadar savaşmaları, İslam şeriatine ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği hükümlere muhalefet eden ve başka hükümlerle hükmeden tagutu, aralarındaki ihtilafı çözme konusunda hakem tayin etmelerinden daha ehvendir.

Üçüncüsü: Eğer muhakeme olmak küfür ve ihtilaf dünya içinse, o zaman nasıl olur da dünya için küfre girersin?

Bil ki! Allah-u Teâlâ ve rasulü her şeyden daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz. Aynı şekilde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, kendi çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz. Bütün dünyan gitse bile tağutun mahkemesine muhakeme olmak senin için caiz değildir. Şayet sana ya elindeki her şeyi vereceksin veya tağuta muhakeme olacaksın denilirse sana farz olan şey; elindeki her şeyi vermen fakat tağuta asla muhakeme olmamandır." (Eddureru’s Seniye Mürtedin hükmü bölümü s: 275)




(1) (Er-Risaleti’t-tedmuriye s: 52-53 , Fetvalar c: 38 s: 23-24)

(2) Bu sözler kasetten alıntı yapılmıştır.

(3) Tabi ki rızası ve bilgisi olmadan Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenler, tağut olarak isimlendirilmezler. Böyle varlıklara tapan, şeytana tapmış olur. Buna göre ibadet edilen Melek, nebi ve salih kişiler tağut ismini almazlar.

(4) Makrizi: Takiyuddin Ebu’l Abbas Ahmed b. Ali. H. 666’da doğdu. H. 845 yılında vefat etmiştir.  
                          
(5) (El Makrizi, El Mevaid vel İ’tibar, El-Hıtat c: 2 s: 120)

(6) Ahmed b. Ali b. Ahmed El Fezari: H. 756 yılında doğdu.  H. 821 yılında öldü.

(7) Alaeddin El Cuveyni: Alaeddin Ata Melik El Cuveyni. Babası ve kendisi Moğolun hizmetinde çalıştı. H. 623 yılında doğdu. H. 686 yılında vefat etti. Cuveyni moğolun tarihçesini yazanlardan birisidir. Tarihçiler, İbni Kesir dahil, moğolun tarihini yazarken ondan nakilller yapmışlardır.

(8 ) Bu konuda daha ayrıntılı bilgi öğrenmek için, Alaeddin el Cuveyni’nin Tarih Fatihil Alem Cihank Şay kitabı c: 1 s: 191-248’e veya Makrizi’nin El Hıtat kitabı c: 2 s: 220-221’e veya İbni Kesir’in El Bidaye Ve nnihaye kitabı c: 13 s: 118’e bak.

(9) (Vesaik El Hurubu es salibiye vel Gazvil Mogoli “Haçlıların ve Moğol Saldırılarının Belgeleri kitabı” s: 383, 403’de bak.)

(10) (Feth’ul Mecid  s: 282 / dip not 1– Sünneti Muhammediye / Birinci baskı)

Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |