Tevhid Akidesine Karşı İnat Etme ve Direnme
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 07 Ağustos 2022, 22:26:20


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
Gönderen Konu: Tevhid Akidesine Karşı İnat Etme ve Direnme  (Okunma Sayısı 4920 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
DARİMİ
Yönetici
******
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 999


« : 03 Aralık 2012, 19:28:16 »

Tevhid Akidesine Karşı İnat Etme ve Direnme
 
 
Tarih boyunca gelen resuller kervanının davası, dinin Allah'a has kılınması yani, O'ndan başkasına itaat edilmemesi, rububiyette ve egemenlikte yüce Allah'ın birlenmesi esasına dayanmaktadır.

Bu yüzden cahiliyenin üzerine kaim olduğu temel kurallarla açık bir çarpışmaya girmektedir. Bizatihi cahiliyenin varlığına karşı bir tehlike oluşturmaktadır. Özellikle de bir müslüman topluluk tarafından pratik hayatta temsil edildiğinde, taraftarlarını cahiliyenin bünyesinden aldığında, önce akide planında, önderlik alanında ve dostluk noktasında cahiliyeden tamamen ayrı bir kimlik kazandığından bu tehdit, daha bir artmaktadır. Binaenaleyh, her zaman ve mekandaki İslam davası için, bu kesin ayrılık kaçınılmazdır.

Birlik ve dayanışma içindeki organik cahiliye toplumu, varlığının temelini tehtid eden itikadi tehlikeyi ve İslam akidesinin, kendi yapısından bağımsız bir toplumda temsil edilmesiyle varlığına yönelik tehdidi farkettiği zaman, İslam davası karşısındaki gerçek tavrını ortaya koyacaktır.

Aralarında uzlaşma ve barışa imkan bulunmayan iki ayrı varlığın çarpışmasıdır bu. Her biri, diğeriyle çelişen temeller üzerine kaim, organik iki toplumun çarpışması...

Cahiliye toplumu, çok ilahlı, çok rablı bir esasa dayanır. Dolayısıyla orada kullar, kullara kulluk yapmaktadırlar,

İslam toplumu ise, uluhiyetin ve rububiyetin birliği esasına dayanır. Dolayısıyle orada kulların, kullara kulluk yapmasına imkan yoktur.

Tevhid akidesi, her zaman tağutların egemenliğine ve çıkarına yönelik bir tehlike olagelmiştir. Sadece ilk cahiliye dönemi için değil, her ne suretle olursa olsun, insanlar, mutlak tevhitten saptıkları, önderliklerini büyüklük taslayanlara teslim ettikleri, onlar adına kişiliklerinden ve hürriyetlerinden feragat ettikleri heva ve heveslerine boyun eğdikleri, şeriatlarını Allah'ın vahyinden değil, büyüklerinin heva ve heveslerinden aldıkları her zamanki cahiliye toplumu için bu tehlike söz konusudur.

Tağutlar, imanın, yeryüzünde bir grup insan tarafından pratik bir hayat tarzı şeklinde temsil edilmesine, hiç bir zaman razı olmazlar. Allah'tan başkasına itaat etmeyen, O'ndan başkasının egemenliğini tanımayan, O'nun şeriatından başkasıyla hükmetmeyen ve onun hayat için seçtiği metottan başkasına tabi olmayan bir müslüman topluluğun varlığı...

Evet, böyle bir topluluğun varlığı, kendi hallerinde olmaları ve tağutları Allah'ın vadedilmiş hükmüne havale etmelerine rağmen, tağutlar için bir tehdit unsuru olacaktır.

Tağut, müslüman topluluğa karşı savaşı bir zorunluluk olarak görmektedir. Müslümanların sayıları, kendisiyle savaşamayacak kadar az olsa bile...

Çünkü hakkın varlığı tek başına batılı rahatsız etmeğe yeterlidir. Ve bu varlık, batıl için bir savaş nedenidir. Bu Allah'ın kanunudur.Şüphesiz fonksiyonunu yerine getirecektir.

"Kavminden ileri gelen müstekbirler, şöyle dediler: Ey Şuayb! muhakkak ki, seni ve beraberindeki inananları şehrimizden çıkaracağız ya da milletimize dönersiniz." (A'raf.88)

İslami tevhid davası, diğer dinler ve inanç sistemleri gibi, felsefi bir sorun ya da fizik-ötesine ilişkin bir inanç değildir. Çeşitli hile ve tuzaklarla, insanları kendilerine kul yapan yeryüzü menşeli sahte ilahları ortadan kaldırmayı hedefleyen sosyal bir devrimdir.

Bu ilahlardan kimisi, mabet bekçiliği ve kehanet makamına kurulmuş, kimisi yerin servet ve zenginliklerini ellerine geçirmiş ve bu yolla insanları, kendilerine kul köle yapmıştır.

İşte İslam bunların kökünü kurutmayı hedeflemektedir. Bu tağutlar, babalarından miras aldıkları hukuklarına dayanarak, insanları emirlerine boyun eğdirmek için etraflarına dehşet saçmayı diliyorlar. Bu yüzden şöyle söylerler:

"Sizin için kendimden başka ilah bilmiyorum." (Kasas.38)

"Ben sizin yüce Rabbinizim." (Naziat.24)

"Ben de diriltir ve öldürürüm." (Bakara.258)

"Bizden daha güçlü kimmiş?" (Fussilet.15) gasbettikleri uluhiyet makamından ve haksız yere büyüklenmekten doğan daha nice kibir ve haddi aşmayı ifade eden sözler...

Bu tağutlar, bir takım putlar, armalar ve heykeller dikerek insanlardan bu cansız nesnelere kulluk davranışlarında bulunmalarını isterler. Böylece bu heykellerin ve putların arkasına gizlenerek, insanların akıllarıyla oynayarak, kendi ihtiraslarına ve arzularına kulluk yaptırırlar.

İslamın tevhide daveti, kulluğu bir olan Allah'a has kılması ve tağutlardan ve putlardan kaçınmayı emretmesi, bu durumun sürmesinde çıkarı olan bir takım odakların tepkisini çekmektedir. Bu yüzden her ne zaman bir nebi gelmiş ve şöyle söylemişse:

"Ey kavmim, Allah'a itaatla (ibadet) kulluk edin. Sizin O'ndan başka itaatla sorumlu olduğunuz bir ilâhınız yoktur!" (A'raf. 59)

Hemen zamanın müstekbirlerinin, memleketin zenginliklerini yağmalayan tağutların tepkisini çekmiş ve onların engelleriyle karşılaşmıştır.

 

Toplumların Allah'ın nizamına tabi olmasına engel olan, hakimiyetin ve insan hayatında uluhiyet ve rububiyetin, Allah'a ait olmasını istemeyenler, şüphesiz tağuttur.

Bu tavırlarıyla tamamen İslam'dan çıkmaktadırlar. Zorunlu olarak kendilerine dini ahkam uygulanır.

Tağutlara boyun eğip, itaat etmek suretiyle onları ilahlaştıran yığınlar da, islam'dan çıkıp şirke girmişlerdir. İslam'da küfrün ve şirkin en belirgin kanıtı budur.

 

Şüphesiz, tevhidi ilan etmenin ne anlama geldiğini tağutlar çok iyi biliyorlar. Musa, azgın Firavun'a:

"Ben 'Alemlerin Rabbi'nin elçisiyim" (A'raf.104) derken, gerek Firavun, gerekse ileri gelenler bu ilanın mahiyetini anlamakta gecikmemişlerdi:

"Allah'ın alemlerin üzerindeki yetkisi; Rububiyetinin ilanı"...

Bu ilanın Firavun mülkünün sonu, düzeninin devrilmesi, yasasının inkarı ve ona düşmanlık olduğunu biliyorlardı.

Yüce Allah'ın alemler üzerindeki rububiyetinin ilanı, bizatihi insanın hürriyetinin ilanıdır. Onun Allah'tan başkasına boyun eğmekten, itaat etmekten, tabi olmaktan ve kulluk etmekten kurtulmasıdır.

Allah'ın alemleri üzerindeki Rububiyetinin ilanı ile, herhangi bir kimseye boyun eğmek bir arada olmadığı gibi, herhangi birinin insan yapısı bir şeriatla hakimiyet kurması da söz konusu olamaz.

Müslüman olduklarını iddia etmekle beraber, Allah'tan başkasının şeriatına tabi olanlar, buna rağmen müslümanlık iddiasında bulunuyorlarsa bu iddia bir kuruntudan başka bir şey değildir. Çünkü, kendilerine Allah'tan başkası hükmettiği sürece ve Allah'ın şeriatından başkasına tabi oldukları müddetçe bir saniye bile müslüman olamazlar.

Kendilerine hükmeden her kimse, yalnızca onun dinindedirler. Melikin dinine girmişler, Allah'ın değil.

Bu yüzden Firavun, tevhidin yani Allah'ın Alemlerin Rabbi olduğunun ne anlama geldiğini anlamakta gecikmemişti. Fakat acaba Firavun ve ileri gelenler bu yüce davete teslim olmuşlar mı?...

Alemlerin Rabbi'nin rububiyetine boyun eğdiler mi?...

Acaba Firavun'un tacı, tahtı, mülkü ve egemenliği neye dayanıyor?...

Onun kavminden olan ileri gelenlerin gücü nereden kaynaklanıyor?...

"Alemlerin Rabbi" Allah olduğu kabul edildiğinde bunlar neye dayanacaklar?

Yüce Allah'ın "Alemlerin Rabbi" olduğu kabul edildiğinde, O'nun şeriatından başka hükme boyun eğilmediğinde, O'nun emrinden başkasına itaat edilmediğinde Firavun, tacıyla, tahtıyla, yasasıyla ve emriyle nereye gidecek?

Çünkü Firavun, Allah'ın şeriatiyle hükmetmediği gibi onun buyruğuna da dayanmıyordu. Çünkü Yüce Allah'ı Rab olarak kabul ettiklerinde, insanların hükmüne, emrine ve yasasına tabi olmak suretiyle başka ilahlara ibadet etmeleri mümkün değildir. Daha önce insanlar, Firavun'u Rab olarak kabul ettikleri zamanlarda, onun şeriatına boyun eğerlerdi. Emri ve yasasıyla hükümran olan her kimse, insanların rabbi de odur. Ve kim olursa olsun, insanlar onun dinindendirler.

Fakat tağut o kadar çabuk pes etmez. Gücünün hükmünün, şeriatının batıl olduğunu o kadar kolay kabullenmez.

Firavun ve ileri gelenler, Musa'nın ilan ettiği hakikatin korkunç sonucunu değerlendirirken yanılmamışlardı. Açıkça söylemişlerdi. Sadece biraz zaman kazanmak için sihirbazlıkla itham etmişlerdi.

"Firavun kavminden ileri gelenler şöyle söylediler: "Bu, bilgin bir sihirbazdır. Sizi memleketinizden çıkarmak istiyor. Ne emredensiniz?" (A'raf.109)

Onlar bu hakikatin doğuracağı korkunç sonucu gayet açık görüyorlardı...

Yeryüzünden silinme. Gücün yok olması...

Egemen yasanın iptal edilmesi. Ya da, çağdaş deyimle, anayasal düzenin devrilmesi...

Şüphesiz, yeryüzü de kullar da Allah'ındır. Yeryüzünde hakimiyet Allah'a verildiğinde, Allah'ın şeriatından başkasiyle hükmeden tağutlara; şeriatleri ve emirleriyle insanları kendilerine kul yaparak, uluhiyetin özelliklerini gasbeden rabler ve insanları bu rabblere kulluk yapmağa sevkederek rablerin yanında önemli mevkiler elde eden ileri gelenlere hayat hakkı kalmaz.

Firavun ve ileri gelenleri, bu davanın oluşturduğu tehlikeyi böyle anlamışlardı. Bütün tağutlar da her seferinde bu şekilde anlamışlardır. Bir Bedevi, Resulullah'ın, insanları, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammedin Allah'ın resulü olduğuna şehadet etmeye çağırdığını duyunca, saf fıtratıyla şöyle söylemişti:

"Bu, egemenlerin hoşlanmayacağı bir iştir."

Bir diğeri de aynı saflıkla şöyle demişti:

"O zaman Araplar ve Arap olmayanlar, seninle savaşacaktır."

Her ikisi de bu sözlerin taşıdığı derin anlamı kavramakta zorluk çekmemişlerdi. Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadetin, Arap olsun, Acem olsun, Allah'ın şeriatiyle hükmetmeyenlere karşı bir devrim olduğunu gayet iyi biliyorlardı.

"La ilahe illAllah", şehadet cümlesinin arapların idrakinde derin ve pratik bir etkisi vardı. Çünkü onlar dillerini çok iyi biliyorlardı. "La ilahe illAllah" cümlesiyle Allah'ın şeriatinden başka bir şeyle hükmetmenin bir kalpte veya bir yerde bir arada olmayacağını ya da Allah'la beraber başka ilahların olamayacağını da anlamışlardı.

Onlardan hiçbiri, "La ilahe illAllah" şehadet cümlesini, bu gün kendilerini müslüman zannedenler gibi, bu derece basit, işlevsiz ve gülünç bir şekilde anlamıyordu.

Firavun'un tuğyanı, hakkında bilinenler, yirminci yüzyılın nice tağutlarının  yaptıklarının yanında az bile kalır. Alemlerin Rabbi olan Allah'ın Rububiyetine çağıran bir hareketle karşılaştıkları zaman!..

Bu batıl hükümranlık, tehlikeli gördüğü bu davete karşı Firavun'dan çok daha fazla azgınlaşır.

Mesele açıktır...

Musa'nın Alemlerin Rabbi'ne davetidir ki, tağutları rahatsız eden ve korkutan. Çünkü Alemlerin Rabbi'ne çağrı ile birlikte tağutların hükmü için süreklilik ve istikrar söz konusu olmaz. Çünkü onların hükümranlıkları, şeriatını kaldırmak suretiyle insanlar üzerindeki Allah'ın rububiyetini kaldırmaya dayanıyor. Diledikleri şekilde, yasalar koymak ve bu yasalara itaat ettirmek suretiyle, insanların kulluk yapmasına dayanıyor, egemenlikleri. Bunlar, birleşmeleri mümkün olmayan, iki metod, iki din ve iki ayrı "Rab" dırlar. Firavun bunu biliyordu, ileri gelenler de biliyordu. Musa ve Harun'un Alemlerin Rabbi'ne davetleri karşısında bu yüzden bu kadar telaşlanmışlardı.

Şu anda, mü'minlerin idrak etmesi gereken bir hakikatin önünde duruyoruz. Onlarla tağutlar arasındaki çarpışmanın hakikati...

"Onların mü'minlere kızması, aziz ve hamid olan Allah'a inanmalarından dolayıdır." (Buruc.7)

"Rabbimiz'in ayetleri bize gelince iman ettik diye bizden intikam almak istiyorsun." (A'raf.126)

Firavun'un sihirbazlarının kalbine iman nuru girince bu nur onlara hak ile batılı ayırma yeteneğini bahşetti. Bu yüzden, Firavun ve ileri gelenleriyle aralarındaki çarpışmanın, akideden kaynaklandığını, Firavun'un onlardan intikam almak istemesinin, Alemlerin Rabbi olan Allah'a iman etmelerinden kaynaklandığını idrak etmekte gecikmediler.

Bu iman, Firavun'un, tacına, tahtına, saltanatına ve hükümranlığına aynı şekilde, güçlerini Firavun'un gücünden diğer bir tabirle rububiyetinden alan ileri gelenlerin güçlerine ve müşrik toplumun dayandığı bütün değerlere karşı bir tehdit unsurudur.

Bu idrak, kendileriyle, Allah'ın rububiyetine davet önüne engel teşkil eden tağutlar arasındaki çarpışma kanununu bilmekten doğan bir idraktir, mü'minler Alemlerin Rabbi'ne olan yakinî imanlarından dolayı yollarına çıkan engelleri ve ölüm tehditlerini küçümseyerek karşılarlar. Onlar yollarına çıkanların, kendi dinlerine mensup kişiler olmadıklarını bilirler. Çünkü onlar Alemlerin Rabbi'nin rububiyetini inkar suretiyle insanları kendilerine kul, köle yapmışlardır...

O halde onlar kafirdirler. Mü'minler, ne kadar işkence ve eziyet görseler bile, Allah yoluna davette, hedeflerinden şaşmazlar. Kendileri mü'min, düşmanlarıysa kafirdir. Hiç şüphesiz din için savaşıyorlar. Ve bunca eziyetleri dinlerinden ötürü görüyorlar. Buna yakinen inanır mü'min...

Firavun, şu kainatın yaratıcısı, düzenleyicisi ve sebepler aleminde bir güce sahip olmak anlamında bir uluhiyet iddiasında bulunmuyordu. Halkının üzerinde şeriatı ve kanunlarıyla hakimiyet kurmak suretiyle, uluhiyet iddiasında bulunuyordu. Sadece, iradesi ve emriyle her şeyi idare edip düzenlemekteydi. Bu da uluhiyetin en başta gelen özelliğiydi.

"Firavun kavminin ileri gelenleri "Musa'yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, senden ve ilahlarından yüz çevirsinler diye mi bırakıyorsun?" dediler. Firavun,"onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek güçteyiz." dedi. (A'raf.127)

Bu, kendi yanında koyduğu şeriat ve kanunla hükmedilmesini isteyen ve kendi buyruklarıyla meselelerin düzenlenmesini isteyen tağutların iddiasıdır. Bu da lügat ve ıstılah manasıyla rububiyetin ta kendisidir.

Yalnızca Allah için olması gereken rububiyet.

Aslında Mısır'da insanlar, bilinen anlamda Firavun'a kulluk yapmıyorlardı. Onların ayrıca ilahları vardı. Aynı şekilde Firavun'un da ibadet ettiği ilahları vardı. Bunu ileri gelenlerin şu sözünden anlıyoruz. Senden ve ilahlarından yüz çevirsinler diye mi?...

Ayrıca Firavun dönemine ait Mısır tarihinde de bunu görebiliriz. Onlar Firavun'a, isteklerine boyun eğmek, emirlerine karşı çıkmamak ve koyduğu yasalara uymak suretiyle ibadet ediyorlardı.

Bu şekilde itaat etmenin kulluk olduğunu Resulullah'ın, Yahudi ve Hristiyanlar hakkında nazil olan şu ayeti tefsirinden gayet net bir şekilde anlıyoruz.

"Onlar hahamlarını ve ruhbanlarını Allah'tan başka Rabler edindiler." (Tevbe.31)

Daha önce Hristiyan olup müslüman olmak için Resulullah'a gelen Adiy b. Hatem, bu ayeti işitip; Ya Resulullah onlara ibadet etmiyorlardı. deyince, Resulullah şöyle buyurdu:

"Evet kulluk yapıyorlardı. Kendileri için helalleri haram, haramları da helal kılıyorlardı. Bunlar da onlara uydular. İşte onların hahamlarına ve ruhbanlarına kulluğu böyledir." (Tirmizi rivayet etmiştir.)

Firavun'un, onlara söylediği:

"Sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum." sözünün anlamı; kendisinin onları dilediği gibi idare eden hakimiyete sahip bulunduğu, onların da itirazsız itaat ettikleridir. Bu tür hakimiyet, gerek lügat anlamıyla gerekse ıstılah anlamıyla uluhiyetin ta kendisidir.

İnsanlar için yasalar koyan hükmünü aralarında uygulatan her kimse, "ilah" ta odur, demektir.

Bunu diliyle söyleyip söylememesi bu hakikati değiştirmez. Bunların ışığı altında, ileri gelenlerin Firavun'a söyledikleri şu sözün içeriğini kavramamız kolaylaşır:

"Musa'yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, senden ve ilahlarından yüz çevirsinler diye mi bırakıyorsun?"

Onların nazarında yeryüzünde bozgunculuk yapmak, Firavun'un hükmünün ve yasalarının batıllığını ve geçersizliğini doğuran bir tek Allah'ın rububiyetine davet etmektir.

Çünkü bu düzen Firavun'un egemenliği ya da diğer bir tabirle rububiyeti esasına dayanıyor.

O halde, onların zannına göre Alemlerin Rabbi'nin rububiyetini iddia etmek suretiyle anayasal düzeni devirmek, yeryüzünde fesat çıkartmaktır.

Bunun kaçınılmaz sonucu, beşerin uluhiyeti esasına dayanan bütün kurallar geçersiz sayılıp yerine bir tek Allah'ın uluhiyeti esasına dayanan bir sistemin yerleşmesidir.

Bu ise ileri gelenlerin anlayışında Musa ve kavminin Firavun ve ilahlarını terk etmesi, yeryüzünde bozgunculuğun yayılmasıyla eş anlamlıdır.

Yalnızca Allah'ın Rububiyetine çağıran hareketler, bu yüzden hep beşerin rububiyeti esasına dayanan sistemler için tehdit unsuru olagelmişlerdir.

Evet "La ilahe illAllah" şehadet cümlesi, tağutların saltanatına karşı bir tehdittir. İnsanlar bu cümlenin gereğini hakkiyle yerine getirdiği zaman İslam'a girerler, yoksa zamanımızda olduğu gibi ciddiyetten uzak ve gülünç şekliyle değil...

Bu yüzden, Firavun ve ileri gelenlerini bir kaç kelime kızdırmış ve düzenine karşı beliren tehlikeyi sezerek iğrenç ve vahşi arzusunu açığa vurdurmuştur.

"Onların oğullarını öldürüp karılarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek güçteyiz."

Bu, her zaman aynı karakteri taşıyan Allah'a isyan halidir. Zulümdür,Tuğyan'dır.

Cahliyenin bugün başvurduğu yöntemlerle, binlerce yıl önce başvurulan yöntemler arasında fark yoktur.

Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git


Eğer üye iseniz lütfen üye girişinden giriş yapınız.

Eğer üye değilseniz 10 saniyenizi ayırarak üye olabilirsiniz. 

Dosyaları indirebilmek ve de içerikleri görebilmek için

üye olmanız gerekmektedir.


  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Sitemiz üzerinden erişilebilen şeylerde Allah'ın razı olmadığı şeyler varsa, bunları reddediyoruz.


.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |