Ynt: İRTİDAD VE MÜRTEDİN HÜKMÜ KİTABINDAKİ TERCÜME YANLIŞLIĞI İDDİASININ REDDİ
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 12 Kasım 2019, 19:52:02


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Ynt: İRTİDAD VE MÜRTEDİN HÜKMÜ KİTABINDAKİ TERCÜME YANLIŞLIĞI İDDİASININ REDDİ  (Okunma Sayısı 13799 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
tevhid diyarı
Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1


« : 11 Kasım 2013, 00:14:39 »

İRTİDAD VE MÜRTEDİN HÜKMÜ KİTABINDAKİ TERCÜME YANLIŞLIĞI İDDİASININ REDDİ

Bismillahirrahmanirrahim,

Hak yayınları forumunun girişinde şöyle bir açıklama yayınlanmıştır:

“Abdulhak el-Heytemi’nin -İrtidat ve Mürtedin Hükmü- isimli kitabının, 86. sayfasında geçen “Ölüden şefaat isteyen müşrik kişi tevhidin kemaline uygun düşmeyen bir hareket yaptığından kendisine şefaat edilme hakkı verilmesine engel olmuştur.” cümlesindeki “müşrik” lafzı, kitabın Arapça aslında yoktur. İnşeAllah bir sonraki baskıda bu lafız çıkarılacaktır.”

Yaptığımız araştırmalar neticesinde bu açıklamanın doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Zira İrtidad ve Mürtedin Hükmü Kitabının 86. Sayfasındaki tercüme doğrudur. Şimdi sözkonusu kitaptaki alıntı İbn Kayyım’dan yapılmıştır. Alıntının başlangıcında şu ibare geçmektedir: “İmam İbni Kayyım radiyAllahu anh "Menazil" Kitabı Şerhinin Tevbe babında şöyle diyor” Ardından İbn Kayyım’dan ölülerden şefaat istemeyle alakalı nakil yapılmaktadır. Menazil kitabından kasıd Türkçede de tercümesi olan “Medaric’us Salikin beyne Menazili İyyake Na’budu ve İyyake Nestein” adlı eserdir. İrtidad ve Mürtedin Hükmü adlı kitabın “KÜFÜR TÜRLERİYLE İLGİLİ DÖRT MEZHEBİN ALİMLERİNE AİT BAZI SÖZLER” başlıklı bölümünde İbn Kayyım’ın şirk kavramıyla alakalı açıklamaları kesik kesik alıntılarla yani bir nevi özet halinde aktarılmıştır. Tartışma konusu olan sözkonusu bölümde İbn Kayyımın sözleri şu şekilde tercüme edilmiştir:

"Ölülerden ihtiyaçlarını talep etmek ve yardım istemek suretiyle onlara yönelmek" işte bu da büyük şirklerdendir. İnsanların şirkinin temelidir. Ölünün ameli kesildiğinden nefsine ne bir fayda ne de bir zarar verebilir. Yardıma çağırdıkları şeyden iyilik olarak ya da Allah’tan kendisi için şefaat etmesini istemek durumu şefaat edenle edilenin bilinmemesindendir. Çünkü Allah Azze ve Celle indinde, izni olmaksızın, kimse şefaat edemez. Allah'ın bir kişiye şefaat etme izni vermesinin sebebi, bu kişiden şefaat istenilmesinden dolayı değildir. Onun izni için belirli sebep kemali tevhiddir. Ölüden şefaat isteyen müşrik kişi tevhidin kemaline uygun düşmeyen bir hareket yaptığından kendisine şefaat edilme hakkı verilmesine engel olmuştur.”

Hak yayınlarının açıklamasında bu ibarede geçen müşrik lafzının ibarenin aslında olmadığı iddia edilmiştir. Halbuki müşrik kelimesi ibarenin aslında mevcuttur. Şimdi aşağıya Medaric’us Salikin’de geçen orijinal metni aktarıyoruz:


وَمِنْ أَنْوَاعِهِ طَلَبُ الْحَوَائِجِ مِنَ الْمَوْتَى، وَالِاسْتِغَاثَةُ بِهِمْ، وَالتَّوَجُّهُ إِلَيْهِمْ.وَهَذَا أَصْلُ شِرْكِ الْعَالَمِ، فَإِنَّ الْمَيِّتَ قَدِ انْقَطَعَ عَمَلُهُ، وَهُوَ لَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ ضَرَّا وَلَا نَفْعًا، فَضْلًا عَمَّنِ اسْتَغَاثَ بِهِ وَسَأَلَهُ قَضَاءَ حَاجَتِهِ، أَوْ سَأَلَهُ أَنْ يَشْفَعَ لَهُ إِلَى اللَّهِ فِيهَا، وَهَذَا مِنْ جَهْلِهِ بِالشَّافِعِ وَالْمَشْفُوعِ لَهُ عِنْدَهُ، كَمَا تَقَدَّمَ، فَإِنَّهُ لَا يَقْدِرُ أَنْ يَشْفَعَ لَهُ عِنْدَ اللَّهِ إِلَّا بِإِذْنِهِ، وَاللَّهُ لَمْ يَجْعَلِ اسْتِغَاثَتَهُ وَسُؤَالَهُ سَبَبًا لِإِذْنِهِ، وَإِنَّمَا السَّبَبُ لِإِذْنِهِ كَمَالُ التَّوْحِيدِ، فَجَاءَ هَذَا الْمُشْرِكُ بِسَبَبٍ يَمْنَعُ الْإِذْنَ، وَهُوَ بِمَنْزِلَةِ مَنِ اسْتَعَانَ فِي حَاجَةٍ بِمَا يَمْنَعُ حُصُولَهَا، وَهَذِهِ حَالَةُ كُلِّ مُشْرِكٍ

Bu ibare Medaricus Salikin 1/353’de geçmektedir. Kırmızıyla işaretlediğim kelimeyi dikkatle okuyan herkes -Arapçası varsa hatta sadece Kuran okumasını dahi bilse - “müşrik” ibaresini görür. İbarenin tam tercümesi “bu müşrik izne engel olan sebeblerle gelmiştir” şeklindedir. Şimdi sözkonusu ibarenin –mukayese imkanı sağlaması açısından- İnsan yayınları tarafından yapılan tercümesini aktarıyorum:

“Şirk çeşitlerinden biri de ölülerden medet ummak, onlardan yardım istemektir.

Aslında bu husus genel manadaki şirkin esasını teşkil eder. Çünkü ölen kimse artık herhangi bir iş yapacak durumda değildir. O artık kendisinden yardım taleb edene, ihtiyacını karşılamasını ve herhangi bir konuda kendisi için Allah’a aracı olmasını isteyene bir fayda sağlamak bir yana, kendi şahsına bile ne bir fayda sağlayabilir, ne e bir zarar görmesine mani olabilir. Ondan yardım istemek, şefaat eden ve edilenin Allah katındaki durumunu bilmemekten kaynaklanır. Çünkü bir kimse için Allah katında ancak O’nun izniyle şefaat edilebilir.

Ayrıca Allah yardım istemeyi ve herhangi bir şey talep etmeyi şefaat etmeye izin vermek için bir sebeb kılmamıştır. O’nun şefaate izin vermesinin tek sebebi, şefaat edilecek olan kimsenin tam bir tevhid inancı üzere olmasıdır. Oysa ki Allah’a şirk koşan kimse bu konuda izne mani bir hal üzere bulunmaktadır. Bu haliyle tıpkı yerine getirilmesine mani bir durumu ileri sürerek herhangi bir konuda yardım isteyen kimseye benzemektedir. Bütün müşriklerin durumları bundan ibarettir. “

Bu açıklamaların hepsi Medaric’us Salikin’de Tevbe bahsinin altındaki Şirk ile alakalı bölümde bulunmaktadır. Geniş bilgi için ilgili eserin Türkçe tercümesinden  bakılabilir.  BKZ. Medaricu’s Salikin Kur’ani Tasavvufun Esasları, İbn Kayyım El-Cevziyye, İnsan Yayınları :1/270-273.

Kısacası İrtidad kitabında geçen ibaredeki müşrik lafzı ilave değildir, doğru tercüme edilmiştir. Bunun tercüme yanlışı olduğu kanısına kim nasıl ve de hangi sebeble varmıştır bilemiyoruz. Eğer söylediklerimizde yanlış bir şey bulan varsa itirazını sunar. Bu açıklamayı hakkın gizlenmesine engel olmak kasdıyla yapmış bulunuyoruz ve gerekli düzeltmelerin yapılmasını ilgili kişilerden taleb ediyoruz.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabb’il alemin.   


Kayıtlı
DARİMİ
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1021


« Yanıtla #1 : 14 Kasım 2013, 17:19:59 »

tevhid diyarı-Davetulhak site yönetimine sesleniyorum! Gerçeklerden kaçarak bir yere varamazsınız! Hadi diyelim İbn Teymiyye ile alakalı yazımı alay var bahanesiyle sildiniz, Mürtedin Hükmü kitabında tercüme hatası olmadığı ile alakalı yazımı hangi gerekçeyle sildiniz? Ki o yazıda hiç bir şekilde kimseye sataşmadan sadece tercüme hatası iddiasının yanlışlığını isbat edip bırakmıştım. Diğer yazıda yaptığım dokundurmalar ise sizin yaptığınız hakaretler yanında çok kibar kalır ve tartışmada hakikati ortaya çıkarma amaçlı göndermelerden ibarettir. Fakat siz panik halinde iki yazıyı da sildiniz, yetmedi bu yazıyı da silip ondan sonra da banlarsınız herhalde. Fakat bütün bunlar hakikatleri örtbas etmek için yetmez. Gözünü kapatan ancak kendisi geceyi yaşar, halbuki dışarısı apaydınlık gündüzdür!

Aradan günler geçtiği halde hala Mürtedin Hükmü kitabıyla alakalı açıklama yapamadınız, neden? Halbuki arapça bilen birisi için tercümeyi kontrol etmek 10 dakikayı alır, diyelim ki yetkililerle irtibata geçemediniz vs hepsi Allahın izniyle en fazla 1 gün hatta birkaç saat içinde halledilecek meselelerdir. Olayın içinde -yazımın silinmemesi için kibarca tabir ediyim- hiç bir "anormallik" ve de "siyasi manevra" yok da sadece tercüme yanlışından ibaretse neden bu saate kadar açıklama yapılmadı?

İbn Teymiyye meselesi ile alakalı olarak da yazımı silmeniz sizi kurtarmıyor. Meselenin kendisi ortada duruyor. Yukarda şahsıma ait bütün açıklama ve yorumları silerek sadece İbn teymiye'nin tatarlarla alakalı fetvasını sizin kendi kitabınızdan naklediyorum ve sorularımı soruyorum. Eğer verebileceğiniz bir cevap varsa verin, yoksa can yakıcı azab gelmeden önce tevbe edin! Ahiru da'vana en'il hamdu lillahi rabb'il alemin.



Cevabımız: İrtidat ve mürteddin hükmü kitabında İbni kayyım’a ait olan örj bölümde müşrik kelimesi geçiyor ve biz bunu biliyoruz. Yayın evindeki kardeşlerimiz bizlere özel olarak itirazlarını yaptılar. Haber bölümünden sorumlu kardeşimizde işin aslını netleştirene kadar bildiriyi kaldırdı.
Sitemizde sadece haber bölümünden sorumlu kardeşimiz var. Sanırım bir yanlış anlamadan dolayı bu kardeşimiz bu hatayı yapmıştır.
İşin aslını bizde merakla bekliyoruz.
Hak yayınları kardeşlerimizden ve haber bölümünden sorumlu kardeşimizden yapacakları açıklamaları bekliyoruz.
Bu yanlış anlaşılma durumundan dolayı bazıları nerdeyse zil takıp oynamaya başlayacaklar. Onun için kardeşlerimizden bir an önce bu durumla alakalı bir açıklama bekliyorum.

Duyanda diyecek ki bu adamlar çok büyük bir şey ispat etmişler maşAllah!!!! Sizinde belirttiğiniz gibi Arapça kelimelerini tanıyan herkes o bölümde müşrik kelimesinin geçtiğini görecek, yani bir ispata gerek yok ki havalara girmişsiniz. Bu kadar açık olan bir mevzuda neden hata veya yanlış anlaşılma gibi ihtimalleri göz önünde bulundurmuyorsunuz? Aslında yaptığınız  hareket, reklamcıların kapasitesini, kişiliğini ortaya koymak için yeterlidir.
Günümüz medya şaklabanları gibi pusuya yatmış haber yapmak için ufak bir yanlışımızı bekliyorsunuz.

 İkinci meseleye gelince: Birkaç gündür önemli bir durumdan dolayı siteyle pek ilgilenemedik sizde Davetulhakkı mekân edinmişsiniz. Fırsat bulmuşken tek süvari olarak yolda at koşturuyorsunuz, öyle sanıyorsunuz ki arkanızda başka süvariler geliyor ve siz hepsini geçmişsiniz havasıyla naralar atıyorsunuz. Biz hiç kimseden kaçmadık ve Allah ın izniyle buradayız. Hele sizden hiç kaçmayız çünkü sizleri ve kapasitenizi, ahlakınızı çok iyi biliyoruz.

Sokak ağzına alıştığınız için sarf ettiğiniz bazı kelimeler size kibar gelebilir. Önce hakikati ortaya çıkartın ondan sonra dokundurmalarınızı yaparsınız.Batılın içinde yüzerken hangi hakikatten bahs ediyorsunuz.İlmi değeri olan ve art niyet taşımayan hiçbir yazıyı silmeyiz cevap vermekten de kaçmayız.
Allah ın izniyle İbni Teymiyye ve onun fetvası hakkında ve diğer sorularınıza cevap vereceğim. Askerlik meselesi bitmeden başka bir tartışma açmak istemiyoruz. Fakat yinede bu konuda gereken cevaplarımız Allah ın izniyle verilecektir.

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun
Kayıtlı
DARİMİ
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1021


« Yanıtla #2 : 15 Kasım 2013, 02:41:08 »

DARULTAVHİTÇİ  DEMİŞKİ:Malum sitenin yöneticilerinden Darimi, bir açıklama yayınlayarak tercüme hatası konusuyla alakalı bilgisi olmadığını ima etmiş ve de topu haber sorumlusu kardeşimiz dediği birisine atmış. Anladığımız kadarıyla sitemizdeki yayınlardan sonra kimse tercüme hatası meselesine inanmayacağı için “yeni bir açıklama şekli” üzerinde duruluyor bugünlerde, suç da meçhul mütercimlerden çıkıp “haber sorumlusu”na yıkılacak gibi duruyor ama hayırlısı, bizler de neticeyi merakla bekliyoruz. Fakat haber sorumlusu dediği kişi, yetkililerden aldığı haberleri siteye asmak yani kısacası elçilikten başka bir iş yapmıyorsa onun bu işte ne gibi bir suçu olabilir? Yani haber sorumlusunun sözkonusu yazıyı asmış olması meselemizi izah etmiyor. Sonuçta bu şahıs, o yazıları kafasına göre asacak değil ki! Gerçeklerden kaçmayın diyorum size, siteye niye girmediniz demiyorum! Açıklamayı Sen asmazsın, başkası asar; sonuçta senin işin çıkınca bu site çökmüyor herhalde! Sonuçta açıklama yapılacak konu gayet basit olduğu halde günlerdir bu konuyla alakalı hiçbir açıklama yapılmadıysa ortada gerçekleri örtbas etme çabasından başka hiç bir şey yoktur anlamına gelir. Tercüme hatası var mı yok mu? Yazacağınız bununla alakalı birkaç kelimeden ibarettir: Tercüme hatası vardır, gerekçesi şu veyahut da tercüme hatası yoktur, daha önce şu sebebten dolayı hata vardır, dendi daha sonra da şu gerekçeden dolayı bu açıklamanın yanlış olduğu kanaatine varıldı vs.

Ama günlerdir böyle basit bir açıklama dahi yapılmıyorsa, daha doğrusu yapılamıyorsa artık Ziyaeddin el Kudsi’ye düşen çıkıp herkesin önünde yalanını itiraf etmektir. Diğer bütün site adminleri de bugüne kadar bilerek veya bilmeyerek bu yalanlara alet oldukları için aldanmasına vesile oldukları herkesten özür dilemelidir. Böyle bir şey yaptıkları takdirde, bu insanların bugüne kadar yaptıkları her şeyi gözden geçirip arınmaları ve hidayeti bulmaları için bir vesile olabilir. Ancak şurası da vardır ki hatasını kabullenmek ancak erdem sahibi insanların yapabileceği bir şeydir. VAllahu mustean.


CEVABIMIZ:Adama sormuşlar dünyada kaç tane Müslüman var? Cevap vermiş, ben birde hanım demiş ve eklemiş ama zan ediyorum hanım da takkiye yapıyor demiş.
İşte durumunuzda bundan ibaret. Hep zan hep yalan hep iftira hep ispat edemeyeceğiniz ithamlar, siz bu kokuşmuş yükünüzle Allah c.c nasıl hesap vereceksiniz.
Günlerdir dediğin mesele kaç gündür oldu acaba sizler günlerdir açıklama bekliyorsunuz? Bizim yaptığımız açıklama kimsenin bize inanması için değil ki sizden inanmayı kim istedi ve siz kimsiniz?
Bizler doğrularımızı yanlışlarımızı kınayanın kınamasından korktuğumuz için mi yapacağız yoksa Allah için mi yapacağız.
Olay şefaat meselesiyle ilgili olan bir meseledir ve sizde görüyorsunuz ki şu anda bu konuda kimseyle bir tartışmamız yok, olayın aslından haberimizin hemen olmaması neden garibinize gidiyor?
Haberi olan hak yayınları itiraz etti ve böyle bir şeyin olmadığını yayın evinin sitesinde yayınladılar. Sitemizde de duyuru kaldırıldı.
Sitenin haber bölümüne bakan kardeşimize hatayı mal etmişiz kendimizi kurtarmak için siz kimsiniz ki kendimizi sizlere karşı temize çıkaralım?
Sizin derdinizin ne olduğu sizleri tanıyan herkes biliyor. Onlar böyle şunlar şöyle o şuraya gitti bu buraya gitti diyerek etrafa haberler yaymaktır, hak ehline iftiralar atmaktır. Bu durumda hürriyet gazetesinden posta gazetesinden bir farkınız yok.
Birde Ziyaeddin El Kutsi çıkacakmış yalanlarını itiraf edecekmiş. Ya siz kimsiniz kendinizi ne zan ediyorsunuz? Böyle pervasızca ahlaksızca konuşarak Allahtan korkmuyor musunuz? Kuldan utanmıyorsunuz  Allah tan utanın.
Bizler yaptığınız bütün terbiyesizliklerinizi Hocanıza mal etmiyoruz çünkü Hocamız bize böyle öğretmedi?
Sizler bu ahlakınızı hocanızdan mı öğrendiniz acaba?

Kayıtlı
DARİMİ
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1021


« Yanıtla #3 : 17 Kasım 2013, 01:25:58 »

Sitenizde yazma hakkı istedim vermediniz. Bu hakkı istememin sebebi bazı ithamlarınıza ani olarak cevap vermek içindi. Israrlarıma rağmen yazma hakkı vermediniz, fakat sitemize istediğiniz gibi girip çıkmaktasınız. Yazılarınızı sildiğimizde ise itiraz ediyorsunuz. Yani diyorsunuz ki biz sitenizde istediğimiz gibi yazacağız, sitenizde istediğimiz gibi itham ve iftiralarımızı yapacağız ama sizler sitemizde bir kelime olsun dahi yazmayacaksınız. Bu adaletsizlik değil mi?
Sizler işi gücü bırakıp sadece bizlerle uğraşıyor iftiralar atıyorsunuz. Hakkımızdaki bütün ithamlarınıza cevap vermemizi istiyorsunuz biz buna varız ve size cevap vermeye hazırız ancak, bana ve Teymullah kardeşime sitenizde yazma hakkını verin yaptığınız bütün ithamlara cevap verelim ancak bu şekilde adaletli bir tartışma olur aksi halde münazara ettiğimiz mesele dışındaki bütün yazılarınızı sileceğiz ve itiraz etme hakkınız olmaz.
Kayıtlı
Alkame
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 820


« Yanıtla #4 : 17 Mayıs 2017, 01:26:04 »

بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيم

Konu: İrtidat ve Mürtedin Hükmü kitabında geçen; “İbn Kayyım’a ait, yanlış anlaşılan şefaat konusunun düzeltilmesi:
 
Öncelikle şunu önemle belirtmek isterim: Hak Yayınları’nın temel gayesi ve hedefi; “Allah’ın kullarından istemiş olduğu gerçek İslam’ı, gerçek İman’ı, gerçek ibadeti ve bunlara bağlı konuları, açıkça ve hiç kimseden çekinmeden, kınayıcıların kınamasına aldırmadan ne pahasına olursa olsun, yeryüzünde yaymak, İslam’ı yeryüzüne hakim kılmaktır.
 
İşte bu temiz gayeye ulaşmak için başvurduğumuz tek dayanağımız; Allah’ın kitabı Kur’an ve son Rasulünün sahih sünnetidir. İşte ölçümüz budur! Dolayısıyla, Kur’an ve sünnete uyan her sözü kabul eder, buna zıt her sözü de reddederiz. Kur’an ve sünnet ışığında yaşamış ve bu doğrultuda İslam’a hizmet etmiş, geçmiş eski âlimlerin değerini asla düşürmeyiz, onları severiz ve Rabbimize; “Bizi iyilerle beraber kılması, iyilerle beraber vefat ettirmesi ve iyilerle beraber haşretmesi” için dua ederiz.
 
Bugüne kadar neşretmiş olduğumuz tüm kitaplar incelendiğinde kesin olarak görülecektir ki; ortaya koyduğumuz her inanç, her söz ve her amelin mutlaka ya Kur’an’dan ya sahih sünnetten ya da muteber geçmiş âlimlerin sözlerinden bir delili vardır.
 
Şu da çok iyi bilinmelidir ki; Hak Yayınları, âlimlerin kitaplarından alıntılar yaparken her zaman takip ettiği değişmez bir metoda sahiptir. İşte bu metod: “Âlimin sözünü, içine hiçbir şey katmadan ve eksiltmeden olduğu gibi nakletmek.” İşte bu, dinimizden kaynaklanan bizim ahlakımızdır. Hatta alıntı yaptığımız âlimin görüşü, bizim tercih ettiğimiz görüşe zıt olsa bile, onu olduğu gibi, hiçbir kelime eksiltmeden naklederiz. Eğer gerekiyorsa, açıklamalarımızı veya tercih etmediğimizi ayrıca belirtiriz.
 
Evet! Kitabından alıntı yaptığımız herhangi bir âlimin sözlerinden veya kullandığı kelimelerden herhangi birini kaldırmak ya da olmayan bir kelimeyi eklemek, bizim inançlarımıza ve ilkerimize tamamen zıttır.
 
Böyle bir şeyi ne kendimiz için ne de başkaları için doğru görüyoruz. Asla bunu tasvip etmiyoruz. Aksi halde emanete ihanet etmiş oluruz. Alıntı yaptığımız âlimin sarfettiği bir söz için, bile bile, “falan alim bu sözü söylememiştir” demek, bizim İslam’ımıza ve İman’ımıza asla yakışmaz.
 
Fakat, kitaplarımızı kaleme alan âlimin kendi söz ve açıklamalarına gelince, kitabı kaleme alan ve yazan alim, zaman zaman, konunun daha iyi anlaşılması, daha açıklayıcı olması için kendi sözlerini değiştirebilmekte, bazı kelimeleri kaldırabilmekte ve bazı kelimeleri de ekleyebilmektedir. Yani kendi sözlerimiz için, gerekli görüldüğü takdirde bunu yapabiliyoruz. Fakat başka kaynaklardan alıntı yaptığımızda mutlaka kelime kelime, hiçbir değişiklik yapmadan alıntı yapmakta ve çeviri yaparken de çevirilerin tam manayı vermesine çok özen ve dikkat göstermekteyiz.
 
Şimdi bir başka konuya değinmek ve bu konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum.
 
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki; Rasulullah (a.s)’tan veya hakkında delil bulunan kimselerden şefaat istemek, bizim inancımıza göre direkt olarak “büyük şirk” olan bir inanç ve amel değildir. Her ne kadar bazı ehli sünnet âlimleri bunu müstehap olarak değerlendirmiş ve bu konuya kitaplarında yer ayırmışlarsa da, biz bu ameli “dinden çıkarmayan bid’at” olarak değerlendirmekteyiz. Sahip olduğumuz bu görüş, sadece bizim tek başına ortaya koyduğumuz bir görüş ve inanç değil, bilakis nasslardan kaynaklanan, muteber eski âlimlerin bir kısmının da sahip olduğu bir görüştür. Çünkü Kur’an ve sünnete dayanmaktadır. İleride bu konu hakkında bilgi vereceğiz inşeAllah.
 
Şimdi tarafımıza sorulan bir soru ve buna verdiğimiz cevap hakkında açıklama yapmak istiyorum.
 
Şöyle soruldu: “Madem şefaat hakkında siz böyle inanıyorsunuz öyleyse kitabınızda niçin şöyle yazıyor?”
 
“Bu müşriklerin şirke girme sebepleri, taptıklarının Allah katında kendilerine şefaat edeceklerini zannetmelerinden dolayıdır. Bu şirkin ta kendisidir…” (Abdulhak el-Heytemi - İrtidat ve Mürtedin Hükmü)

Bu yazı bize ilk geldiği anda, bunu bir âlimin sözü değil de, bizim karşı tarafa vereceğimiz bir cevap olarak algıladığımız için bu sözü, bu konudaki inancımıza göre tashih edip düzelttik.
 
Şayet bu sözün bir âlim sözü olduğu belirtilseydi veya bu paragrafın öncesi ve sonrası birlikte önümüze gelseydi, biraz sonra konuyu etraflıca açıklayacağımız gibi, daha o zaman derdik ki:
 
“Evet, bu yazı bizim kitabımızda bu şekliyle geçmektedir ve bir âlimin, İbn Kayyım’ın sözüdür.”
 
Sonra da İbn Kayyım bu sözüyle neyi kastetmiş, kendi yazısından nakiller yaparak konuyu bilmeyenler veya yanlış anlayanlar için açıklardık ya da İbn Kayyım’ın sözlerini kendi temelsiz inançları doğrultusunda çarptırmak isteyenlerin suratına gerçekleri çarpardık. Aynı şimdi yapacağımız gibi…
 
Bizim, inandığımız doğrular hakkında zerre kadar şüphemiz yoktur. Çünkü inandığımız şeylerin, yukarıda da belirttiğimiz üzere, mutlaka bir delili vardır. Bu sebeple aldığımız delilleri, âlimlerin sözlerini ve alıntıları kitaplarımızda hep olduğu gibi naklederiz.
Kitaplarda gerçekleri yazıp sonra da bunun zıddını söylemek, ancak akılsızların işidir. Çünkü aklı olan hiç kimse, kendini yalanlayacak deliller ileri sürmez. Biraz ilmi, biraz aklı olan kişi asla böyle yapmaz.
 
Fakat muhatabımız olan kişiler, böyle yanlış anlaşılan bir durumla karşılaşınca, hüsnü niyetle olaya yaklaşıp; “burada yanlış anlaşılan bir durum var” demek yerine, tarafımıza saldırmayı ve kitaplarımızda gerçekleri yazdığımızı bildikleri halde, âlimlerin sözünü çarptırmakla itham etmeyi tercih etmişlerdir.
 
Fakat bu tür saldırılar asla bize zarar vermez. Çünkü biz kendimizden, inançlarımızdan, sözlerimizden eminiz. Kitaplarımızda mevcut her sözün, kelimenin ve cümlenin arkasındayız.
 
Elbette, şunu da göz ardı etmiyoruz. Kitaplarımızın ilk yayınlandığı dönemdeki anlayış ile sonraki dönemlerdeki anlayışlar arasında farklılıklar olabiliyor. İşte bu noktada, yazdığımız ve dile getirmeye çalıştığımız hakkın, mevcut zamandaki kişiler tarafından daha iyi anlaşılması için, ihtiyaç olduğu takdirde güncellemeler yapıyoruz.
 
Bütün bu açıklamalardan sonra asıl meseleye gelmek istiyorum.
 
Konumuz; “Bir kimseden şefaat isteme.” Şefaat nedir? Bir kimseden şefaat isteyen herkes büyük şirk işlemiş olur mu? Şefaatin çeşitleri var mıdır? Âlimlerin, bir kimseden şefaat isteme hakkındaki görüşleri nelerdir? İbn Kayyım nasıl bir şefaat istemeye şirk diyor? Şimdi bu ve benzeri meseleleri kısa ve anlaşılır bir şekilde açıklayacağım. Böylece bu konudaki hak ortaya çıksın, insanlar gerçekleri öğrenebilsin, kimse zanlarına göre meselelere hüküm vermesin!
 
Yukarıda da belirttiğimiz üzere biz, hakkında şefaat edeceğine dair delil bulunan kimselerden, özellikle Rasulullah (a.s)’tan şefaat istemeyi şirk olarak görmüyoruz. Fakat biz, bu amelin bid’at olduğuna inanıyor ve böyle kabul ediyoruz.
 
Ancak, Hanefi, Şafii, Hanbeli vs. ehli sünnet mezheplerinden bazı âlimler “şefaat istemeyi” müstehap görmüşlerdir. Yazdıkları fıkıh kitaplarında, Rasulullah (a.s)’ın kabrinin nasıl ziyaret edileceği, orada neler söyleneceği, ondan nasıl şefaat isteneceği gibi konuları detaylı bir şekilde yazmışlardır. Bu konuda birçok kaynak vardır.
 
İbn Teymiye zamanında da insanlar, Rasulullah (a.s)’ın kabrini ziyaret ediyor ve ondan şefaat istiyorlardı. İbn Teymiye, zamanındaki bu insanları küfür ile nitelememiş, fakat bu yapılanlara bid’at ismini vermiştir. Bu sebeple dört mezhep âlimleri: “Sen, Rasulullah (a.s)’ın şefaatini inkâr ediyorsun”, “sen, Rasulullah’ın mezarını ziyaret etmeyi inkâr ediyorsun” vs diyerek ona saldırmışlardır.
 
İbn Teymiye, aslında Rasulullah (a.s)’ın kabrinde sağ olduğu, oraya gidenleri duyduğu ve ondan şefaat isteme inançlarını inkar etmemektedir. Kitaplarında bunu belirtmiştir. Fakat İbn Teymiye zamanında da zamanımızda olduğu gibi mezarlara aşırı rağbet gösterip bağlanan cahiller vardı. Onlar, sadece Rasulullah (a.s)’tan şefaat istemekle kalmıyor, şirke kadar giden ameller işleyebiliyorlardı. Bu sebeple İbn Teymiye, yaşadığı ortama göre ictihadda bulunmuş, büyük şirke varmadıkça bu tür ameller için, her ne kadar bazı kimseler müstehap görseler de; “sahabeler böyle şeyler yapmamıştır” diyerek “bid’at” hükmünü vermiştir. İbn Teymiye’ye göre; bu tür ameller müstehap olsaydı, mutlaka sahabeler bunu yapardı.
 
İşte biz de bu görüşü doğru görüyor ve destekliyoruz.
 
Muhammed b. Abdulvahhab zamanında, mezarlara bağlı olan tarikatlar, şeyhler ve bu konudaki bid’atler daha da çoğalmıştı. Hatta şirke kadar giden ameller bile yapılmaktaydı. Aynı, Nuh (as) zamanında olduğu gibi… Nuh (as)’dan önce insanlar muvahhid idiler. Fakat zamanla salih kişiler hakkında aşırı giderek şirke girmeye başladılar. Mezarlar konusunda cehalet çoğaldıkça, şirk ameller yapılmaya başlandı. Mesele, sadece Rasulullah (a.s)’tan şefaat isteme meselesinden çıkmış, başka bir mecraya yönelmişti. Bu sebeple Muhammed b. Abdulvahhab zamanında bir takım türbeler yıkılmış ve bu konuda sert fetvalar verilmiştir. Muhammed b. Abdulvahhab, âlimlerin müstehap kabul ettiği “şefaat isteme ameline” şirk hükmü verseydi, o zaman bunu aslıddinden sayar ve bunu müstehap gören bütün eski âlimleri tekfir ederlerdi. Ama o, eski âlimleri asla tekfir etmedi.
 
Bu sebeple her âlimin fetvası, kendi bulunduğu ortama göre değerlendirilmelidir.

İşte bütün bu olumsuz durumlara rağmen ne İbn Teymiyye ne Abdulvahhab ne de İbn Kayyım, “Rasulullah (a.s)’tan şefaat istemek şirktir” diye bir şey söylememişlerdir.

Şimdi bu konuyu İbn Kayyım’ın sözleriyle açıklayıp onun kimlere müşrik dediğini, kimlere müşrik demediğini ortaya koyacağız. Aklı, bilgisi ve ihlası olan herkes bunu inşeAllah anlayacak; fakat cahiller, körü körüne taklit içindekiler ve meseleyi saptırıp değişik boyutlara taşımak isteyenlere gelince… Onlara yüzlerce delil getirilse yine de anlamayacaklar, aynı noktalarda dönüp duracaklardır.
 
Şimdi, “İrtidat ve Mürtedin Hükmü” adlı kitaptaki İbn Kayyım’ın “şefaat isteme”ile alakalı sözlerini inceleyelim. Ancak, meseleyi daha iyi anlamak için sadece bir paragrafa bağlı kalmayıp konuyu bütün olarak, önceki ve sonraki paragraflarla birlikte inceleyeceğiz. Cahillerin yaptığı gibi, sadece bir kelimeye, bir cümleye veya bir paragrafa bağlı kalmayacağız. Çünkü bir âlimin sözlerini anlayabilmek için ne kastettiğini, hangi konuda konuştuğunu bilmek gerekir. Bunun için de konunun tamamen okunması, bir bütün olarak ele alınması gerekir. Aksi takdirde; Allah (c.c)’ın emrettiği namazı kılmamak ya da Allah’ın yasakladığı içkiyi içmek için Kur’an’dan delil getiren cahil ve şehvetperestlerin düştüğü konuma düşülebilir.
 
İbn Kayyım söz konusu kitapta, mezarlara rağbet edip mezarda yatanlara tapanlardan bahsetmektedir. Bu kimseler, mezarda yatan şeyhlerine Allah (c.c)’tan daha fazla önem veriyor, onları Allah (c.c)’tan daha fazla seviyor ve onlara laf atıldığında, Allah (c.c)’a laf atılmasından daha fazla kızıyorlar, oturup kalkarken veya ayakları tökezlediğinde hatta yalnız kaldıklarında bile Allah (c.c) ile beraber taptıkları şeyhlerinin ismini zikrediyorlar.

İbn Kayyım böyle kimseleri, Rasulullah (a.s) zamanındaki Arap müşriklerine benzetmiş ve akabinde de şöyle demektedir:
 
“Bu müşriklerin şirke girme sebepleri; taptıklarının Allah katında kendilerine şefaat edeceklerini zannetmelerinden dolayıdır.” (Medaricu's Salikıin)
 
İbn Kayyım burada, bu kimselerin şirke girme sebebini yani “şirke girme illetini” beyan etmektedir. Bu kimselerin şirke girme illeti: “Taptıklarının kendilerine Allah (c.c) katında şefaat edeceğini zannetmeleridir.”
 
Bunun manası şudur: Bu kimseler; taptıkları kişilerin, Allah (c.c)’a rağmen yani; Allah (c.c) o mezarda yatan şeyhlerine böyle bir hak vermemesine rağmen, Allah (c.c) katında şefaat etme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. Aynı, Rasulullah (a.s) dönemindeki Arap müşriklerinin taptıkları putlar hakkında düşündükleri gibi… Zaten İbn Kayyım, zamanındaki mezarlara tapanları işte bu sebeple ilk dönemin Arap müşriklerine benzetmiştir. Devamında İbn Kayyım şöyle diyor:
 
“Bu şirkin ta kendisidir.” (Medaricu's Salikıin)
 
O zaman bir soru soralım: İbn Kayyım’ın burada şirk olarak kastettiği şey nedir?

“Rasulullah (a.s)’ın Allah (c.c) katında şefaat hakkına sahip olduğuna inanmak” mı? “Nebilerin ve Salih kişilerin şefaat edeceğine inanmak” mı? Böyle inanan bir kimse nasıl müşrik oluyor, bu kimsenin şirki nedir?
 
Elbette böyle inanmak şirk değildir. Çünkü bu konuda nasslar vardır. Dolayısıyla değil İbn Kayyım, aklı başında olan basit bir Müslüman bile böyle bir hüküm vermez.
 
Öyleyse İbn Kayyım’ın; “Bu şirkin ta kendisidir.” sözündeki şirkten kasıt nedir? Bunu yine İbn Kayyım’ın kendi sözlerinden açıklayacağım:
 
İbn Kayyım, yukarıda şirkin illeti olarak; “taptıklarının Allah (c.c) katında kendilerine şefaat edeceklerini zannetmeleri” olduğunu belirtmişti. İşte bu illeti incelediğimiz de İbn Kayyım’ın şirk dediği şeyin ne olduğu da açıkça anlaşılacaktır.
Birinci Mesele: İbn Kayyım’ın sözünde iki kelime geçiyor:
 
1- “tapmak”
 
2- “Allah (c.c) katında şefaat edeceklerine inanmak”.
 
Burada “tapmak” kelimesi, bir ameli; “şefaat edeceklerine inanmak” da bir inancı ortaya koymaktadır. Demek ki, o günkü müşrikler sadece şefaat etme inancına sahip oldukları için müşrik olmadılar. Onlar bu inançla birlikte, Allah (c.c)’a yapılması gereken bir takım ibadetleri, mezarda yatan şeyhlerine de yapıyorlardı. İşte bu şirktir. Aynı Rasulullah (a.s) zamanındaki müşriklerin yaptığı gibi… Bu sebeple İbn Kayyım onlar hakkında “tapmak” kelimesini kullanmıştır.
 
İkinci Mesele: İbn Kayyım zamanındaki müşrikler nasıl bir şefaate inanıyorlardı? Onlar, Allah’a rağmen o taptıkları kişilerin şefaat hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. Yani; Allah dilemediği, istemediği ve hak vermediği halde, mezarda yatanların Allah katında şefaat hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. İşte bu da şirktir. Aynı Rasulullah (a.s) zamanındaki müşriklerin inandığı gibi…
 
İbn Kayyım akabinde şöyle diyor:

"Allah, Kur’an’da bunu reddetmiş ve geçersiz olduğunu söylemiştir. Allah’ın reddettiği şey; herhangi bir kimsenin şefaat hakkına sahip olmasıdır. Bu hak, yani şefaat etme hakkı sadece Allah’a aittir. Çünkü Allah ayette: “Şefaatin hepsi Allah’ındır.” (Zümer: 44) buyurmuştur. Başka bir ayette de Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’ın izin verdiği hariç, hiç kimse şefaat edemez.” (Sebe: 23)
 
Burada Allah (cc), önce bütün şefaatin kendisine ait olduğunu bildirmiştir. Bu, insanlara hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini gösterir. Sonra da kendisinin izin verdiği kimselerin şefaat edebileceğini bildirmiştir. Bu da şefaatin Allah (c.c)’ın iznine bağlı olduğunu gösterir.
 
Bu deliller göstermektedir ki; iki çeşit şefaat vardır: “Allah’ın izin verdiği şefaat ve Allah’ın izin vermediği şefaat.” (Medaricu's Salikıin)
 
Görülmektedir ki, İbn Kayyım zamanındaki müşrikler ile Rasulullah (a.s) zamanındaki müşrikler, şefaat konusunda aynı inanca sahip idiler. Onlar Allah (c.c) izin vermese bile taptıklarının Allah (c.c) katında şefaat etme hakkına sahip olduğuna inanıyorlardı. Bu ise elbette şirktir. Ama Allah (c.c)’ın iznine bağlı olan şefaate gelince, ona şirk olan başka amel, söz ve inançlar eklenmedikçe asla şirk olmaz.
 
Buna şöyle bir örnek verebiliriz:
 
Bir kimse size diyor ki; “Bu gördüğün bütün mal sadece bana aittir, filan kimseye ait değildir. Sakın ondan mal isteme. O sana mal veremez. Ama ben, malı dilediğime veririm.”
 
İşte bu söz; esas mal sahibi izin vermemesine rağmen; hiçbir şeye, hiçbir mala, hiçbir hak ve yetkiye sahip olmayan kişiden, esas mal sahibi katında hak sahibi olduğuna inanarak mal isteyen kişinin bu batıl inancına verilmiş bir cevaptır. Bu noktada esas mal sahibi diyor ki; hayır, sakın böyle inanma ve ondan bir şey isteme!
 
Ancak, esas mal sahibi bir kimseye mal verme hakkı verir ve ihtiyaç sahibi de gidip kendisine hak verilenden mal isterse, o zaman esas mal sahibi, ihtiyaç sahibine; “bu mal benimdir, ondan mal isteme” demez.
 
İşteki buradaki şirk; Allah (c.c)’a rağmen yani; Allah (c.c) izin vermediği halde, hiçbir özelliği bulunmayan bir kişinin şefaat etme hakkına sahip olduğuna inanmaktır. İşte Allah (c.c)’ın reddettiği şefaat budur.
 
Üçüncü Mesele: İbn Kayyım sözüne devam ederek şöyle diyor:
 
“Ölülerden ihtiyaçlarını talep etmek ve yardım istemek suretiyle onlara yönelmek” işte bu da büyük şirklerdendir." (Medaricu's Salikıin)
 
Bu sözün de öncesine bakmadan olduğu gibi genel olarak anlamak kişiyi yanlış anlamaya sevkedebilir. Bu sözlerden önce İbn Kayyım asılları anlatmakta ve sonra özetle şöyle demektedir:
 
“İşte bu üç aslı iyice anlayan ve iyice akleden kişi, şirk ağacını kalbinden, kökünden keser (söküp atar):
 
1- Allah (c.c)’ın izni olmaksızın şefaat yoktur.
 
2- Allah (c.c) ancak sözünden ve amelinden razı olduğu kişiye şefaat izni verir. Sözünden ve amelinden razı olmadığı kişiye ise şefaat izni vermez.
 
3- Allah (c.c), kendisini tevhid etmeyi ve Rasulüne ittibayı gerçekleştirmedikçe hiçbir söz ve amelden razı olmaz.” (Medaricu's Salikıin)
 
Bu apaçık sözler, İbn Kayyım’ın şirk dediği şefaatin ne olduğunu ortaya koymaktadır. İbn Kayyım’ın şirk dediği şefaat, işte bu asıllara uymayan şefaattir. Şimdi bu asıllar üzerinde biraz duralım:
 
Birincisi: Allah (c.c)’ın izni olmadan kimse şefaat edemez.
 
Eğer bir kimse, “Allah (c.c)’ın izni olmadan herhangi bir kimsenin şefaat edebileceğini söylerse veya buna inanırsa şirk koşmuş olur. Ayrıca Allah (c.c)’ın şefaat istenen kişiye şefaat izni verip vermediğini bilmeden şefaat istendiği için, Allah (c.c)’ın iznine gerek görmüyor demektir ki, bu da şirktir.
 
İkincisi: Allah (c.c) şefaat iznini, sözünden ve amelinden razı olduğu kişiye verecektir.
Şefaat isteyen kişi; eğer kendisinden şefaat istediği kimse Allah (c.c)’ın kendisine izin verdiğini bildirdiği kişelirin dışında birinden şefaat istiyorsa  bu şefaat istediği kişinin söz ve amelinden Allah (c.c)’ın razı olup olmadığını bilemeyeceği için, bu ameliyle Allah (c.c)’ın o kimseden razı olduğunu iddia etmiş ve küfür işlemiş olur. Çünkü bu, gaybi bir meseledir.
 
Üçüncüsü: Allah (c.c) ancak tevhidin gerçekleştirilmesinden ve Rasulüne tabi olunmasından razı olur.
 
Kendisinden şefaat istenen kişiler acaba tevhid üzerindeler mi? Tevhid ve Rasulullah(a.s)’a tabiyet üzere olmayan kimselere Allah (c.c) ne şefaat etme izni verir ne de şefaat edilme izni verir.
 
İbn Kayyım devamında şöyle diyor:
 
“Allah (c.c), bir varlığı Allah (c.c) ile aynı seviyede gören kimsenin şirkini asla affetmez.” (Medaricu's Salikıin)
 
İbn Kayyım zamanındaki şefaat isteyen o müşrikler, kendisinden şefaat istedikleri kişiye, Allah (c.c)’a rağmen şefaat etme hakkı verdikleri için müşrik oldular. Yani; “Allah (c.c) izin verse de vermese de onlar bize şefaat etme hak ve yetkisine sahiptirler” şeklindeki inançlarından dolayı müşrik oldular.
 
Sonrada aşağıdaki ayeti buna delil getirmektedir:
 
“Şirk koşanlar, Allah’ı başkasına eş tutarlar.” (Enam: 1)
 
Burada, şefaat konusunda Allah (c.c)’a eş koşmaktan bahsedilmektedir. Bu ise ancak; Allah (c.c)’a rağmen bir kimseye şefaat konusunda hak tanımakla olur. Bir kimsenin, Allah (c.c) izin vermese bile, şefaat etme hakkına sahip olduğuna inanan, onu Allah (c.c)’a eş tutmuş ve müşrik olmuş olur. İşte İbn Kayyım’ın kastettiği şirk budur.

Sonra şöyle diyor:
 
“Ayette geçen “Ya’dilun” kelimesinin en doğru manası; ibadet, muvalat ve sevgi konusunda eşit tutuyorlar demektir.” (Medaricu's Salikıin)
 
Yani bir kimse, birini ibadet konusunda Allah (c.c)’a eş tutarsa ona ibadet ediyor demektir. Muvalat, muhabbet, sevgi konusunda eş tutarsa ona yakınlık gösteriyor demektir ve bunlar şirktir. O günkü şefaat isteyenlerin şirki de işte böyledir.

Delil olarak da aşağıdaki ayetleri getiriyor:
 
"Biz çok derin bir sapıklık içindeydik. Çünkü sizi Allah ile eşit tutuyorduk." (Şuara, 97-98)
 
"İnsanlardan bir kısmı, Allahtan başka edindikleri dostlarını Allah gibi severler." (Bakara: 165)

 
Söz konusu kişiler, kendi dostlarını Allah (c.c)’ı sevdikleri gibi sevdikleri için şirke girmişlerdir. İşte bu şirkin ta kendisidir.
 
İşte müşrik budur! Onun hali ve ameli, sözünü yalanlamaktadır.
 
Yani mezarlara tapan, mezarlarda yatanları şefaatçi gören bu müşriklerin hali ve ameli, kendi sözlerini yalanlamaktadır.
 
Adam söz olarak şöyle diyor: “Biz onları Allah kadar sevmiyoruz. Biz onları Allah ile eşit tutmuyoruz.” Fakat ameline baktığımızda, onların kıymeti azaltıldığı zaman, Allahın hürmeti ihlal edildiğinde kızdığından daha çok kızdığını görürüz.
 
Adam diyor ki: “Onları Allah kadar sevmiyorum veya Allah’a eşit tutmuyorum.” Fakat böyle kişiler, Allah (c.c)’a laf atılınca tepki göstermez, ama mezarda yatan ve kendisinden şefaat istedikleri şeyhlerine laf atılınca, Allah (c.c)’a laf atılmasından daha çok sinirlenir. İşte bu hal ve amelleri, onları (mezarda şeyhlerini) Allah (c.c)’tan daha çok sevdiklerini göstermektedir. Devam ediyor:
 
“İşte müşriğin hali bu. Onlar (şeyhleri) zikredildiği zaman ferahlıyor, gülümsüyorlar. Özellikle, onlarda (şeyhlerinde) bulunmayan, onların yapmadığı;  ihtiyacı olanlara yardım etmek, sıkıntılı durumları gidermek, hacetleri gidermek gibi meselelerde; “onlar yapabiliyorlar” diye söylendiği zaman seviniyorlar, bundan hoşlanıyorlar.” (Medaricu's Salikıin)
 
İbn Kayyım’ın kastettiği müşriğin hali işte budur. Filan şeyhin ismi zikredilince, onlar hakkında; “işte bunlar sıkıntıları gideriyorlar, musibetleri kaldırıyorlar, ihtiyacı olan kişinin ihtiyacını gideriyorlar” şeklinde yapamadıkları şeyler söylenince, seviniyor ve mutlu oluyorlar. İşte vela budur. Devam ediyor:
 
“Onlar hakkında, “bu, Allah ile onlar arasındaki kapıdır” denildiği zaman, sevinir, mutlu olur. İşte müşriği görüyorsun. Onlar hakkında bu şekilde konuşulduğu zaman sevinir, kalbi mutlu olur. Onlar, kalbinde yükselir, değer kazanır. Kendisi de onlara boyun eğmekle yükselir. Onlara dost olmakta daha da yükselir ve daha çok bağlanır. Ama eğer ona; “Allahın tek olduğunu söylersen, bütün şirklerden arınarak tevhidi söylersen”, bundan sıkılır. Sıkıntılı bir hale düşer. Zorlanır, rahatsız olur. sonra hemen der ki: “Sen Allaha laf atıyorsun. Allaha tam manasıyla ilahlık sıfatını vermiyorsun. Sen velilere tam kıymet vermiyorsun." Hatta bundan dolayı (sen gerçek tevhidi söylediğin için) sanadüşman olur. VAllahi bunların halini apaçık bir şekilde biz gördük. “(Medaricu's Salikıin)
 
İbn Kayyım, işte bu şekilde kendi zamanındaki kişiler hakkında konuşmakta ve onların sıfatlarını söylemektedir. Fakat, meseleleri kavrayamayan cahiller, cahilliklerini kabul etmeyip aksine âlimlik taslayarak konuyu genelleştirmekte ve doğrunun da kendi söyledikleri şey olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki, İbn Kayyım’ın bahsettiği kişileri biz de Müslüman görmüyoruz, onları müşrik kabul ediyoruz. Zaten böyle kişilere, gerçek İman’ı ve İslam’ı bilen hiç kimse Müslüman hükmü vermez. Eğer âlimlerin sözü alınacaksa,  onların bu sözünün öncesini ve arkasınıi tam olarak okuyup, bu konudaki sözlerinin hepsini okuyup, bu sözü hangi ortamda kimler için kullandığını iyice anlayarak alınması gerekir. İşte biz İbn Kayyım’ın bu konudaki sözünü alıyor ve onun vasfettiği kişileri Müslüman olarak görmüyoruz. Fakat illetler aynı olmadığı için konuyu genelleştirmiyoruz ve Rasulullah (a.s)’tan şefaat isteyene bu sözleri tatbik etmiyoruz. Hal böyle iken, genel olarak şefaati şirk sayan sizler, “Rasulullah (a.s)’tan şefaat istemeye” neye dayanarak şirk diyor ve İbn Kayyım’ın sözlerini böyle bir kimseyse nasıl tatbik edebiliyorsunuz?
 
İbn Kayyım devam ederek şöyle diyor:
 
“Bize düşmanlık gösterdiler. Bize zarar vermek için her tuzağı hazırladılar. Allah onları hem dünyada hem de ahrette utandıracaktır.  Onlar bize bu şekilde düşmanlık gösterirken ileri sürdükleri tek delilleri, Rasulullah zamanındaki kardeşleri olan müşriklerinin söyledikleri sözü söylemektir. Kardeşleri olan o Arap müşrikleri Rasulullah’a şöyle demişlerdi: “Muhammed, bizim ilahlarımızın kıymetini düşürdü. Onların hakkını iptal etti.” Bu günküler de aynı şekilde şöyle diyorlar: “Şeyhlerimizin kıymetini eksiltip düşürdünüz. İhtiyaçlarımızı gideren, Allaha ulaştıran kapılarımızı yok ettiniz, (kapattınız).” Hristiyanlar da Rasulullah’a bu tür sözler söylemişlerdi. Rusulullah, “muhakkak ki İsa, Allahın kuludur” dediği zaman Hristiyanlar şöyle dediler: “Sen, Mesih’in hakkını eksilttin, (değerini düşürdün). Ona ayıplar (eksiklikler) isnad ettin.” İşte o müşriklere benzeyen bu müşrikler de; tapınak haline getirilen bir yerden kişileri engelleyenlere, ziyaret edilen mescide tapmaktan engelleyenlere, bu mescid ve mezarların Allah ve Rasulünün söylediği şekilde ziyaret edilmesi gerektiğini söyleyenlere (yani; kabirlerin tapılan bir put haline getirilmesini engelleyenlere ve oraları Allahın emretmediği şekilde mescid haline getirip ziyaret edenleri engelleyenlere, oraları Allah ve Rasulünün emrettiği şekilde ziyaret etmeyi emredenlere) şöyle dediler: “Ashabımızın kıymetini düşürdünüz.” İşte onların kalpleri arasındaki benzerliğe iyice bak!” (Medaricu's Salikıin)
 

 
“Müşrik, bir kimseye veya bir şeye tapıyorsa, ondan bir menfaat beklediği için, ondan bir menfaat geleceğine inandığı için tapıyordur. Fayda verecek olan kişi, ancak şu dört sıfattan birisine sahip olursa menfaat verebilir:
 
Birincisi: Tapan kişinin istediği şeye sahip ise, ona menfaat verebilir. (Yani bir kimse, birisinin kendisinden istediği şeye sahipse, onu ona verebilir.)
 
İkincisi: Eğer (o şeye) sahip değilse, o zaman sahip olan kişinin ortağı olabilir. Bu durumda da istenen şeyi (isteyene) verebilir.
 
Üçünçüsü: Eğer elinde menfaat bulunan kişinin ortağı değilse, yardımcısı olabilir. (Dolayısıyla kişi, bu yardımcı kişiden de menfaat sağlayabilir.)
 
Dördüncüsü: Eğer yardımcısı değilse, o zaman, menfaati yanında bulunduranın yanında şefaat hakkına sahip bir kimse olabilir. (Kişi eğer birisi yanında şefaat etme hakkına sahipse, o zaman fayda verebilir.)
 
Allah (cc) bunların hepsini, ayette bildirildiği üzere yukarıdan aşağı doğru kaldırdı (iptal etti). Hiç kimse sahip değildir. Ortağı yoktur. yardımcısı yoktur. Bu, müşriğin inandığı şefaattir ve Allah bunu da reddetmiştir. “ (Medaricu's Salikıin)
 
Yukarıdaki son söylenen cümleye dikkat edilmelidir. Çünkü bu çok önemli bir tabirdir. İbn Kayyım burada hangi şefaatin şirk olduğunu açıklamaktadır. Müşriğin inandığı şefaat; “Allah (c.c) izin vermediği halde, bir kimsenin Allah (c.c) katında şefaat hakkına sahibi olduğuna inandığı,yani Allah (c.c)’a rağmen hak sahibi olduğuna inandığı şefaattir. Bu sebeple akabinde şöyle diyor:
 
“Allah burada bir şefaati reddetmiş ve bir şefaati de ispat (kabul) etmiştir. Ama bu şefaat hiçbir müşriğin sahip olamayacağı bir şefaattir.” (Medaricu's Salikıin)
 
Evet, geçerli bir şefaat vardır ve bu, müşriklerin inandığı şefaat değil, başka bir şefaattir. Allah (c.c)'ın kabul ettiği şefaat, izniyle olan şefaattir.
 
Bunlar şu ayette geçmektedir:
 
Ey Muhammed! De ki: Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip olmadığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiç biri Allah’a yardımcı olmadığı halde, ilah olduklarını ileri sürdüklerinizi yardıma çağırsanıza!” Allah’ın katında, izin verilenden başka hiç kimse şefaat edemez.(Sebe: 22-23)
 


Sonra küçük şirke geçiyor ve şöyle diyor:

 
 “Mürid, şeyhine secde etmektedir. Bu durumda hem secde eden şirk işlemiştir hem de secde edilen şirk işlemiştir (çünkü razı olmuştur). Onlar (şeyhine secde edenler) derler ki: Bu, secde değildir. Bu, başı saygı ve tevazu için şeyhin önün koymaktır. Halbuki her ne kadar ona saygı secdesi yaptığınızı, ibadet secdesi yapmadığınızı söyleseniz de secdenin hakikati, başın önünü yere eğmektir (yani bu yaptığınız aslında secdedir). Çünkü secde; secde edilen kişinin önünde başı eğmek demektir. Puta da güneşe de yıldıza da taşa da secde etmek hep böyledir. Hepsi secde edilen varlığın önüne başı koymaktır (ne kadar secde demeseniz de bu secdedir). Sonra devam ediyor ve şöyle diyor: Sarık takanlarn, birbirleriyle karşılaştıkları zaman rüku yapmalarıdır (bu da lügatta secde sayılır).” (Medaricu's Salikıin)
 
Bakara 58 de Allah (c.c) “succeden” kelimesini kullanmıştır. Bu; eğilerek manasındadır. (Yani eğilmek de bir secde sayılıyor demek istemiştir.)
 
Dördüncü Mesele: Sonra devam ediyor ve büyük şirk meselesine geliyor:
 
“Allah (c.c)’ın dilemediği şeylerin kainatta olabileceğine inanmak büyük şirklerdendir. Bunların türleri şunlardır: Ölülerden ihtiyaçları talep etmek, onlardan yardım istemek, onlara yönelmek, işte alemlerde işlenen şirkin aslı budur.” (Medaricu's Salikıin)
 
İbn Kayyım’ın ilk söylediği şey şudur: “Allah (c.c)'ın dilemediği şeylerin kainatta olabileceğine inanmak.” İşte şirk budur.
 
Bir kimse Allah (c.c)’ın dilemediği bir şeyin kainatta olabileceğine inanırsa, o zaman şirk işlemiş olur. Sonra örnekler veriyor: “Ölülerden ihtiyaçları gidermeyi talep etmek.” Bu da Allah (c.c)’ın kainatta olmasına izin vermediği bir şeydir. Allah (c.c), ölülerin bir kimsenin ihtiyaçlarını gidermesine izin vermemiştir. Buna rağmen kim ölüden bir şey talep ederse, Allah (c.c)’ın dilemediği bir şeyin olabileceğine inanıyor demektir.  Dolayısıyla bu kişi müşriktir. Çünkü ölülerden yapamayacakları bir şey istemekte ve bunu isterken, Allah (c.c)’ın dilemediği bir şeyin kainatta olabileceğine inanmaktadır. İşte tekfir illeti budur. Şirkin illeti budur. Böyle yapan kişi küfre girmiştir. İşte şefaat de ancak bu şekilde şirk olur.

İbn Kayyım devam ediyor:

 
“Ölü olan kişinin ameli bitmiştir. Kendi nefsine bile ne menfaat sağlayabilir ne de zarar verebilir. Böyleyken başkasına nasıl menfaat sağlayabilir? Hacetini gidermesini isteyen kişinin hacetini nasıl giderecek? Ve Allah katında onun(ölünün) şefaatçi olmasını istemektir. (Bu, şirke verdiği dördüncü örnektir.)” (Medaricu's Salikıin)
 
Bu örnekte; bir kimsenin, ölüden Allah (c.c) katında şefaatçi olmasını istemesi şirk olarak belirtilmiştir. Ölüden Allah (c.c) katında şefaatçi olmasını istemek niçin şirk oluyor? Bu sorunun cevabı doğru olarak verildiğinde mesele çözülmüş olacaktır. Çünkü İbn Kayyım’ın bu sözünü yanlış anlayanlar, meseleleri karıştırmaktadırlar. Bu meseleyi yanlış anlayanlar; “İbn Kayyım böyle dedi” diyerek, onun sözünü genelleştirip şefaat isteyen herkese müşrik hükmünü vermektedirler. Bu kişilerin, meseleyi yanlış anlamalarının asıl sebebi; başlangıçta zikredilen şirkin illetine dikkat etmemeleri ve sadece İbn Kayyım’ın verdiği örneğe saplanıp kalmalarıdır.
 
Halbuki İbn Kayyım daha en başta şirkin illetini anlatmış ve: “Allah’ın izni olmadan kainatta bir şey olacağına inanmak şirktir” demişti. Peki bunun şefaatle ne alakası var?
 
İbn Kayyım bunun cevabını da veriyor:
 
“Ondan (ölüden), Allah katında kendisi için şefaatçi olmasını istemesidir. Çünkü bu kişi o kadar cahil ki, kim şefaat edecek, Allah katında kime şefaat edilecek bilmiyor.” (Medaricu's Salikıin)

Kimin şefaat hakkı var? kime Allah (c.c) katında şefaat edilecek? Allah (c.c)ın izni olmadan kimse onun katında şefaatçi olamaz. İşte bunları bilmiyor.
 
Zannediyor ki, o ölü, Allahın izni olmaksızın şefaatçi olacaktır. İşte şirkin sebebi budur. Kişinin, Allah (c.c)’ın izni olmadan, bir kimsenin Allah (c.c) katında şefaatçi olabileceğine inanması, şirkin ve küfrün illetidir. Böyle yapan, bundan dolayı müşrik olur. Çünkü kainatta Allah (c.c)ın dilemediği bir şeyin olacağına inanmaktadır.
 
Fakat bir kimse de şöyle inanıyor: “Allah, Kur’an ve sünnette filan kimseye şefaat izni verdiğini bildirmiştir. Allah ona izin verdiği için ben ondan şefaat istiyorum”. İşte böyle diyen ve inanan kişinin durumu başkadır. Bu durum, “bir kimsenin Allah’ın izni olmaksızın şefaatçi olacağına inanma” içine girmez.
 
İbn Kayyım devamla şöyle diyor:
 
“Allah (c.c)’ın izin vermediği bir kişiden yardım ve şefaat istemek, Allah (c.c)’ın o kişiye şefaat izni vermesine sebep olmaz. Allah (c.c), bir kimsenin, ölüden yardım ve şefaat isteme amelini, o kişiye şefaat etme izni vermeye sebep kılmamıştır. Allah (c.c)’ın şefaat izni vermesinin sebebi; kemali tevhiddir.

Tevhidin kemalini sağlamaktır. Ancak tevhidin kemalini sağlayan kişiye şefaat izni verilir. İşte bu kişinin (müşrikğin) ileri sürdüğü sebep, şefaat iznini engellemiştir. Tevhidi bozan amel, şefaat iznini engellemektedir.” (Medaricu's Salikıin)
 
Tevhidi bozan amelden kasıt, başta açıklanmış olan; “Allah (c.c) dilemediği halde kainatta bir şeyin olabileceğine inanmaktır.” Şirkin esas sebebi budur. Ölünün yapamayacağı şeyleri ondan isteyen veya ona izin verilmediği halde ondan şefaat bekleyen kişinin bu ameli, Allah (c.c) dilemediği halde kainatta bir şeyin olabileceğine inanmaya delalet ettiği gibi Allah cc’nün yalnız kendisine ait kıldığı şefaat hakkında izin vermediği kimseleri de hak sahibi görmek anlamına geldiği için böyle inanan kişi müşrik olmaktadır. Bunun için akabinde diyor ki: “Bu kişi; hacetinin olmasını, ona ulaşmayı engelleyen bir sebebe bağlayan kişi gibidir. Yani kişi; hacetine ulaşmak için bir sebebe bağlanıyor ama bağlandığı sebep, onun istediği şeyin olmasını engelliyor. İşte, kişinin bağlandığı halde amacına ulaşmasını engelleyen sebep; Allah (c.c)’ın izni olmadığı halde bir kişinin şefaatçi olabileceğine inanmak veya bir ölünün yapamayacağı bir şeyi ondan  ya da ölünün hacetleri gidereceğine inanmaktır.
 
Akabinde diyor ki: “İşte müşriğin durumu böyledir.” Yani müşrikler, istedikleri şeyi elde etmek için, onu ulaşmayı engelleyen sebeplere bağlanırlar.
 
Allah (c.c) şefaat hakkını sadece muvahhidlere verecektir. Şirk koşarak şefaat hakkını elde etmek asla mümkün değildir. Çünkü Allah (c.c), müşriklere şefaat izni vermeyecektir. Müşrikler, istedikleri şeye ulaşmayı engelleyen sebeplere bağlanmaktadırlar. Onların bağlandığı, hedefe ulaştırmayan ve şirk olan sebep ise; Allah (c.c)’ın izni ve dilemesi olmaksızın bir şeyin olabileceğine inanmaktır.
 
Elbette inanç kalptedir. Kişinin inancı ise halinden belli olur. Kişiye, haline bakarak hüküm verilir. İbn Kayyım diyor ki; “halinden görüyoruz, gözümüzle müşahade ediyoruz.” Allah diyor ki, “bu şeyleri onlar yapamazlar, bunları sadece Allah yapar.” Fakat müşrikler ise zahiren amelleriyle, o varlıkların bu şeyleri yapabileceğini zannetmektedirler.
 
Ölü olan kişi zaten muhtaçtır. Sana nasıl yardımcı olabilir.
 
Burada İbn Kayyım’ın bahsettiği şefaat, Allah (c.c)’ın izin verdiği şefaat değil bilakis, Allah (c.c)’ın izin vermediği şirk olan şefaattir. Bu durumda, Rasulullah (a.s)’tan şefaat istemek, birçok sebepten dolayı İbn Kayyım’ın bahsettiği meseleye girmez.
 
Birincisi: Rasulullah (a.s)’a şefaat izni verilmiştir. Bu konuda hadisler vardır. Bu durumda, “Allah (c.c)’ın izni olmadan bir şeyin olacağına inanma” durumu söz konusu değildir.
 
İkincisi: Rasulullah (a.s) mezarında sesleri duymaktadır. Duyduğu şeyi ona söylemek ve ulaştırmak şirk değildir.
 
Üçüncüsü: Rasulullah (a.s)’tan yapabileceği bir şey istenmektedir. O da, ahiret gününde kendisine şefaatçi olması için Allah (c.c)’a dua etmesini istemektir. Dolayısıyla bu durum, İbn Kayyım’ın söylediği şirkin illet şart ve durumlarıyla aynı olmamaktadır. İkisi arasında belirgin farklar vardır.
 
İbn Kayyım’ın anlattığı kişilerin durumuna herkes müşrik der. Bunların yaptığı, apaçık bir şekilde Allah (c.c)’a şirk koşmaktır. İnsanların yapamayacağı şeyleri, yapabileceklerine inanmaktır.
 
Rasulullah (a.s)’tan şefaat isteyen kişi ise böyle bir şeye inanmamaktadır. Dolayısıyla bir takım hadislere dayanarak Allah (c.c)’ın Rasulullah (a.s)’a şefaat izni verdiğine, Rasulullah (a.s)’ın mezarında sağ olduğuna ve bizi duyduğuna inanarak, Rasulullah (a.s)’a gidip ondan kendisi için dua etmesini isteyen kişi müşrik olmaz. İbn Kayyım’ın belirttiği şirk illeti asla bu duruma uymaz. Onun, “müşrik” kelimesiyle bu kişileri kastetmediği açıktır. Müşrik kelimesi, tarif edildiği gibidir ve Allah (c.c)’ın izni olmadan, Allah (c.c) dilemeden kainatta bir şeyin olabileceğine inananları kapsamaktadır. Kişinin ameli, eğer buna delalet ediyorsa o zaman müşrik olur. Fakat buna delalet etmiyorsa müşrik olmaz.
 
Özet olarak;
 
Buraya kadar İbn Kayyım’ın sözlerinden, şefaatle ilgili olarak kimlere müşrik dediğini ve şirk konusunda ortaya koyduğu illetleri inceledik. Bu illetler kimde bulunursa o kişiye müşrik hükmü verilir. Bu illetler kimde de yoksa, ona asla müşrik hükmü verilmez.
Dolayısıyla, âlimlerin sözlerini iyice anlamadan, sadece bir cümleye bakarak yargıda bulunmak kişiyi çoğu zaman yanlış sonuçlara sürükleyebilir. Âlimlerin sözlerini anlaya bilmek için, konuyla alakalı sözlerini bir bütün olarak ele almak, söyledikleri sözlerin öncesine ve sonrasına mutlaka bakmak gerekir.
 
Mesele bizce açıktır. Allah (c.c)’ın yardımıyla okuyucuya da iyice açıkladığımıza inanıyoruz.
 
Hidayet Allah (c.c)’tandır.
 
Hidayete tabi olanlara selam olsun!

Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |