Son Mesajlar
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Ocak 2019, 01:23:14


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : 17 Ocak 2019, 00:07:58 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
İkinci misal:
Bir fakih, çocuk veya avamın yanında ‎konuştuğunda sözlerinin içinde “suret” lafzı geçer ve “Bu ‎meselenin sureti şöyledir.”, “Bu vakıanın sureti şöyledir.”, ‎‎“Meseleyi çok güzel surette tasvir ettim.” derse, ‎meselenin manasını ve onun hakkında suret lafzı ‎kullanıldığında bundan ne kastedildiğini bilmeyen çocuk ‎veya avam, bildiği ve alışkın olduğu suretlerden dolayı bu ‎suretin de ağzı, burnu ve gözü olduğunu düşünebilir. ‎‎“Meselenin sureti” denildiğinde onun hakikatini bilen ve ‎özel bir düzenlemeyle tertiplenmiş ilimlerden ibaret ‎olduğuna inanan bir kimsenin buradaki suretin, diğer ‎cisimlerde olduğu gibi bir ağzı, burnu ve gözü olduğunu ‎anlaması hiç düşünülebilir mi? Heyhat! Asla böyle ‎düşünülemez. Aksine “meselenin” cismiyet ve ona bağlı ‎olan şeylerden münezzeh olduğunu bilmesi, böyle bir ‎manayı anlamaması için ona yeterlidir. ‎
Aynı şekilde Allah-u Teâlâ’nın cisimler ve ona bağlı olan ‎şeylerden münezzeh ve yüce olduğunu bilmeleri, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in ”Allah, Âdem’i ‎kendi suretinde yarattı.” sözünü duyan herkesin ‎kalbinde, burada geçen “‎صُورَة‎ (suret)” lafzının manasını ‎anlamaları için bir karine olur. Allah’ın cisim ve ona bağlı ‎şeylerden münezzeh olduğunu bilen arif kimse, avamın ‎mesele için cisimlere ait (ağzı, burnu ve gözü) olan sureti ‎düşünmesine şaşırdığı gibi, Allah-u Teâlâ’nın cismî bir ‎sureti olduğunu düşünen kimselere de şaşırır kalır.‎

Açıklama: ‎
İmam Gazali, Allah-u Teâlâ hakkındaki müteşabih ‎nasların Kur’an ve sünnette az olup mutlaka karineyle ‎zikredildiğine ve bu karine sebebiyle teşbih düşüncesinin ‎akla gelmediğine dair ikinci olarak suret lafzını örnek ‎gösteriyor. Suret lafzı; ağız, burun, göz gibi cisimlerin belli ‎bir düzen içinde tertiplendiği özel bir cisim manasına ‎gelebildiği gibi başka manalara da gelebilmektedir. Bu ‎sebeple hadiste Allah-u Teâlâ hakkında “‎صُورَة‎ (suret)” ‎lafzı geçtiğinde tenzih ve takdisi bilen bir kişi, bu suretten ‎kastedilenin ağız, burun, göz gibi şeylerle tertiplenmiş bir ‎cisim olduğunu asla düşünmez, Allah’ı bundan tenzih ‎eder ve mutlaka Allah’a layık bir manası olduğuna inanır. ‎Eğer karineden o layık olan manayı anlarsa lafzın ‎manasını verir, anlamazsa da kesin olarak inanır ki bu ‎lafızdan mutlaka Allah’a layık bir mana kastedilmiştir. ‎

 2 
 : 12 Ocak 2019, 00:21:33 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM‎: ‎

BU İLİMLE ALAKALI DİĞER MESELELER VE FAYDALI KONULAR

Birinci Fasıl: ‎


‎“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in ihtiyacı olmadığı halde konuştuğunda avamın ‎teşbih olarak anlayacağı bu lafızları kullanmasının sebebi neydi? O, bu lafızların teşbihe sevk ‎ettiğini, avamı Allah-u Teâlâ’nın zatı ve sıfatları hakkında batıl inanca sürükleyip yanlışa ‎düşüreceğini bilmiyor muydu? Haşa! Bunun nebilik makamında bulunan Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’e gizli kalması asla düşünülemez. Yoksa Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem bütün bunları bildiği halde cahil olan kimselerin cehaletine, sapkın olan kimselerin ‎sapkınlıklarına aldırış etmedi mi? Haşa! Bu önceki vasıflardan daha uzak ve daha çirkindir. ‎
Zira Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hakkın üzerindeki örtüyü kaldırarak onu açıklayıcı ‎olarak gönderilmiştir. Yoksa manası anlaşılmayacak, kafaları karıştıracak sözleri söylemek ‎için gönderilmemiştir. Bazı kimseler, bu sözlerin kalplerinde uyandırdığı müşkiller sebebiyle, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hakkında kötü düşünmeye ve “Şayet o nebi olsaydı ‎mutlaka Allah’ı tanırdı ve eğer Allah’ı tanısaydı, O’nun zatı ve sıfatları hakkında imkânsız ‎olan şeylerle O’nu vasıflandırmazdı.” demeye başladılar. Bir başka taife de bu lafızların ‎zahirine meylettiler ve “Şayet bu sözleri zahiri manalarına göre anlamak hak olmasaydı ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bunları bu şekilde mutlak olarak söylemezdi. Bunların ‎yerine başka sözler kullanırdı ya da bu sözlerle birlikte yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıracak ‎karineler zikrederdi.” dediler. Bu büyük şüphenin çözüm yolu nedir?” denirse buna şöyle ‎cevap verilir: ‎
Bu şüphe, basiret ehlinin yanında zaten çözüme kavuşmuştur. Şöyle ki: ‎
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bütün bu kelimeleri bir araya toplayıp da bir defada ‎söylemiş değildir. Bu lafızları ancak müşebbiheden olan kimseler bir araya toplamıştır. Biz ‎daha önce bu lafızların bir araya toplanmalarının, teşbih olarak anlaşılmalarında ne kadar ‎etkili olduğunu açıklamıştık. Hâlbuki bunlar ayrı ayrı zikredildiğinde bu kadar etkili olmazlar. ‎Bunlar, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bütün ömrü boyunca farklı vakit ve ayrı ‎yerlerde söylediği sözlerdir. Şayet Kur’an ve mütevatir haberlerde geçen lafızlarla yetinilirse ‎bunların birkaç kelimeden ibaret olduğu anlaşılır. Sahih haberlerde geçenler bunlara ‎eklenirse yine de az olduğu görülür. Fakat kendisine itibar edilmesi ve delil olarak alınması ‎caiz olmayan şaz ve zayıf rivayetlerden dolayı bu lafızlar oldukça çoğalmıştır. Sonra ‎mütevatir olarak bize ulaşan haberlerin adil olan kimselerden nakledildiği sahih olsa bile ‎bunlar birkaç kelimeden ibarettir. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu kelimelerden ‎hiçbirini, yanında teşbih şüphesini kaldıracak bir karine ve işaret olmaksızın zikretmemiştir. ‎Onunla beraber bulunan ve bu sözlerine şahit olanlar, bunlardan karine ve işaretleri açık bir ‎şekilde kavradılar. Fakat lafızlar, karinelerden ayrı olarak tek başına zikredilirse o zaman ‎teşbih düşüncesi ortaya çıkar. ‎
Teşbih şüphesini ortadan kaldıran en büyük karine; bu lafızları duymadan önce Allah-u ‎Teâlâ’nın bunların zahiri manasından münezzeh ve yüce olduğunu bilmektir. Kişi önceden ‎Allah-u Teâlâ’nın mahlukata benzemekten yüce ve münezzeh olduğunu kesin olarak bilirse ‎bu bilgisi onun nefsinde gizlenmiş, sarsılmaz bir azıktır; her duyduğu şeyi buna arz eder. ‎Böylece duyduğu lafızlardaki teşbih düşüncesi tamamen ortadan kalkar ve bu konuda asla ‎şüpheye düşmez. Birkaç misal ile bu daha iyi anlaşılacaktır.‎

Birinci misal: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Kâbe’yi “Beytullah (Allah’ın evi)” olarak ‎isimlendirmiştir. ‎
Bu söz mutlak olarak söylenirse bunu duyan çocuk ve akıl seviyesi bakımından ona yakın ‎olan kimseler, Kâbe’nin Allah-u Teâlâ’nın kaldığı yer olduğunu zannederler. Fakat avamların ‎Allah-u Teâlâ’nın gökte olduğuna ve arşın üzerine istikrar ettiğine dair inançları, onlardan ‎Kâbe’nin Allah’ın evi olduğu düşüncesini yok eder ve Allah-u Teâlâ’nın bundan münezzeh ‎olduğundan asla şüphe etmezler. Şayet onlara: “Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, duyan ‎kişinin aklına Kâbe’nin Allah’ın kaldığı yer olduğu düşüncesini getiren bu sözü neden mutlak ‎olarak söyledi?” denirse hiç tereddüt etmeden hepsi şöyle der: “Bu sözden Kâbe’nin Allah’ın ‎kaldığı yer olduğunu zannetmek, ancak çocukların ve ahmakların yapacağı şeydir.”  Allah’ın ‎arşa istikrar ettiğini devamlı duyan bir kimse “Allah’ın evi” lafzını duyduğunda bundan ‎kastın, Allah’ın kaldığı yer olmadığından asla şüphe etmez. Bilakis bedihi olarak bilir ki bu ‎izafetten ya o evi yüceltmek kastedilmiştir ya da Allah-u Teâlâ başka bir mana istemiştir. ‎
Avamın, Allah-u Teâlâ’nın arşın üzerinde olduğu inancı, Kâbe’nin Allah’ın kaldığı yer ‎olmadığı hususunda kesin ilmi ifade eden bir karinedir. Bu karine vesilesiyle avam, ‎Kâbe’nin Allah’ın kaldığı yer olduğunu asla kabul etmez. Kâbe’nin Allah’ın kaldığı yer olduğu ‎düşüncesine ancak daha önce bu inanca sahip olmayan kimse kapılır. ‎
Aynı şekilde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bu sözlerle kendilerine hitap ettiği ‎kimseler; daha önce takdis ilmine sahip olan, Allah-u Teâlâ’nın mahluka benzediği inancını ‎reddeden, cisimden ve ona tabi olan şeylerden Allah-u Teâlâ’yı tenzih eden kimselerdir. Bu ‎karine, kat’i bir şekilde Kâbe’nin Allah’ın kaldığı yer olduğu düşüncesini yok eder ve bu ‎konuda hiçbir şüphe bırakmaz. Fakat bu tenzihi sağladıktan sonra bazıları bu sözden ne ‎kastedildiği konusunda tereddüde düşüp kesin hüküm veremeyebilir, ancak şuna kesin ‎olarak inanır ki bu sözden mutlaka Allah’a layık olan bir mana kastedilmiştir. ‎

Açıklama: ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, burada Allah-u Teâlâ hakkındaki müteşabih nasların ‎sayısının Kur’an ve sünnette çok az olduğunu, bunların farklı yerlerde ve mutlaka teşbih ‎düşüncesini uzaklaştıran bir karineyle birlikte zikredildiğini bildirmektedir. Dolayısıyla aklı ‎başında olup sözü anlayan bir kimse, bu müteşabih sözleri karineyle birlikte okuduğunda ‎asla teşbihe düşmez. Ayrıca İmam Gazali her Müslümanın daha İslam’a girmeden Allah ‎hakkında bilmesi gereken, bilmeden Allah’ı tanımış sayılmayacağı bir şeyden bahsediyor. Bu ‎ise Allah-u Teâlâ’nın hiçbir konuda hiçbir mahluka benzemediğini, cisimden ve cisimle ilgili ‎her şeyden münezzeh olduğunu kesin olarak bilmektir. İşte bu temel olan akide, her ‎muvahhidde vardır. Dolayısıyla bir muvahhid Allah-u Teâlâ hakkındaki müteşabih nasları ‎okuduğunda onda sabit olan bu kesin karine ile asla teşbihe düşmez. Bu duruma ancak bu ‎temel akideye sahip olmayan ya da dar akıllı kişiler düşer. ‎
Sonra İmam Gazali rahmetullahi aleyh bu temel kaide daha net anlaşılsın diye örnekler ‎veriyor. Verdiği ilk örnek, naslarda Kâbe için zikredilen “Allah’ın evi” sözüdür. Bir muvahhid ‎‎-avam olsa da- bu sözü duyduğunda hiçbir zaman aklına Kâbe’nin Allah’ın oturduğu bir ev ‎olduğu düşüncesi gelmez. Çünkü daha önce açıkladığımız tenzih ve takdis inancı, onun ‎aklına ve kalbine kesin olarak yerleşmiştir. Dolayısıyla bu sözü duyduğu zaman asla bu ‎tenzih ve takdisi bozacak bir düşünceye kapılmaz. Ya bu sözün Kâbe’yi yüceltmek için Allah’a ‎izafe edildiğini düşünür ya da Allah’ın istediği ve O’na layık olan başka bir manası vardır ‎diye düşünür; asla ve asla Kâbe’nin Allah’ın oturduğu bir ev olduğunu düşünmez çünkü ‎Allah’ın yerden münezzeh olduğunu çok iyi bilir.‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh Kâbe örneğini anlatırken kitabında yanlış anlaşılabilecek ‎birtakım ihtimalli sözler geçmiştir. Bunlar: “‎لَكِنَّ الْعوامَ الَّذِينَ اعْتَقَدُوا أَنَّهُ فِي السَّمَاءِ ‏‎ : Fakat ‎avamların Allah-u Teâlâ’nın gökte olduğuna” ve “‎وَأَنَّ اسْتِقْرارَهُ عَلَى الْعَرْشِ‎ : ve arşın üzerine ‎istikrar ettiğine dair inançları” sözleridir.‎
İmam Gazali’nin akidesini bilen bir kişi, onun “‎فِي السَّمَاءِ ‏‎ : gökte” derken Allah’a asla bir yer ‎isnat etmediğini ve Allah’ı yerden tenzih ettiğini bilir. İmam Gazali’nin gerek diğer ‎kitaplarında ortaya koyduğu akide gerekse bu kitabında ortaya koyduğu akide buna apaçık ‎bir delildir. İmam Gazali burada “‎فِي السَّمَاءِ ‏‎ : gökte” sözünü naslarda geçtiği gibi ve uluv ‎manasında kullanmıştır. Allah’ın uluv sıfatına haiz olduğunu zaten hiçbir Müslüman inkâr ‎etmez. ‎
Buna, İmam Gazali rahmetullahi aleyh’in bu kitabında söylediği şu sözleri örnek ‎gösterebiliriz: ‎
‎“Göğe istiva, arşa istiva sözüne gelince, "istiva" lafzı "fevk" lafzı gibi iki manayla sınırlı ‎değildir. Eğer lafzın üç manası olur ve bunlardan biri batıl olup diğer ikisi Allah hakkında ‎caiz ise bu iki caiz olan manadan birini seçmek zan ve ihtimalle olur, kesin doğru denilemez. ‎Bundan dolayı bu gibi durumlarda bir mana seçerek tevil yapmamak gerekir.” (s. 127)‎
Bu söze göre İmam Gazali;‎
Birincisi:
Göğün ya da arşın Allah’ın yeri olduğu inancını reddediyor. Çünkü lafzın zahiri ‎manasının Allah hakkında batıl olduğuna, dolayısıyla bu mananın kastedilmediğine ‎inanmanın gerekliliğinden bahsedip bu lafza herhangi bir mana da tayin edilemeyeceğinden ‎söz etmektedir. ‎
İkincisi: İstiva lafzının zahiri manasını kabul etmiyor. Bu lafzın Allah hakkında hem batıl ‎olan manası hem de caiz olan manaları olduğunu, bu sebeple bir mana tayin ‎edilemeyeceğini söyleyerek zahiri manayı kabul etmediğini ortaya koymaktadır.‎
Üçüncüsü: İstiva lafzıyla ilgili tevili kabul etmiyor. Çünkü bu lafzın birden fazla manası ‎olduğunu ve Allah’ın hangi manayı kastettiği kesin olarak bilinemeyeceği için bir mana ‎tercih etmenin doğru olmayacağını söylemektedir.‎
Bu aynı zamanda istivayı istikrar olarak kabul etmediğine de açık bir delildir. ‎
‎“‎اسْتِقْرارَهُ عَلَى الْعَرْشِ‎ : arşın üzerine istikrar etmesi” sözüne gelince, İmam Gazali bu sözü ‎asla arşa yerleşme manasında kullanmamıştır. Çünkü yerleşmek, karar kılmak mahluka, ‎cisme ait olan özelliklerdir. Ve İmam Gazali rahmetullahi aleyh Allah’ı böyle şeylerden tenzih ‎eder. İmam Gazali’nin kitabında zikredilen istikrar kelimesiyle kastedilen istivadır çünkü ‎nasta geçen söz “‎اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ‎ : arşa istiva etti” sözüdür. Bundan anlaşılmaktadır ki ‎burada bir tahrifat söz konusu olmuş, “istiva” yerine “istikrar” yazılmıştır. Dolayısıyla hiç ‎kimse bu sözleri delil alıp da “İşte, İmam Gazali de Allah’ın yerinin sema olduğunu ‎söylüyor.” diyerek sevinmesin. Âlimin inancı hakkında bir şey söylenirken birçok kitabında ‎defalarca kez zikrettiği açık sözleri bırakarak kitabında geçen tek bir kelimeye sarılmak, ‎hakkı isteyen bir kişinin tutumu değildir. ‎
Evet, bazı naslarda Allah-u Teâlâ hakkında “‎فِي السَّمَاءِ ‏‎ : gökte” sözü geçmektedir. Fakat ‎‎“‎اسْتِقْرارَهُ عَلَى الْعَرْشِ‎ : arşa istikrar etmesi” sözü ne Kur’an’da ne de sünnette geçmektedir, ‎Kur’an ve sünnette geçen; “‎اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ‎ : arşa istiva etti” sözüdür. Dolayısıyla İmam ‎Gazali’nin kullandığı söz, “‎اسْتَوَاءَهُ عَلَى الْعَرْشِ‎” sözüdür. Zaten bu kitabın başından sonuna kadar ‎İmam Gazali’nin ısrarla üzerinde durduğu bir mesele; naslarda geçen kelimelerin hiçbir ‎şekilde değiştirilmemesi, olduğu gibi okunmasının gerekliliğidir. Örneğin, avama vacip olan ‎görevleri sayarken imsak görevi içerisinde “Kaçınılması gereken üçüncü husus: Tasrif ‎etmek” başlığı altında şunları söylemiştir:‎
‎“Lafızda tasrif etmenin manası şöyledir: Kur’an-ı Kerim'de “‎اِسْتَوَى عَلَى العَرْشِ‎ (Allah ‎arşa istiva etti)” sözü geçtiğinde, "‎اِسْتَوَى‎ (istevâ: istiva etti)" lafzını “‎مُسْتَوٍ‎ (mustevin: istiva ‎eden)”, “‎يَسْتَوِي‎ (yestevî: istiva ediyor)” şeklinde tasrif etmemek gerekir. Çünkü “‎مُسْتَوٍ عَلَى ‏الْعَرْشِ‎ (mustevin ala’l-arş: Allah arşa‏ ‏istiva edendir)‎‏”‏‎ sözü, "arşa karar kılma" manasına ‎‎"‎اِسْتَوَى‎ (istevâ: istiva etti)" lafzından daha yakındır. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎
 ‎اللّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ﴾١٢﴿‏‎ 
‎“Allah; gökleri, gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükseltmiş ve sonra ‎arşa istiva etmiştir.” ‎(el-Ra’d: 2) ‎
‎"Sonra arşa istiva etmiştir." sözünün yerine "O, arşa istiva edendir." denildiğinde bu ‎söz "arşa karar kılma" manasına "arşa istiva etmiştir" sözünden daha yakındır. Aynı, Allah'ın ‎şöyle buyurduğu gibi: ‎
 ‎هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَميعاً ثُمَّ اسْتَوٰى اِلَى السَّمَاءِ ‎‏﴾٢٩﴿‏
‎ “O (Allah) ki; yeryüzünde ne var ne yok hepsini sizler için yarattı. Sonra (zatına ‎lâyık bir şekilde) göğe istiva etti...” (el-Bakara: 29) ‎
‎"Göğe istiva etti." sözü yerine "O, göğe istiva edendir." denildiğinde, "karar kılma" ‎manasına daha çok yaklaşılır. Hâlbuki bu iki ayette "‎اِسْتَوَى‎ (istevâ: istiva etti)" lafzı ‎geçmektedir. Bu lafız bu şekilde kullanıldığında istiva fiili olmuş ve bitmiştir ama "‎مُسْتَوٍ‎ ‎‎(mustevin: istiva eden)" denildiği zaman istiva hâlâ devam etmektedir manası anlaşılır yani ‎arşa karar kılma manası daha yakındır. Fakat "‎اِسْتَوَى‎ (istevâ: istiva etti)" lafzı kullanıldığında ‎halkına yönelmiş ya da bu istivayla sahip olduğu mülkünü tedbir etmiştir. Buna göre ‎kullanılan kelimenin tasrifi değiştirilince delalet ve ihtimalleri de değiştirilmiş olur. Bu ‎sebeple manaları artırmaktan nasıl uzak duruluyorsa lafzı tasrif etmekten de öyle uzak ‎durmak gerekir. Çünkü lafız tasrif edildiğinde ya manada artırma olur ya da eksiltme olur.” ‎‎(s.129-130)‎

Ayrıca İmam Gazali daha kitaba başlarken Allah-u Teâlâ hakkında istikrar ve benzerlerini ‎reddetmiştir. Şöyle ki: ‎
‎“Ey kardeşim! Allah seni hakka ulaştırsın! Bana, Allah-u Teâlâ hakkında Kur’an ve ‎sünnette geçen; ilimden uzak kıt akıllı kişilere, Haşeviye’den olan cahillere ve sapıklara ‎teşbihi çağrıştıran bazı haberlerin manası hakkında sordun. O cahil kimseler, bu haberlerin ‎zahiri manasına inanarak Allah ve sıfatları hakkında imkânsız olan, Allah'ın tenzih edilmesi ‎gereken (O’na layık olmayan) ‎صُورَة‎ (suret), ‎يَد‎ (yed: el), ‎قَدَم‎ (kadem: ayak), ‎النُّزُول‎ (nüzul: ‎inme), bir yerden bir yere intikal etme, arşın üzerine oturma, ‎الإِسْتِقْرَار‎ (istikrar: karar kılma) ‎ve buna benzer şeyleri Allah’a nispet ettiler ve bu inancın, selefin inancı olduğunu iddia ‎ettiler.” (s.9)‎
Buna göre “‎اسْتِقْرارَهُ عَلَى الْعَرْشِ‎ : arşın üzerine istikrar etmesi” sözünün İmam Gazali’nin ‎kitabına sokuşturma olduğu, bizzat bu kitapta geçen sözlerle açıkça ispat edilmiştir.‎


 3 
 : 11 Ocak 2019, 00:08:15 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
İKİNCİ BÖLÜM:‎

SELEFİN MEZHEBİNİN ‎HAK OLDUĞUNA DAİR DELİLLER

Selefi salihinin mezhebinin hak olduğunu ispat eden deliller iki kısımdır: ‎
‎1-
Akla dayalı olan akli deliller
‎2- Sem’i (işitme yoluyla öğrenilen) deliller

Birinci Delil: Akli deliller kendi arasında iki kısma ayrılır: ‎
a)
Külli akli deliller ‎
b) Tafsili akli deliller
Şimdi bunları açıklayalım…‎

‎1) Külli akli deliller: Selefin mezhebinin hak olduğunu ispat eden külli akli deliller, akıl ‎sahibi olan herkesin kabullendiği dört aslın kabul edilmesiyle bilinir: ‎
Birinci asıl: Kulların hangi hallerinin onları ahirette güzel bir hayata ulaştıracağını en iyi ‎bilen kişi, hiç şüphesiz Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’dir. Ahirette kişiye faydalı veya ‎zararlı olacak şeyleri, doktorun bazı şeylerin faydalı veya zararlı olduğunu tecrübeyle bilmesi ‎gibi tecrübe ile bilmek mümkün değildir. Zira tecrübeye dayalı olan ilimlerin öğrenilmesi için ‎o şeye tekrar tekrar şahid olmaktan başka bir yol yoktur. Âlemden kim ahirete gitmiş de ‎oradaki faydalı veya zararlı şeylere şahid olarak dönüp bunu insanlara bildirmiştir? ‎
Ahirette kişiye fayda ve zarar verecek şeyleri akli kıyaslarla bilmek mümkün değildir. ‎Çünkü akıllar bu şeyleri idrak etmede yetersizdir. Bütün akıl sahipleri ölümden sonra olacak ‎şeylere akıl yoluyla ulaşılamayacağını kabul etmektedir. Günahlardan dolayı ahirette nasıl ‎azaba uğranacağını ve itaatten dolayı ahirette nasıl menfaat elde edileceğini hiçbir akıl ‎söyleyemez, özellikle de şeriatın anlattığı gibi tafsili bir şekilde anlatamaz. Bütün akıllar ‎idrak etmiştir ki bu şeyler tafsilatlı olarak ancak nübüvvetin nuruyla idrak edilir. Nübüvvetin ‎nuru ise aklın ötesinde bir kuvvettir. Bu kuvvetle geçmişteki ve gelecekteki gaybi şeyler ile ‎birçok şey idrak edilir ve bu, akla dayalı sebeplerle olmaz. Tecrübeli, ileri görüşlü ve üstün ‎akıllı kişiler, bütün evliya ve âlimler, ilimde derinleşenler, nübüvvetin nurundan ilim almaya ‎özen gösteren ve nübüvvetin kuvvetinden başka bütün kuvvetlerin bu konuda aciz ‎olduğunu itiraf edenler, söylediğim bu şeyleri ittifakla kabul etmektedirler.‎

İkinci asıl: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Allah’ın kendisine vahyettiği, kulların ‎dünya ve ahireti için faydalarına olan her şeyi onlara anlatmış, bu konuda hiçbir şeyi ‎gizlememiştir. Zaten bunun için ve bundan dolayı âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. ‎Bakmaya ve düşünmeye gerek olmayan zaruri ilimlerle ve Rasulullah’ın halleriyle ilgili ‎bilinen karinelerle sabit olmuştur ki Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem dünyadayken halkı ‎ıslah etmek için çok hırslı ve gayretli bir şekilde elinden geleni yapmış ve isteyerek, ‎sevinerek, azimle onlara dünya ve ahirette faydalı olan her yolu göstermiştir. Bundan dolayı ‎halkı cennete ve yaratıcının rızasına ulaştıracak bildiği her şeyi onlara öğretip yapmalarını ‎emretmiş ve teşvik etmiştir. Aynı şekilde cehenneme ve Allah’ın gazabına yaklaştıracak her ‎amelden de onları sakındırmış, uyarmış ve nehyetmiştir. Hem ilim hem de amel ‎bakımından bunların hepsini göstermiştir. ‎

Üçüncü asıl: İnsanlar arasında Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in sözlerini en iyi ‎anlayan, ince manalarını en iyi bilen ve sırlarını idrak edenler, hiç şüphesiz vahiy indiğinde ‎ona şahid olanlar ile onlarla beraber olan ve sohbet edenlerdir (yani sahabelerdir). Onlar ‎öyle kimselerdir ki Allah-u Teâlâ’dan gelen vahyi anlamak ve inen kelamın manalarını idrak ‎etmek için gece gündüz Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ile beraber olup bütün güçlerini ‎buna harcamışlardır. Bunu, öncelikle öğrendikleri şeylerle amel etmek, yani öğrendiklerini ‎pratikte uygulamak, sonra da kendilerinden sonraki nesle nakletmek için yapmışlardır. ‎Onlar gelen vahyi duymak, anlamak, ezberlemek ve yaymak suretiyle Allah-u Teâlâ’ya ‎yaklaşacaklarını bilirler. Dolayısıyla bu amelleri asla terk etmezler. O neslin bir diğer özelliği ‎ise onların; Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in, tebliğ ettiği vahyi dinlemesi, anlaması, ‎ezberlemesi ve uygulaması bakımından kendilerini teşvik ettiği kimseler olmasıdır. Bir ‎hadisi şerifte Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştu: ‎
‎“Allah-u Teâlâ benim sözümü duyup da onu iyice anlayan ve sonra duyduğu ‎gibi başkasına nakleden Müslümanın yüzünü aydınlatsın.”(‎51)
Onların durumu böyleyken; yani inen vahyi duymak, anlamak ve öğrenmek hususunda ‎bu derece gayretli iken nasıl olur da Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem kendisine gelen vahyi ‎onlardan gizlemekle itham edilebilir? Bu, nübüvvetin prensibine layık değildir. Yine ‎‎(vasıfları zikredilen) bu büyük sahabeler vahyi öğrenip onunla amel etme konusunda bu ‎derece hırslı iken Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in sözünü ve maksadını anladıktan ‎sonra bunu gizleyip de başkalarına anlatmamakla hiç itham edilebilirler mi veya ‎öğrendikleri ilme yüz çevirip ona aykırı amel etmekle itham edilebilirler mi? Öğrendikleri ‎şeyleri insanlara anlattıkları halde, mükellef olduklarını bildikleri ve söyledikleri halde buna ‎muhalif amel yaptıkları hiç düşünebilir mi? Elbette aklı olan hiç kimse bu gibi şeyleri kabul ‎etmez. ‎

Dördüncü asıl: Sahabeler yaşadıkları asırda ve ömürleri boyunca halkı, Kur’an ve ‎sünnette Allah hakkında zikredilen ve zahiri teşbihi çağrıştıran müteşabih ayetlerin ‎manalarını araştırmaya, tefsir ya da tevil etmeye davet etmediler. Bu gibi şeyleri kendileri ‎de yapmadılar. Bilakis bu gibi şeylere (müteşabih ayetlerin manasını araştırmaya, tefsir veya ‎tevil etmeye) yeltenenleri, bu gibi şeylerin manası hakkında soran ya da bunları halk ‎arasında konuşanları şiddetli bir şekilde mübalağalı olarak nehyettiler. İleride onların bu ‎tavırlarına dair örnekler zikredeceğiz. ‎
Eğer Kur’an ve sünnette Allah hakkında zikredilen ve zahiri teşbihi çağrıştıran müteşabih ‎ayetlerin manasını araştırma, hakkında yorum yapma veya tefsir etme dinden olsaydı ya da ‎Allah’ın hükümlerini idrak etme olup dinde ilim sayılsaydı mutlaka sahabeler bunu yapmak ‎için gece gündüz uğraşırlar ve çocukları ile hanımlarını buna teşvik ederlerdi. Aynı şekilde ‎bu ilmin temellerini koymak ve kaidelerini şerh etmek için bütün güçlerini seferber ederler; ‎miras hükümlerini ve kaidelerini tesis etmek için uğraştıklarından daha fazla uğraşırlardı. ‎
Sahabe-i kiramın bu gibi ayetler konusundaki tavrını bu şekilde anlattıktan sonra bu dört ‎asılda sahabenin söylediğinin hak olduğunu ve onların takındıkları tavrın takınılması ‎gereken tavır olduğunu anlarız. Özellikle de Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem sahabelerin ‎yolunu övmüşken onlara daha da çok tabi olmamız gerekir.‎
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı ‎benimle aynı asırda yaşayanlardır. Sonra onların ardından gelenler, sonra da ‎onların ardından gelenlerdir.”(‎52)‎
Başka bir hadiste: “Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacaktır. Onlardan ‎sadece bir fırka kurtuluşa erecektir.” buyurdu. Onların kim olduğu kendisine ‎sorulduğunda: “Onlar, ehlisünnet ve’l-cemaat’tir (sünnet ve cemaat ehli olanlardır).” ‎buyurmuş, yine ehlisünnet ve’l-cemaat’in kim olduğu sorulduğunda ise: “Benim ve ‎sahabelerimin şimdi üzerinde bulunduğu yolda olanlardır.”(‎53) buyurmuştur. ‎

‎2) Tafsili akli deliller: Daha önce selefin mezhebinin hak olduğunu ve bu mezhebin ‎gereğinin, zahiri teşbihi çağrıştıran haberler konusunda anlattığımız yedi vazifeyi yerine ‎getirmek olduğunu söyledik. Her vazifeyle beraber delilini de zikrettik. Bu deliller haktır, ‎bunlara kim muhalefet edebilir ki? Birinci sözümüzde avamın Allah’ı teşbihten ve cisimlere ‎benzemekten takdis etmesi gerekli olduğunu söyledik. Bu sözümüze mi muhalefet ediliyor? ‎Yoksa ikinci sözümüz olan; Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in söylediğine onun kastettiği ‎mana üzere iman ve tasdik edilmesi gerektiği sözümüze mi muhalefet ediliyor? Veya ‎üçüncü sözümüz olan; bu manaların hakikatini idrak etme konusunda avamın acziyetini ‎itiraf etmesinin gerekli olduğu sözümüze mi muhalefet ediliyor? Ya da dördüncü sözümüz ‎olan; kendi gücünün yetmediği meselelere girmemesi ve bu konuda susması gerektiği ‎sözümüze mi? Ya da beşinci sözümüz olan; artırmak, eksiltmek, (farklı siyaklarda zikredilen ‎müteşabih sözleri bir araya) toplamak ya da (müteşabih lafzı siyakından) ayırmak suretiyle ‎lafızların zahirinin değiştirilmemesi gerektiği ve dilini bu konuda tutması gerektiği ‎sözümüze mi muhalefet ediliyor? Altıncı sözümüzde avamın, acziyetinden dolayı kalbini ‎bunları düşünmekten alıkoyması gerektiğini söyledik. Çünkü onlara “Yaratıcıyı düşünmeyin, ‎yaratılanları düşünün.” denilmiştir. Buna mı muhalefet ediliyor? Yedinci sözümüzde ‎avamın, bilmekten aciz olduğu bu konularda nebi, evliya ve ilimde derinleşmiş olan marifet ‎ehline teslim olması gerektiğini söyledik. Yoksa bu sözümüze mi muhalefet ediliyor? Bütün ‎bunlar yedi vazifenin açıklaması ve delilleridir. Bunları sadece âlimler ve üstün akıl sahipleri ‎değil, hak ile batılı ayırt eden hiç kimse red veya inkâr etmez. İşte bunlar akli delillerdir. ‎

İkinci Delil: Zahiri teşbihi çağrıştıran sıfatlarla ilgili selefi salihinin mezhebinin hak ‎olduğuna dair sem’i delile gelince, şöyle deriz: Selefi salihinin mezhebinin hak olduğunun ‎delili, onun zıddının bidat olmasıdır. Bidat ise kötülenmiş ve sapıklıktır. Avam olan kişilerin ‎tevile dalması âlimlere göre kötülenmiş olan bidattir. Bunun zıddı ise tevil yapmayıp ‎susmaktır. Bu ise kötülenmiş bidatin zıddı olduğu için övülmüş olan sünnettir. Buna göre üç ‎asıl vardır: ‎
Birinci asıl: Kur’an veya sünnette zahiri teşbihi çağrıştıran lafızlar hakkında araştırma ‎yapmak ve soru sormak bidattir.‎
İkinci asıl: Her bidat kötülenmiştir. ‎
Üçüncü asıl: Bidat kötülendiğine göre bidatin zıddı, övülmüş olan sünnettir. ‎
Bu asıllar hakkında ihtilafa girmek mümkün değildir. Bu asıllar konusunda ihtilaf ‎edilmeyip bunlara teslim olunduğuna göre hak olan mezhep selefi salihinin mezhebidir.‎
‎“Açık olduğundan dolayı üçüncü aslı kabul ettiği halde her bidatin kötülenmiş olduğunu ‎reddeden, avamın zahirini teşbih olarak anladığı lafızlar hakkında araştırma yapmanın ve ‎soru sormanın bidat olduğunu da kabul etmeyen ve bu iki asıl hususunda çekişen kimseye ‎nasıl cevap verirsiniz?” denirse şöyle dersin: ‎
İkinci asıl olan her bidatin kötülenmiş olduğunun delili; bütün ümmetin, bidatin ‎kötü olduğu hususunda ittifak etmeleri ve bidat çıkaranlara karşı sert davranıp bidat bilinen ‎şeyleri değiştirmek için uğraşmalarıdır. Bunlar şeriattan zaruri olarak anlaşılan şeylerdir ve ‎zanni meselelere girmez. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bidati kötülediği, kat’i ilmi ‎ifade eden rivayetlerin toplanmasıyla mütevatir olarak sabittir. Velev ki bu rivayetlerin her ‎biri zan hükmünde olsa bile. Örneğin; Ali radıyAllahu anh’ın kahramanlığı, Hatem’in ‎cömertliği, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in Aişe radıyAllahu anhâ’ya olan sevgisi ve ‎bunun gibi şeyler. Bu gibi haberler kat’i bir şekilde ahad haberlerle bilinse bile bu ahad ‎haberleri o kadar çoktur ki bunları nakleden ravilerin yalan üzerinde birleşmelerine imkân ‎yoktur. Velev ki bu haberler mütevatir olmayan ahad haberler olsun. Bu, Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen şu hadislere benzer:‎
‎“Benim sünnetime ve hidayet bulmuş raşid halifelerimin sünnetine sımsıkı ‎sarılın. Benden sonra dinde yeni çıkarılan şeylerden sakının. Muhakkak ki ‎sonradan çıkarılan her şey bidattir, her bidat sapıklıktır, her sapıklık ise ‎ateştedir.”(‎54)‎
‎“(Sünnete) Tabi olun ve bidatçi olmayın. Çünkü sizden önceki kavimler, ancak ‎dinlerinde yeni şeyler çıkarıp nebilerinin sünnetini terk ettiklerinde ve kendi ‎görüşlerine tabi oldukları için sapmışlardır. Öyle ki hem kendileri saptılar hem ‎de başkalarını saptırdılar.”(‎55)‎
‎“Bidat sahibi öldüğü zaman İslam’da bir fetih kapısı açılır.”(‎56)
‎“Kim bidatçi olan kimseyi onu yüceltmek için ziyaret ederse İslam’ı yıkmak ‎için ona yardım etmiş olur.”(‎57)‎
‎“Kim Allah için bidatçi kimseden yüz çevirirse Allah-u Teâlâ onun kalbini ‎mutmainlik ve iman ile doldurur. Kim de bidatçi kimseye sert davranıp onu ‎kovarsa Allah-u Teâlâ onun derecesini yüz derece yükseltir. Kim de bidatçi ‎kimseye selam verir, onu güler yüzle veya onu sevindirecek bir haberle ‎karşılarsa Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem’e inen dini hafife almış olur.”(‎58)‎
‎“Şüphesiz ki Allah bidatçi olan kimsenin orucunu, namazını, zekâtını, haccını, ‎umresini, cihadını, herhangi bir iyi amelini ve şahitliğini kabul etmez. O, okun ‎yaydan çıkması veya hamurdan kılın çekilmesi gibi İslam’dan çıkar.”(‎59)‎
Bu ve buna benzer sınırlandırılamayacak kadar çok olan hadisler zaruri bir ilimle bütün ‎bidatlerin kötülendiğini apaçık bir şekilde ifade eder. ‎
‎"Bidatin kötülenmiş bir şey olduğunu kabul ettik. Fakat birinci aslın -ki buna bidat ‎diyorsunuz- delili nedir? Bidat yeni olan her şeyden ibarettir. O halde İmam Şafiî ‎rahmetullahi aleyh teravih namazı cemaatle kılındığı zaman –ki teravih namazını cemaatle ‎kılmak bidattir- neden “Bu güzel bir bidattir.” dedi? Ayrıca fıkıh âlimleri, fıkıh ilmiyle ilgili ‎teferruatlara girmiş ve o teferruatlı meseleler hakkında münazaralar yapmıştır. Bu konuda ‎karşı tarafın delilini çürütme, fasit olduğunu ortaya koyma, yeni ıstılahlar kullanma ve ‎benzeri tartışma metotları; bunların hepsi yeni şeylerdir, hiçbiri sahabe zamanında yoktu. ‎Bu da gösteriyor ki her bidat kötülenmiş bidat değildir; kötülenmiş bidat ancak sabit olan bir ‎sünneti kaldıran bidattir. Ve biz, söylediğimiz şeyin sabit olan bir sünneti kaldırdığını kabul ‎etmiyoruz. Fakat elbette bu, yeni olan bir şeydir. Sahabeler bununla uğraşmadılar; çünkü ya ‎bundan daha önemli bir şeyle meşgul idiler ya da onların asrında kalpler şüphelere, ‎tereddütlere karşı sağlam idi, dolayısıyla bu gibi şeylere ihtiyaçları olmadı. Onlardan sonraki ‎asırda yaşayan âlimler ise bu gibi meselelere girmeye ihtiyaç duydular. Çünkü onların ‎zamanında heva ve heveslere tabi olma, sabit sünnete muhalif olan bidatler çıkarma ‎yayıldığından, bunları iptal edip bu bidatleri çıkaranları susturmak ve onlara inananları ‎caydırmak için bu gibi metotlara ihtiyaçları oldu.” denilirse buna şöyle cevap verilir: ‎
‎“Kötülenmiş bidat, sabit olan sünneti kaldıran bidattir.” sözünüz, doğru ve hak olan bir ‎sözdür. Bu; yani avamın zahirini teşbih olarak anladığı müteşabih haberler hakkında soru ‎sormak ve araştırma yapmak da sabit olan sünneti kaldıran bir bidattir. Şöyle ki: Sahabenin ‎sünneti; bu gibi meselelere girenleri engellemek, müteşabih haberler hakkında soru ‎soranları azarlamak, bu meselelerin kapısını açanları engelleme ve tedip etme hususunda ‎mübalağalı olarak sert bir tavır göstermektir. Avamı bu gibi meselelere sokmak, ‎sahabelerden gelen mütevatir rivayetlere muhaliftir. Sahabelerin bu meselelere giren ve ‎soru soranları engelleyip onlara karşı sert tavır takınması, tabiinin onlardan rivayet ettiği ‎mütevatir nakillerle sahih olarak sabit olmuştur. Elbette selefi salihinin sireti, şeksiz ‎şüphesiz huccettir. Bu, onların miras meselelerinde teferruata girip birbirleriyle istişare ‎etmelerinin ve fıkhî meselelerde böyle yaptıklarının mütevatir haberle sabit olması gibidir. ‎Bu haberler ahad ile sabit olsa da birkaç yoldan geldikleri için bu yolların toplanması ‎şüpheye mahal bırakmamıştır. ‎
Örneğin; bir kişi Ömer ibni el-Hattab’a iki müteşabih ayet hakkında sorduğunda Ömer ‎radıyAllahu anh onu (kastını anladığı için) kendi sopasıyla dövdü. Bu, Ömer hakkında haberi ‎ahad ile gelen bir rivayettir. ‎
Aynı şekilde bir kişi Ömer radıyAllahu anh’a: “Kur’an mahluk mudur, değil midir?” diye ‎sordu. Ömer radıyAllahu anh bu soruya hayret etti ve adamın elinden tutup onu Ali radıyAllahu ‎anh’a götürdü. Sonra Ömer, Ali’ye şöyle dedi: ‎
‎“Ey Eba Hasan! Bu adamın ne dediğini dinle?” Ali ona şöyle dedi: ‎
‎“Ey mu’minlerin emiri, ne diyor?” Adam: ‎
‎“Ben ona, Kur’an mahluk mudur değil midir diye sordum.” dedi. Ali radıyAllahu anh soru ‎karşısında donup kaldı; susup başını eğdi ve belli bir süre sonra başını kaldırıp şöyle dedi: ‎
‎“Bu gibi meseleler hakkında ahir zamanda çok olaylar olacak. O zaman geldiğinde ben ‎senin bulunduğun mevkide olursam ve biri bana böyle bir soru sorarsa onun kellesini ‎alırım.” Bu hadisi Ahmed ibni Hanbel, Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir.‎
Ali radıyAllahu anh bu sözü Ömer ve Ebu Hureyre radıyAllahu anhum’un huzurunda söyledi ‎fakat ne o ikisi ne de bu sözün kendisine ulaştığı bir sahabe ona karşı hiçbir şey ‎söylemediler. Ali radıyAllahu anh bu soruyu dini bir mesele hakkında sorulan soru olarak ‎görmedi veya Allah’ın kelamının hükmünü öğrenmek ya da Rasulullah’ın doğru olduğunu ‎gösteren bir mucize olan Kur’an’ın sıfatını öğrenmek için sorulan bir soru olarak da görmedi. ‎Şayet soru bu amaçla sorulmuş olsaydı soru sorana bu kadar sert bir tavır takınmazdı. ‎
İşte, Ali radıyAllahu anh’ın ferasetini dikkatle düşün! Bu meseleler hakkında soru sormanın ‎fitne kapısını çalmak olduğunu ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği ahir ‎zamanda yayılacak olan fitnenin zamanı olduğunu anlayıp “O zaman geldiğinde ben senin ‎bulunduğun mevkide olursam ve biri bana böyle bir soru sorarsa onun kellesini alırım.” ‎diyerek nasıl da böylesine şiddetli bir hüküm verdi? İşte bu üstün şahsiyetler vahye ve onun ‎inişine şahit oldular. Dinin hakikat ve sırlarına vakıf oldular. Onlardan Ömer radıyAllahu anh ‎hakkında Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, “Ben rasul olarak gönderilmeseydim ‎Ömer gönderilirdi.” Ali radıyAllahu anh hakkında ise, “Ben ilim şehriyim. Ali ise bu ‎şehrin kapısıdır.” buyurmuştur. ‎
Onlar (radıyAllahu anhum) bu gibi soruları soran kimseleri bundan şiddetle sakındırıyor ve ‎azarlıyorlardı. Fakat onlardan sonra gelip de kelam ve cedelleşmeyi seven ve “Allah için ‎Uhud Dağı kadar altın infak etseler de onların harcadığı mud veya mudun yarısı ‎kadar bile sevap alamayacak olan” kimseler bu soruyu kabul etmenin ve bunu ‎cevaplandırmak için bu konulara dalıp bu kapıyı açmanın doğru ve hak olduğunu iddia ‎ettiler. Bunu doğru ve hak olarak kabul etmek, Ömer ve Ali radıyAllahu anhum’un hatalı ‎olduğunu söylemek demektir.‎
Heyhat! Melekleri demircilerle mukayese eden ve batıl cedelleşmeye dalanları selef olan ‎raşid imamlara tercih eden kişi haktan ne kadar da uzaktır! ‎
Bütün bu açıklamalardan, avamın zahirini teşbih olarak anladığı müteşabih haberler ‎hakkında soru sorma ve araştırma yapmanın selefin sünnetine muhalif olduğu kesin bir ‎şekilde anlaşılmış oldu. Bu, fakihlerin fıkıh ilminde teferruat ve tafsilata girmesine asla ‎benzemez. Fıkıh ilminde teferruat ve tafsilata girenleri azarladıklarına dair sahabelerden ‎nakil yapılmamıştır. Aksine bu hususta derine daldıklarına dair nakiller vardır. Fakat kelam ‎âlimlerinin ortaya koyduğu cedelleşme ilmine gelince, bunun kötülenmiş bir bidat olduğu ‎ilim ehli nezdinde sabittir. Bunun kötülendiğine dair açıklamaları İhyâ kitabının ‎‎“Kavâidu’l-Akâid” bölümünde zikrettik. ‎
Onların birbirleriyle münazara etmelerine gelince, bundan kastedilen şeriatın alındığı ve ‎dini hükümlerin idrak edildiği şeyleri araştırma konusunda yardımlaşmaları ise bu, selefin ‎sünnetidir. Sahabeler (radıyAllahu anhum) fıkhi meselelerde birbirleriyle istişare ediyor ve ‎münazarada bulunuyorlardı. Dedenin mirası, koca veya babanın yanında olan annenin ‎mirası ve bunlara benzer diğer meselelerde münazara ve istişarede bulunduklarına dair ‎nakiller bunun açık örneğidir. ‎
Evet, sahih olan maksatlarını açıklamak için fakihlerin yeni lafız ve ibareleri ortaya ‎koymalarında bir sakınca yoktur. Bilakis bunları hakiki manada veya istiare olarak ‎kullananlar için mübahtır. Şayet onların bu yeni lafız ve ibarelerden kastı, kötülenmiş olan ‎görüş sahiplerini hiçbir şey öğretmeksizin sadece susturmak veya öğüt vermeksizin sadece ‎onları kötülemek ise, bu bidat olup nakledilen sünnete muhaliftir. ‎

‎Açıklama: ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh müteşabih ayetlerle ilgili avama vacip olan görevleri geniş ‎bir şekilde örneklerle açıklayıp bunun, selefi salihinin mezhebi olduğunu belirttikten, hak ‎mezhebin de selefi salihinin mezhebi olduğunu söyledikten sonra bunu delillerle ispat ‎etmeye başlamıştır. İşte bu bab, selefi salihinin mezhebinin hak mezhep olduğunu ispat ‎etme babıdır. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh bu konudaki delillerin akli ve sem’i olmak üzere iki türlü ‎olduğunu, akli delillerin de kendi içerisinde külli ve tafsili olarak iki kısma ayrıldığını ‎bildirdikten sonra akli delilin külli olan kısmını anlatmaya başlıyor ve selefi salihinin hak ‎mezhep olduğunun akli külli delilinin akıl sahibi herkes tarafından kabul edilen şu dört asılla ‎bilindiğini ifade ediyor:‎
Birinci asıl: Kullara dünya ve ahirette faydalı olacak şeyleri yaratılmışlar arasında en iyi ‎bilen şüphesiz Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’dir. Çünkü o, aklın ulaşamayacağı şeylere ‎vahiyle ulaşmıştır. Dolayısıyla Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in bilgisi, aklın bilgisinden ‎öte olan, nebilik ile elde ettiği bir bilgidir. İşte bu bilgiyle insanların dünya ve ahiretteki ‎menfaatlerini en iyi bilenin Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem olduğu, akıl sahibi herkes ‎tarafından kabul edilen bir gerçektir. ‎
İkincisi asıl: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem, insanlara dünya ve ahirette faydalı olan ‎her şeyi anlatmış, hiçbir şeyi gizlememiştir; onlara her türlü hayrı emretmiş ve her türlü ‎şerri yasaklamıştır. ‎
Üçüncü asıl: Kur’an ayetlerinin ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in sözlerini en iyi ‎bilen; vahyin inişini müşahede eden, o dönemde hazır bulunan sahabelerdir. Onlar vahyin ‎kimin hakkında, ne şekilde, hangi manada indiğini en iyi bilenlerdir; çünkü onlar daima ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ile beraberdiler. Vahyi ve Rasulullah’ın sözlerini ‎anlamanın ve onlarla amel etmenin ibadet olup Allah’a yaklaştırdığını bilmekte idiler. ‎Dolayısıyla bunları bilmek, anlamak ve bunlarla amel etmek konusunda yarış halindeydiler. ‎Bununla da kalmayarak Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’den öğrendiklerini, hiçbir şeyi ‎eksiltmeden en güzel şekilde anlatıp yaymışlardı.‎
Dördüncü asıl: Sahabeler hayatlarının hiçbir döneminde, insanlara müteşabih nasları ‎tefsir ve tevil etmeye ya da manalarını araştırmaya davet etmemiş, bilakis böyle yapmayı ‎yasaklayıp bunun, karşı çıkılacak bir bidat olduğunu söylemişlerdir. Müteşabih naslar ‎hakkında araştırma yapma, mana verme ya da tefsir etmenin dinden olduğunu bilseydiler ‎elbette onu yapmaya ilk koşanlar sahabeler olurdu, diğer dini hükümlerde yaptıkları gibi.‎
İşte bu dört asıl ile selefi salihinin mezhebinin doğru mezhep olduğu açıkça anlaşılmış ‎olur. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, selefi salihinin mezhebinin hak olduğuna dair akli tafsili ‎delilin ise, müteşabih naslar konusunda avama vacip olan yedi görevin hak olduğuna dair ‎sunulan deliller olduğunu bildirmektedir. Çünkü bu görevlerin hak olduğuna dair sunulan ‎delillerin doğruluğuna, aklı başında olan hiç kimse muhalefet etmez. Daha açık söylemek ‎gerekirse birinci vazife olan, avamın Allah’ı cisme benzemekten tenzih ve takdis etmesinin ‎gerekliliğine kim muhalefet edebilir? İkinci vazife olan, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in ‎sözüne onun kastettiği mana üzere iman etmenin gerekliliğini kim reddedebilir? Üçüncü ‎vazife olan, müteşabih nasların gerçek manasını idrak etme konusunda avamın acziyetini ‎itiraf etmesinin gerekli olduğuna kim karşı çıkabilir? Dördüncü vazife olan, avamın gücünü ‎aşan meselelere girmemesi ve bu gibi meselelerde susması gerektiğini hangi akıl sahibi ‎kabul etmez? Beşinci vazife olan, avamın müteşabih lafızlar üzerinde artırma veya eksiltme ‎yapmaması, farklı yerlerde zikredilmiş müteşabih lafızları bir araya toplamaması ya da ‎müteşabih lafzı birlikte zikredildiği kelimelerden ayırmaması, böylece lafız üzerinde ‎herhangi bir değişiklik yapmayıp olduğu gibi bırakmasının gerekli olduğuna kim muhalefet ‎edebilir? Altıncı vazife olan, acziyeti sebebiyle avamın müteşabih nasların manaları ‎konusunda düşünmekten kendini engellemesi gerektiğine kim karşı gelebilir? Yedinci vazife ‎olan, avamın müteşabih naslarla ilgili bilmekten aciz olduğu konularda nebi, veli kul ya da ‎ilimde derinleşmiş olan âlimlere teslim olması gerektiğini kim inkâr edebilir? ‎
İşte bu anlatılanlarla selefi salihinin mezhebinin hak mezhep olduğu, akli tafsili deliller ‎yoluyla ispat edilmiş oldu. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, selefi salihinin mezhebinin hak olduğuna dair sem’i delili ‎şöyle açıklıyor: Selefi salihinin mezhebine zıt olan şeyin bidat olması, selefin mezhebinin hak ‎olduğunun delilidir. Avamın, müteşabih nasların teviline dalmasının bidat olması ile bidatin ‎kötülenmesi ve sapıklık olarak addedilmesi, bunun zıddının övülmüş olan sünnet olduğunu ‎gösterir. Bunun ispatı ise şu üç asıldır:‎
Birincisi: Kur’an veya sünnette zahiri teşbihi andıran naslar hakkında araştırma yapmak ‎ve soru sormak bidattir.‎
İkincisi: Her bidat kötülenmiştir. ‎
Üçüncüsü: Bidat kötülendiğine göre onun zıddı, övülmüş olan sünnettir. ‎
İşte bunlar, hiç kimsenin karşı çıkamayacağı asıllardır. Böylelikle selefi salihinin ‎mezhebinin hak olduğu ortaya çıkmış olur.‎
Bu açıklamalardan sonra İmam Gazali, gelmesi muhtemel şöyle bir soru soruyor: “Her ‎bidatin kötülenmiş olduğunu ya da müteşabih naslar hakkında araştırma, tevil veya tefsir ‎yapmanın bidat olduğunu kabul etmeyen olabilir. Yani kişi, üçüncü aslı kabul etse de birinci ‎ve ikinci aslı kabul etmeyebilir. Böyle bir kişi hakkında ne dersiniz?”‎
İmam Gazali bu soruya şöyle cevap veriyor: “Bidatin ve bidatçinin kötülenmiş olduğu ve ‎bunun şeriat ile bilindiği hususunda bütün ümmet ittifak etmiştir. Bidatin kötülendiğine dair ‎tevatür ilme ulaşmış olan haberler bulunmaktadır. Bu haberler her ne kadar haberi ahad ‎yoluyla gelmiş olsa da hepsi birden manayı tevatür ilme ulaştırır. Yani bidatin kötülendiği, ‎manevi mütevatir olan haberler ile sabittir.” ‎
Akabinde İmam Gazali bahsettiği bu hadislerden bazılarını zikretmektedir. Zikrettiği bu ‎deliller, bidatin kötülenmiş bir şey olduğunu ispat etmektedir.‎
Eğer karşı taraf: “Bidatin kötülenmiş olduğunu kabul ettik. Fakat müteşabih naslar ‎üzerine araştırmanın, tefsir ve tevil etmenin bidat olduğunun, dolayısıyla kötülendiğinin ‎delili nedir? Çünkü bidat, yeni olmuş olan şeydir. Teravih namazını cemaatle kılmak, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında yoktu; Ömer radıyAllahu anh zamanında ‎olmuştur ve bu, iyi bir bidat sayılmıştır. Ayrıca âlimler, dini daha rahat anlatmak için ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında olmayan yeni öğretme ve tartışma metotları ‎icat ediyor ve kimse bunların kötü bir bidat olduğunu söylemiyor. Dolayısıyla kötü olan bidat, ‎ancak sahih sünneti kaldıran bidattir, yoksa her bidat değildir. Ve biz, müteşabih naslar ‎hakkında tefsir, tevil, araştırma yapmanın sünneti kaldıran bir amel olduğunu kabul ‎etmiyoruz.” diyecek olursa İmam Gazali rahmetullahi aleyh’in bu itiraza cevabı şöyledir: ‎
‎“Kötü olan bidatin, sahih olan sünneti kaldıran bidat olduğu konusunda doğru ‎söylüyorsunuz. Fakat müteşabih naslar hakkında araştırmak, derine girmek, tefsir ve tevil ‎etmek de eski bir sünneti kaldırır; dolayısıyla kötü olan bidattir. Zira sahabenin sünneti, bu ‎gibi naslar hakkında araştırma yapmamak ve araştırma yapan, derine giren, soru soran ‎kişileri azarlamaktır. Hatta bu azarlama, çok şiddetli ve sert bir şekilde yapılırdı. Dolayısıyla ‎bu, sahabelerin sünneti olmuştur. Şayet avamlar bu gibi naslar hakkında araştırma, tevil ‎veya tefsir etme yoluna girerlerse tevatür haberlerle sabit olan sahabenin sünnetine ‎muhalefet etmiş olurlar; dolayısıyla bu, kötü bir bidattir.”‎
Sonrasında İmam Gazali, sahabelerin bu gibi müteşabih naslar hakkında araştıran ve ‎soru soran kimselere karşı takındıkları tavra, Ömer radıyAllahu anh’dan gelen rivayeti örnek ‎gösteriyor. Böylece selefi salihinin mezhebinin hak mezhep olduğunu, hem akli hem de ‎nakli yoldan ispat etmiş olmaktadır. ‎


‎(‎51) Ahmed, 4157; Tirmizi, 2657; İbni Mace, 232, İbni Ebi ‎Hatim, 1/1/9; Ebu Ya’la, 5126, 5296; İbni Hibban, 69; Beyhaki, ‎Marifet, 1/3; el-Râmehürmüzi, Muhaddisu’l-Fâsıl, 6, 7; el-Halili, ‎İrşad, 2/699; İbni Abdilberr, Câmiu Beyani’l-İlm, 1/40; el-Hatib, ‎el-Muvaddah, 2/294.‎
‎(‎52) Buhari, 2509; Müslim, 6635.‎
‎(‎53) İmam Ahmed, İbni Ebi el-Dünya, Ebu Davud, Tirmizi, İbni ‎Hibban, Hâkim rivayet etti ve sahih dediler.‎
‎(‎54) Ebu Davud; Tirmizi rivayet etti ve “hasen-sahih” dedi.‎
‎(‎55) Bu hadis değildir. Bu, Şa’bî’nin sözüdür. İbni Abdilberr, el-‎Câmi’, 2/1050, 2026. Bak: el-İ’tisâm, 1/172‎
‎(‎56) Hatib (4/159) ve Deylemi (1/1/151-152) Ebu Bekir el-‎Temmar’dan tahriç etmiştir. Suyuti bu hadisi “Zeylu’l-‎Ehâdîsi’l-Mevdû’a” kitabında Hatib’den iki yolla rivayet etti, ‎sonra şöyle dedi: İbni el-Cevzi bu hadisi “Zayıf Hadisler” ‎kitabında tahriç etti ve şöyle dedi: Bu hadis İmran el-Kattan’dan ‎iki yolla rivayet edilir. Yahya şöyle dedi: “İmran el-Kattan hiçbir ‎şey değildir.” Nesei, “Hadisi zayıftır.” dedi. Amr ibni Merzuk ise ‎‎“Yahya ibni Said onu kuvvetli bir ravi saymıyordu.” dedi.‎
‎(‎57) Taberani, Müsned el-Şâmiine; Taberani, el-Mu’cemu’l-‎Kebir; Cem’ul-Cuyûş ve’l-Desâkir alâ ibni Asakir; Ebu Nuaym, ‎Hulyetu’l-Evliya. Bu hadisin senedi iyidir.‎
‎(‎58) İbni el-Neccar.‎
‎(‎59) İbni Mace.‎


 4 
 : 06 Ocak 2019, 21:56:04 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame
‎بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيم‎

Cumade’l Evvel ayının hilali, 29 ‎Rabiulahir ‎‎1440 ‎‎(Miladi: ‎‎6 ‎Ocak ‎‎2019) ‎tarihinde ‎dünyanın ‎çeşitli ‎bölgelerinde ‎bulunan ‎Müslümanlar ‎tarafından gözlenmiş fakat ‎görülmemiştir. ‎
‎Bu sebeple Rebiulahir ayı otuza tamamlanacak, hicri ‎‎1440 ‎Cumade’l ‎Evvel ayına miladi 8 ‎Ocak ‎‎2019 ‎Salı ‎günü ‎başlanacaktır.‎



 5 
 : 04 Ocak 2019, 14:54:35 
Başlatan أبو مريم - Son mesaj Gönderen: Haq Yayınları
Türkçe tercüme basılmış kitapların her yeni baskılarında düzenlemeler yapılmaktadır. Bu düzenlemeler; kelime hataları, cümle bozuklukları olabildiği gibi mütercim, yazarın da bilgisi dahilinde bazen motamot (kelime kelime) ifadelerle değil, okuyanların daha iyi anlayabilmesi için mana üzerinde durarak tercüme yapmaktadır. Neticesinde de okuyucuların yayınlanan eserlerden daha fazla anlama ve istifade edebilmesi amaçlanmaktadır.

 6 
 : 04 Ocak 2019, 00:16:34 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
Yedinci Görev: İlim ehline teslim olmak‎

Avam olan kimsenin, kendisine gizli olan bu müteşabih ‎lafızların gerçek mana ve sırlarının Rasulullah sallAllahu ‎aleyhi ve sellem’e, Ebu Bekir el-Sıddık’a, sahabelerin ‎büyüklerine, evliyalara ve ilimde derinleşmiş olan âlimlere ‎gizli olmadığına inanması gerekir. Bununla birlikte ‎bunların ilminin kendisine gizli kalmasının sebebi, kendi ‎acziyetinden ve bilgisinin yetmemesinden dolayıdır. Bu ‎sebeple kendisini başkalarıyla mukayese etmemelidir. Zira ‎melekler demirciyle kıyaslanmaz. Yoksul yaşlı kadınların ‎sandığında bir şey bulunmuyorsa bu, kralların ‎hazinelerinde de olmamasını gerektirmez. Allah-u Teâlâ ‎insanları farklı farklı yaratmıştır, tıpkı madenler gibi. Altın, ‎gümüş ve diğer mücevherler gibi insanlar da değişiktirler. ‎Bu mücevherler her ne kadar maden olmaları yönüyle ‎aynı olsalar da aralarındaki şekil, renk, özellik ve değer ‎farklılıklarını görmez misin? Aynı şekilde kalpler de bilgi ‎cevherlerinin madenidirler. Bazıları nübüvvet, velayet, ‎ilim, Allah-u Teâlâ’yı bilme madenidirler; bazıları hayvani ‎şehvetlerin ve şeytani ahlakların madenidirler.‎
İnsanların meslek ve sanatlarda olan farklılıklarını ‎görürsün. Bir kimse işindeki el becerisi ve sanatındaki ‎ustalığıyla öyle şeyler yapabilir ki diğer bir kimse bütün ‎ömrünü o işi öğrenmekle geçirse bile, bırakın onun ustalık ‎zamanında yaptığını yapmayı, ilk zamanlarında yaptığını ‎dahi yapamaz. İşte Allah-u Teâlâ’yı bilmek de böyledir. ‎Yine insanlar korkaklık ve acizlik bakımından da çeşit ‎çeşittir. Bazıları sahilde olduğu halde birbirine çarparak ‎kıyıya vuran deniz dalgalarına bakmaya bile dayanamaz, ‎korkar. Bazıları da buna bakar fakat sahilde, suyun içinde ‎ayakları üzerinde dursa bile yüzmeye güç yetiremez. ‎Bazıları da bunu yapar fakat yüzmesine güvenerek ‎ayaklarını yerden kaldırmaz. Bazıları da kıyıya yakın olan ‎yerlerde yüzebilir fakat denizin dalgalı ve boğulma ‎tehlikesi olan kısımlarında yüzemez. Yine bazıları böyle ‎yerlerde yüzer fakat değerli mücevherlerin bulunduğu ‎derin denizlere dalamaz. İşte marifet denizi ve insanların ‎bu denizdeki farklılıkları da böyledir. Aynı şekilde diğer ‎meselelerdeki farklılıklar da böyledir.‎
‎“Arif olanlar (Allah’ı çok iyi bilenler), Allah’ın ‎marifetinin kemalini kuşatmışlardır, öyle ki hiçbir şey ‎onlara gizli değildir.” denirse şöyle cevap veririz: ‎
Heyhat! Buna ulaşılması imkânsızdır. “El-Maksadi’l-‎Esnâ Fi Maani Esmâillâhi’l-Husnâ” kitabında kesin ‎delillerle açıkladığımız üzere, Allah’ı tam manasıyla bilen ‎O’nun dışında hiçbir varlık yoktur. Mahlukların marifetleri ‎ne kadar genişlerse genişlesin, ilimleri ne kadar artarsa ‎artsın, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın ilmiyle mukayese ‎edildiğinde “onlara ilimden ancak az bir kısım verildiği” ‎anlaşılmış olur. Fakat bilinmesi gerekir ki Hadratu’l-‎İlahiyye, varlıkta olan her şeyi ihata etmiştir; çünkü ‎varlıkta sadece Allah ve O’nun fiilleri mevcuttur. Her şey, ‎Hadratu’l-İlahiyyeye aittir. Şuna benzer; askeri bölgedeki ‎bütün vilayetlerin komutanları ve askerler, hatta bekçiler ‎bile Hadratu’l-Sultaniyyeye tabidir. Sen Hadratu’l-‎İlahiyyeyi ancak Hadratu’l-Sultaniyye örnek verilerek ‎anlayabilirsin. ‎
Bil ki varlıkta ne varsa hepsi Hadratu’l-İlahiyyeye aittir. ‎Fakat sultanın mülkünde kendisine özel bir sarayı ve bu ‎sarayın da misafirleri karşılamak için geniş bir salonu ‎vardır. Bu geniş salonun dışında bir bölge vardır ki ‎sultanın raiyeleri (ona tabi olan halk) burada ‎toplanmaktadır ve onların bu bölgeyi geçmelerine, hatta ‎salonun kenarına bile yaklaşmalarına izin verilmez. Sonra ‎bazı has olan kişilerin bu bölgeyi geçip salona girmelerine ‎ve sultana olan yakınlık ya da uzaklıklarına göre salonda ‎oturmalarına izin verilir. Sultanın özel sarayına ise belki ‎de sadece vezir girebilir. Sultan, mülküyle ilgili sırlardan ‎dilediğini vezirine bildirir, bazı sırları ise kendisine has ‎kılıp hiç kimseye bildirmez. ‎
Halkın Hadratu’l-İlahiyyeye olan yakınlık veya ‎uzaklığının derecesini de bu misale göre anla. İşte ‎salonun kapısı dışında olan bu bölge, bütün avamların ‎durdurulduğu ve geçmelerine izin verilmediği yerdir. Eğer ‎bu bölgeyi geçmeye çalışırlarsa azarlanmayı ve cezayı hak ‎ederler. Fakat arifler (Allah’ı çok iyi bilenler) bu bölgeyi ‎geçip Hadratu’l-İlahiyyeye olan yakınlık ya da uzaklık ‎mertebelerine göre salonda dolaşmaktadırlar. Onlar ‎avamın geçemediği bölgeyi geçseler ve salona girseler de ‎aralarında elbette mertebe farklılıkları bulunmaktadır.
Bir de bu salonun tam ortasında “Hazîratu’l-Kuds” ‎vardır. Burası ariflerin ayaklarını basamayacağı kadar ‎yüce, bakan kimselerin bakışlarının ulaşamayacağı kadar ‎yüksektir. Büyük veya küçük olsun her kim bu yüce ‎makama bakmaya kalkışırsa dehşet ve hayretten dolayı ‎hemen gözleri kapanır ve hüsrana uğramış olarak ‎gözlerini başka tarafa çevirir. ‎
Buraya kadar anlatılan görevler, her avamın tafsilatlı ‎olarak bilmese de mücmel olarak iman etmesi vacip olan ‎şeylerdir. Bu, sorduğun müteşabih haberler hakkında ‎avamın yerine getirmesi gereken yedi görevdir. İşte bu ‎yedi görev selefin mezhebidir. Şimdi selefin mezhebinin ‎hak olduğuna dair delilleri açıklayalım. ‎

Açıklama: ‎
Kur’an ayetlerinin muhkem ve müteşabih olarak ikiye ‎ayrıldığını bildiren Âli İmran: 7 ayetinin وَمَا يَعْلَمُ ‏تَأْوِيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ ‏يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ kısmında, ‎durak yerinin“ ‎اِلَّا اللّٰهُ‎ (sadece Allah)” sözünden sonra ‎mı olduğu yoksa “‎وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ‎ (ilimde ‎derinleşenler)” sözünden sonra mı olduğu konusunda ‎âlimler ihtilaf etmişlerdir. ‎
Bazı âlimlere göre durak yeri, “ ‎وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ‎ (ilimde ‎derinleşenler)” sözünden sonradır. Buna göre ayetin ‎manası şöyle olur: Müteşabih ayetlerin gerçek ‎manasını Allah ve ilimde derinleşenler bilir. Onlar, ‎şöyle derler: “Biz bunlara (müteşabih ayetlere) iman ‎ettik, (muhkem ve müteşabih ayetlerin) hepsi ‎Rabbimizin katından indirilmiştir.”‎
Bazı âlimlere göre ise durak yeri, “ ‎اِلَّا اللّٰهُ‎ (sadece Allah)” ‎sözünden sonradır. Zira eğer ilimde derinleşenler, Allah ‎lafzına atfedilmek istenseydi “ ‎يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ‎  (‘İman ettik.’ ‎derler)” sözünün vav atıf harfi ile (‎وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ‎ şeklinde) ‎söylenmesi gerekirdi. Ayrıca ayette, müteşabihin tevilini ‎isteyen kimseler kötülenmiştir; ilimde derinleşenler ‎müteşabih ayetlerin tevilini (manasını) biliyorlarsa ‎kötülenmek bir yana, övülmüşlerdir, bu ise birbirine ‎zıttır.(‎50) Buna göre ayetin manası şöyledir: Müteşabih ‎ayetlerin gerçek manasını yalnız Allah bilir ve ‎ilimde derinleşenler şöyle derler: “Biz bunlara ‎‎(müteşabih ayetlere) iman ettik, (muhkem ve ‎müteşabih ayetlerin) hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir.”‎
İmam Gazali birinci görüşü tercih ettiği yani durağı, ‎‎“ilimde derinleşenler” sözünden sonra kabul ettiği için ‎bazı müteşabih ayetlerin manasını sadece Allah bilse de ‎bazılarının manasını nebi, veli, sahabe gibi birtakım ‎kimselerin de bileceğine inanmaktadır. Buna göre, ‎avamın bu müteşabih ayetlerin manasını kendisi ‎bilmediğinde, rasul dâhil hiç kimse bilemez şeklinde bir ‎düşünceye kapılmaması gerekir. ‎
Ardından İmam Gazali meseleyi açıklamak için ‎misaller vererek madenler gibi insanların da akıl, yetenek, ‎seviye bakımından farklı olduklarını söyleyip bazı ‎müteşabih ayetlerin manalarını büyük âlimlerin, büyük ‎sahabelerin, velilerin bilebildiğini ifade etmektedir. ‎
Sonra başka bir misal vererek insanların yüzme ‎becerisi ve denizdeki durumlarının farklı olması gibi ilim ‎ve anlayış bakımından da mertebeli olduklarını ‎söylemektedir. Böylece herkes kendi mertebesini ve ‎haddini bilsin, bundan öteye geçmesin; başkalarının ‎haddini de inkâr etmesin. Haddini aşan kişi ise ‎azarlanmalıdır. ‎
İmam Gazali her ne kadar müteşabih ayetlerin ‎manasını rasullerin, âlimlerin, velilerin bilebileceğini ‎söylese de onların her şeyi bileceklerini söylemiyor, bilakis ‎bazı şeyleri bilemeyeceklerini ve bu şeylerin ilminin ‎sadece Allah’a ait olduğunu ifade ediyor. Ayrıca Allah’ın ‎mahiyetini (gerçeğini) ve O’nun sıfatlarının mahiyetini ‎sadece Allah bilir, mahlukattan hiç kimsenin Allah’ın ‎zatının ve sıfatlarının mahiyetini idrak etmesi ‎düşünülemez. Bu konuda bütün Müslümanların icmaı ‎vardır. ‎
İmam Gazali müteşabih naslar konusunda avama farz ‎olan bu yedi görevi açıkladıktan ve bunları yerine ‎getirmesinin avama vacip olduğunu bildirdikten sonra bu ‎sayılanların selefi salihinin mezhebi olduğunu belirtip ‎selefi salihinin mezhebinin hak olan mezhep olduğunu ‎delillendirmeye geçmektedir. ‎



(50) Bak. İbni Kudame, Ravdatu’l-Nâzır ve Cennetu’l-Munâzır.‎

 7 
 : 03 Ocak 2019, 00:33:02 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎

‎“Evet, sahabeler kelam âlimlerinin yaptıkları gibi yapmadılar. Bunun sebebi, buna ihtiyaç ‎duymamalarıdır. Çünkü bidatler onların devrinden sonra yayıldı. Bundan dolayı ‎müteahhirin âlimleri, kelam âlimlerinin delillerine ve takip ettikleri yola daha fazla ihtiyaç ‎duymaya başladı. Kelam ilmi ise bidat hastalığına tutulmuş olanlara ilaç verme, onları ‎iyileştirme ilmidir. Sahabelerin devrinde bidat hastalığı azdı; bundan dolayı sahabeler, ‎iyileştirme yollarının hepsine önem vermediler.” denilirse buna iki şekilde cevap verilir: ‎
Birincisi: Sahabeler miras ile alakalı meselelerde sadece vuku bulan olayın hükmünü ‎açıklamakla yetinmeyip aksine yıllar geçse bile, belki benzeri gerçekleşmeyecek meseleleri ‎dahi ihtimal dâhilinde görüp hükümlerini açıkladılar. Onlar bu konularda derine inmede ve ‎daha olay gerçekleşmeden hükmünü açıklamada bir zararın vuku bulmayacağını ‎bildiklerinden dolayı, gerçekleşmesini imkân dâhilinde gördükleri meselelerin ilmini, daha o ‎mesele vuku bulmadan önce tasnif edip düzenlediler. Bidatleri ortadan kaldırıp nefislerden ‎uzaklaştırmak miras meselesinden daha önemli bir mesele olduğu halde bu konuda, olay ‎vuku bulmadan önce farz edip hükmünü beyan etmeyi meslek haline getirmediler. Çünkü ‎onlar bu meselelere dalmanın zararının, menfaatinden daha fazla olduğunu çok iyi ‎biliyorlardı. Eğer onlar bu meselelere dalmamaları gerektiği konusunda uyarılmayıp bunun ‎haram olduğunu anlamış olmasalardı bu meseleye dalmaktan bir an bile geri durmazlardı. ‎
İkincisi: Sahabeler, Yahudi ve Hristiyanlarla girdikleri tartışmalarda Rasulullah sallAllahu ‎aleyhi ve sellem’in nübüvvetini ispat etmek, yeniden dirilişi inkâr edenlere dirilişin var ‎olduğunu ispatlamak için başka delillere ihtiyaçları olduğu halde, akidenin temellerini ‎oluşturan Kur’an delillerine ilave yapmadılar. Onlar bu delillerle ikna olanları Müslüman ‎olarak kabul ediyor, ikna olmayanlara ise savaş açıyorlardı. Kur’an delillerini açıkladıktan ‎sonra ikna olmayan kimselere karşı kılıç ve mızrağa başvuruyorlardı. Onlar zor olan yollara ‎başvurup akli kıyaslar yaparak mukaddimeler ve tartışma yolları tertip etmek için bu ‎tartışma yollarının metot ve yöntemlerini kendilerine kolaylaştırma çabasına girmediler. ‎Bütün bunların fitne uyandırma, akılları karıştırmanın ana kaynağı olduğunu bildikleri için ‎bunlardan uzak duruyorlardı. Kur’an delilleriyle ikna olmayan kişiye sadece kılıç ve mızrak ‎haddini bildirir. Zira Allah-u Teâlâ’nın apaçık beyanından başka bir beyana ihtiyaç yoktur. ‎
İnsaflı davranmamız gerekirse şu durumu göz ardı edemeyiz: Hastalık arttıkça tedavi ‎için kullanılacak ilaçlara duyulan ihtiyaç da daha çok artar. Nübüvvet asrından uzaklaştıkça ‎problemler ve şüpheler elbette artmıştır. Bunun ilacı ise iki yolla olur: ‎
Birincisi: Akli delillerle açıklama yoludur. Bu yolla hasta olan üç kişiden biri ıslah olsa da ‎kalan iki kişi ıslah olmaz. Islah olan kişi zeki olan kişidir, ıslah olmayanlar ise zeki olmayan ‎kişilerdir. Ve insanların geneline baktığımızda çoğu zeki değildir, zeki olanlar ise azdır. Buna ‎göre sayısı çok olanlara önem vermek daha evladır. Dolayısıyla bu yol her zaman için uygun ‎bir yol değildir.  ‎
İkincisi: Selefin yoludur. Bu, sıfatla ilgili müteşabih (zahiren teşbihi çağrıştıran) haberler ‎hakkında yorum yapmayıp susmak ve manasını Allah’a havale etmektir. Buna uymayan ‎kişiye sopa, kırbaç ya da kılıç kullanılır. Bu metotla her ne kadar az sayıda kişi ikna olmasa ‎da insanların çoğu ikna olur. ‎
Bu yolun ikna edici olduğunun delili: Kâfirlerden esir alınıp da köle ve cariye ‎edinilen kimselerin, öncesinde kılıçların gölgesi altında Müslüman olduklarını görürsün. ‎Sonra girdikleri bu dine bir süre zoraki devam ederler, zamanla zoraki kabul ettikleri İslam’ı ‎isteyerek kabul etmeye başlarlar. Başlangıçta riya ve şüphe ile inandıkları şey, onlarda kesin ‎ve şüphesiz bir inanca dönüşür. Bunun sebebi; İslam dinine bağlı olanlarla haşir neşir olup ‎onları görmeleri, onlarla iç içe olup yakınlık kurmaları, Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’i ‎duymaları, salih kişileri görüp onlarla ilgili haberleri dinlemeleri ve bu cinsten olan diğer ‎şeyler onların tabiatlarına, cedelleşme ya da akli delil sunma yolundan daha uygundur. ‎Zikredilen bu iki ilaçtan biri, bir kavme uygun olup diğerine uygun olmadığına göre ‎çoğunluğa uygun olan ilacı tercih etmek gerekir (bu ise ikinci ilaçtır). Ruhu’l-Kudüs ile ‎desteklenen, diğer kulların bilmediği ilahi sırlara vakıf olan; bilen ve gören tarafından ‎kulların gizledikleri şeyler kendisine vahyedilen birinci doktor Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem ile onun zamanında yaşayanlar elbette en doğru olanı ve en sağlıklı ilacı daha iyi ‎bilirler. Bundan dolayı onların yolunu takip etmek elbette daha evladır. ‎

Açıklama:
İmam Gazali rahmetullahi aleyh, kelam âlimlerinin sundukları delillerin herkes için faydalı ‎olmayıp çoğu kimseler için zararlı olabileceğini, avamın sahabelerin yolunu takip etmesi ‎gerektiğini belirttikten sonra gelebilecek şöyle bir itirazdan bahsediyor: “Sahabeler kelam ‎ilmiyle uğraşmadılar, çünkü zamanlarında bidatler yaygın değildi; dolayısıyla bu bidatleri ‎yok etmek için kelam ilmine ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat onlardan sonra bidatler çoğaldı ve ‎kelam ilmine ihtiyaç doğdu; kelam ise zaten hastalık ve bidatlere ilaç olan bir ilimdir. ‎Sahabeler, kendi zamanlarında bidat hastalıkları olmadığı için bu bidat hastalıklarını ‎iyileştiren kelam ilmine önem vermediler.” ‎
İmam Gazali buna şu iki şekilde cevap verilebileceğini söylüyor:‎
Birincisi:
Sahabeler, sadece zamanlarında vuku bulmuş miras hükümlerinin tespitiyle ‎yetinmediler; mirasla ilgili henüz vuku bulmamış, muhtemel vakıaları düşünerek onlara da ‎cevap aradılar ve bununla ilgili kitaplar yazdılar. Çünkü henüz olmamış ve ileride olabilecek ‎meseleler hakkında hüküm vermekte bir zarar söz konusu olmadığını biliyorlardı, bu ‎sebeple bir mesele henüz olmadan da hakkında hüküm verilebilir. Şüphesiz bidatlere önem ‎vermek ve onu nefislerden sökmek daha önemlidir. Miras meseleleriyle ilgili tutumlarına ‎kıyasen sahabelerin, zamanlarında olmayan fakat olabilecek bidatleri düşünüp cevap ‎vermeleri, ilaç hazırlamaları daha öncelikli olarak gerekirdi. Ancak onlar bu konuda, miras ‎meselesindeki gibi yapmadılar. Çünkü bunu yapmanın, faydadan daha çok zarara yol ‎açacağını biliyorlardı; böyle yapmamaları gerektiğini şeriattan bildikleri için bu gibi ‎meselelere girmediler. Eğer şeriatın hükmünden böyle anlamasalardı mirasla ilgili ‎meselelere girdikleri gibi mutlaka bu meselelere de girerlerdi.‎
İkincisi: Sahabelerin zamanında ortaya sapık fikirler atan, Yahudi ve Hristiyanlar gibi, ‎insanlar vardı. Kimi Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in nübüvvetiyle ilgili, kimi öldükten ‎sonra dirilmeyle ilgili, kimi de başka konularda birtakım şüphe ve sapık fikirler ortaya ‎atarlardı. Sahabeler, gerek Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hayattayken olsun gerek onun ‎vefatından sonra olsun, bu gibi sapık fikirlere karşı mücadele ederken Kur’an ayetlerinden ‎başka bir ilaca başvurmadılar; kelam ilminin kaidelerini, metotlarını kullanmadılar. Sadece ‎Kur’an’ın delilleri ve Kur’an’dan çıkan kaideler ile bu gibi sapık inançlara karşı çıktılar. ‎Kullandıkları bu delillerle ikna olan, ikna olurdu; ikna olmayana ise kılıç kullanırlardı. Fakat ‎asla Kur’an delillerinden başka, kelam âlimlerinin delilleri gibi deliller kullanmadı, yeni ‎tartışma kaideleri icat etmediler. Çünkü bu gibi şeylerin faydasından çok zararı olduğunu ‎biliyorlardı. Kur’an’ın açık delilleriyle ikna olmayan bir kişi, kılıç hariç, başka bir şeyle ikna ‎olmaz. Zira Allah-u Teâlâ’nın beyanından daha büyük, daha açık bir beyan yoktur. ‎
İmam Gazali bu açıklamalardan sonra bir istisna yaparak, bidatlerin artmasıyla Kur’an’ın ‎metodundan başka metotların da gerekebileceğini söylemektedir. Tıpkı hastalıkların ‎artmasıyla farklı ve yeni ilaç türlerine duyulan ihtiyaç gibi… Bidat hastalıkları ise Rasulullah ‎sallAllahu aleyhi ve sellem’in zamanından uzaklaşıldıkça daha da artacaktır. Bu durumda iki ‎türlü ilaçtan bahsedilebilir: ‎
Birincisi: Akli deliller. Ancak bu tür ilaçla bir kişi ıslah olsa diğer iki kişi ifsat olur. ‎Çünkü bu ilacın faydasının yanı sıra zararı da vardır. Şayet bu ilaç üç kişiye verilmiş olsa ‎bunlardan ancak biri fayda elde eder, diğer ikisi ise zarara uğrar. Bu tür ilaçtan fayda elde ‎edebilecek yani akli delilleri anlayabilecek olanlar, zekâsı yüksek olan kişilerdir; ancak onlar ‎bu delilleri anlar ve kabul ederler. Fakat zekâsı yüksek olmayanlar bu delilleri ‎anlayamayacağı için bu tür ilaç onlara zarar verecektir. Ve insanların geneline baktığımız ‎zaman zekâsı yüksek olan insanlar, zekâsı yüksek olmayan insanlara nazaran çok azdır. Bu ‎sebeple insanların çoğuna önem verip onların maslahatını gözetmek elbette daha evladır. ‎

İkincisi: Selefi salihinin yolu. Bu, zahiri teşbihi andıran müteşabih naslar hakkında ‎soru sormamak, susmak, manasını Allah’a havale edip düşünmemektir; bunu yapmayan ‎kişiye ise sopa, kırbaç ya da kılıç kullanmaktır. Bu metot, bazı insanları ikna etmese de çoğu ‎insan sopa, kırbaç ya da kılıç altında ikna olur. Bu metodun ikna edici olduğunun delili ise ‎esir alınan köle ve cariyelerin başlangıçta istemedikleri, kabul etmedikleri halde kılıç altında ‎İslam’a girip belli bir müddet sonra İslam’a kanaat getirerek gönülden bu dine tabi ‎olmalarıdır. İslam’ın adaletini ve güzelliğini, Müslümanların örnek hayatlarını gördüklerinde ‎elbette İslam’a ikna olurlar. İşte bu ikna yolu, onlar için kelam âlimlerinin sunduğu ‎delillerden daha etkilidir, çünkü kelam âlimlerinin delilleri ters etki yapabilir. Dolayısıyla bu ‎yol, birinci yoldan daha faydalıdır. Bu sebeple İmam Gazali de bidat hastalıklarının arttığı ‎dönemde kelam âlimlerinin delillerine ihtiyaç duyulduğunu ve bu delillerin fayda verdiğini ‎tamamen reddetmemekle birlikte bunların faydasının sınırlı olduğunu, ilaç gibi sadece belli ‎kişilere kullanılması gerektiğini, hasta olmayanlara ya da uygun olmayanlara kullanıldığı ‎takdirde zararlı olacağını; dolayısıyla herkese değil, zekâ seviyesi yüksek olanlara ‎kullanılabileceğini, ancak bu kişilerin istifade edebileceğini söylemektedir. Sahabenin ‎kullandığı Kur’an metodunun ise daha faydalı ve herkes için uygun olduğunu, bu sebeple ‎insanların çoğuna öncelik verilip bu metodun tercih edilmesini tavsiye etmektedir. ‎

 8 
 : 01 Ocak 2019, 22:37:36 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Metin:‎
Altıncı Görev: İmsak’tan
(müteşabih lafızlar üzerinde tefsir, tevil, tasrif, kıyas ve tefri’, ‎bunları toplu ya da ayrı olarak zikretme gibi tasarruflardan kaçındıktan) sonra keff ‎yapmak


Keff'ten kasıt; hakkında imsak edilmesi gereken şeyler (müteşabih lafızlar) üzerine ‎düşünmemektir. Nasıl ki insanın, dilini bu meseleler hakkında sormaktan tutması ve ‎yukarıda anlatıldığı gibi tasarruf yapmaması gerekiyor ise aynı şekilde bu müteşabih ‎lafızların manası konusunda düşünmemesi de gerekmektedir. Bu ise görevlerin en ağırı ve ‎en zorudur, fakat bunu yapması kişiye vaciptir. Tıpkı kronik acziyete sahip olan bir kimsenin ‎denizin dibine dalmaması gerektiği gibi... Velev ki tabiatı denize dalmayı ve denizin ‎dibindeki cevherleri ve nefis olan taşları çıkarmak istesin. Bu kişinin acziyetine rağmen ‎denizin dibindeki nefis ve değerli olan taşları elde etmeyi düşünmemesi (elde edebileceğine ‎dair bu hevesin kendisini kandırmaması) gerekir. Bilakis hem acziyetini düşünmesi hem de ‎bu acziyetine rağmen denizin dibindeki nefis ve değerli olan taşları elde etmek için denize ‎daldığında, ne kadar büyük bir zarara ve tehlikeye düşeceğini akletmesi gerekir. ‎
Şunu bilmelidir ki denizin dibindeki nefis ve değerli olan taşları elde etmemesi, maişeti ‎konusunda kendisine lazım olan şeyleri etkilemeyecektir. Zira denizin dibindeki taşları elde ‎etmesi, ihtiyacının ötesinde sadece maişetinin daha rahat bir hale gelmesini sağlar; yoksa ‎bunları elde etmediğinde hayatı, maişeti bir sıkıntıya girmeyecektir. İhtiyacı olmadığı halde, ‎sırf hayatını daha rahat ettirecek bir şeyi elde etmek için acziyetine rağmen başına gelecek ‎olan tehlikeli şeyleri düşünmeden denize dalar ve bundan dolayı boğulursa ya da bir timsah ‎onu yerse bu durumda kaybedeceği şey, asıl olan hayatıdır. Hâlbuki o derinliklere ‎dalmadığında kaybedeceği şey, ihtiyacı olmadığı halde sadece hayatını daha çok rahat ‎ettirmek için kullanacağı şeylerdir. ‎
Şayet “Avamın kalbi, bunları düşünme ve manalarını araştırma arzusundan ‎vazgeçemezse bunun çözüm yolu nedir?” dersen sana şöyle derim:  ‎
Bunun yolu; avamın nefsini, Allah-u Teâlâ’ya ibadetle, namaz, Kur’an okuma ve zikirle ‎meşgul etmesidir. Bunları yapmayı gücü yetmiyorsa, o zaman bu cinsten olmayan dil, nahiv, ‎hat, tıp veya fıkıh gibi diğer ilimlerle; bunları da yapma imkânı yoksa çiftçilik ve dokumacılık ‎olsa bile basit bir meslek veya sanatla meşgul olmalıdır. Bütün bunlara yapmaya da güç ‎yetiremiyorsa o zaman oyun ve eğlence ile meşgul olmalıdır. Çünkü bunların hepsi, onun ‎uzak, derin, tehlikeli ve zararı çok büyük olan bu denize dalmasından daha hayırlıdır. ‎Avamın bilmeden Allah-u Teâlâ hakkındaki meselelere dalmasındansa bedeninin ‎masiyetlerle meşgul olması belki onun için daha az zararlıdır. Zira bedenî masiyetlerle ‎uğraşmanın neticesi fısktır. Fakat bu meselelere dalmanın sonucu şirktir. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَا‏ ‏‎  ‎‏﴾٤٨﴿‏

‎“Muhakkak ki Allah kendisine (sıfat, fiil, hak veya yetkilerinde ya da ibadette) ortak ‎koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını (şirk dışındaki günahları) ise ‎‎(fazlıyla) dilediğine bağışlar (dilediğine de adaletiyle günahı miktarınca azap eder).” (el-Nisa: 48) ‎

‎"Avam, dini inançlarla ilgili meselelerde ancak delille mutmain olursa bu meselenin ‎delilini avama zikretmek caiz olur mu? Eğer buna caiz dersen avama bu deliller hakkında ‎düşünme ve araştırma ruhsatı vermiş olursun. Bu durumda avam ile avam olmayan ‎arasında ne fark kalır?" diye sorarsan buna cevap şöyledir: ‎
Ben avama yaratıcı, O'nun vahdaniyeti, rasulün doğruluğu ve ahiret gününü bilmekle ‎alakalı delillerin söylenmesini ancak iki şartla caiz görürüm:  ‎
Birincisi: Avama sadece Kur’an'da mevcut olan deliller zikredilmeli, onun dışında başka ‎bir şey zikredilmemelidir. ‎
İkincisi: Kur’an'dan zikredilen deliller üzerine ince teferruatıyla dalmamalı, derin ‎düşünmemeli, siyaktan istenilen manayı almalı, derin araştırmaya, teferruatlı ve detaylı ‎konulara girmemelidir. ‎
Bu dört mesele (yaratıcıyı, O’nun vahdaniyetini, rasulün doğruluğunu, ahiret gününü ‎bilmek) ile alakalı Kur’an’da zikredilen deliller: ‎
‎1- Yaratıcıyı bilmekle alakalı deliller:‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ ‏وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ‏ ﴾٣١﴿‏

‎“(Ey rasulüm! Müşriklere) De ki: “Size gökten (yağmur yağdırıp güneşi çıkararak) ve ‎yerden (çeşit çeşit ürünler bitirerek ve içinde yarattığı madenler vasıtasıyla) rızık veren ‎kimdir? Size verilen duyma ve görme yeteneğinin sahibi olan kimdir? Ölüden ‎diriyi çıkaran, diriden ölüyü çıkaran kimdir? Bütün kâinatı (en mükemmel şekilde) ‎düzene koyup idare eden kimdir?” Müşrikler: “Allah’tır.” diyecekler. Onlara: “O ‎halde niçin (Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak) Allah’tan ‎hakkıyla korkmuyorsunuz (ve O’na şirk koşuyorsunuz)?” de.” (Yunus: 31)‎

أَفَلَمْ يَنظُرُوا إِلَى السَّمَاء فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا ‏وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ‏ ﴿٦﴾‏ ‎وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا ‏وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ‏ ‏‏﴿٧﴾‏ ‎تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ‏ ﴿٨﴾‏ ‎وَنَزَّلْنَا مِنَ ‏السَّمَاء مَاء مُّبَارَكًا فَأَنبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ‏ ‏‏﴿٩﴾‏ ‎وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَّهَا طَلْعٌ نَّضِيدٌ‏ ﴿١٠﴾‏
‎“(Öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan) O kâfirler, üzerlerindeki göğe ibretle bakıp ‎düşünmediler mi; onu nasıl inşa ettik, (yıldızlarla) süsledik, hiçbir arıza ve çatlak ‎olmayacak şekilde mükemmel kıldık?! (İşte, göğü bu şekilde mükemmel olarak ‎yaratan yüce zat, elbette ölüleri diriltmekten aciz değildir.) Ve (hiç düşünmezler mi) ‎yeryüzünü de (insanlar rahat hareket etsin diye) nasıl yayıp uzattık, (sallanmasın diye) ‎oraya sağlam dağlar yerleştirdik ve orada hoşa giden, gönlü açan güzel ‎görünüşlü her bitkiden (dişi ve erkek olarak) çiftler bitirdik?! Bütün bunları, ‎Rabbine (ihlasla itaate) yönelen kullar için (mükemmel kudretimizi görsünler diye) ‎gönül gözünü açan deliller ve ibret verici öğütler olarak yarattık. Gökten ‎bereketli (çok faydalı ve hayırlı) bir su indirip onunla (ürün dolu) bahçeler meydana ‎getirdik ve hasat edilen taneli (buğday ve arpa gibi) bitkiler bitirdik. Bu su ile ‎üzerinde birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan boyları uzun hurma ‎ağaçları da bitirdik.” (Kâf: 6-10)‎

فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ‏ ﴿٢٤﴾‏ ‎أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاء ‏صَبًّا‏ ﴿٢٥﴾‏‏ ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا‏ ﴿٢٦﴾‏‏ فَأَنبَتْنَا فِيهَا ‏حَبًّا‏ ﴿٢٧﴾ ‏وَعِنَبًا وَقَضْبًا‏ ﴿٢٨﴾ ‏وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا‏ ﴿٢٩﴾ ‏وَحَدَائِقَ غُلْبًا‏ ﴿٣٠﴾ ‏وَفَاكِهَةً وَأَبًّا‏ ﴿٣١﴾‏
‎“(Allah’ı birlemeyen o nankör) İnsan, yediği yemeğin nasıl meydana geldiğine bir ‎baksın! Muhakkak ki biz gökten su indirdik. Sonra bitkiler çıkararak yeryüzünü ‎yardık. Sonra yerden tahıllar (hububatlar) bitirdik. Üzümler ve sebzeler bitirdik. ‎Zeytin ve hurma ağaçları bitirdik. İçinde kalın gövdeli sık ağaçlar bulunan ‎bahçeler var ettik. Meyveler ve hayvanların yiyeceği otlar da bitirdik.” (Abese: 24-31)‎

أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا‏ ﴿٦﴾ ‏وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا‏ ﴿٧﴾ ‏وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا‏ ﴿٨﴾ وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا‏‏ ﴿٩﴾ ‏وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا‏ ﴿١٠﴾ ‏وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا‏ ‏‏﴿١١﴾ ‏وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا‏ ﴿١٢﴾ ‏وَجَعَلْنَا سِرَاجًا ‏وَهَّاجًا‏ ﴿١٣﴾ ‏وَأَنزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاء ثَجَّاجًا‏ ﴿١٤﴾ ‏لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا‏ ﴿١٥﴾ ‏وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا‏ ﴿١٦﴾‏
‎“(Ey rasulümüzü ve getirdiği Kur’an’ı inkâr eden kâfirler! Size nimet olarak) Yeri, ‎üzerinde rahatça yürüyüp yaşayabileceğiniz bir şekilde yaymadık mı? (Yeryüzünün ‎sallanmaması için üzerine) Dağları direk olarak yerleştirmedik mi? Sizleri de çift ‎çift yaratmadık mı? Uykunuzu, rahatlamanız için bir sebep kılmadık mı? Geceyi, ‎sizi bir elbise gibi örten dinlenme vakti kılmadık mı? Gündüzü, yaşamanız için ‎gerekli şeyleri elde edesiniz diye aydınlatmadık mı? Göğü, yedi kat olarak ‎sapasağlam bir tavan şeklinde üzerinize bina etmedik mi? Güneşi, (gökte) ‎devamlı yanıp parlayan bir kandil kılmadık mı? Size, hem hububatlar (tahıllar) ve ‎sebzeler bitirmek hem de içinde sık ağaçlar bulunan bahçeler var etmek için ‎yağmur bulutlarından, şarıl şarıl akan bir su indirmedik mi?” (el-Nebe: 6-16) ‎
Bunlara benzer ayetlerin sayısı 500’e yakındır. Bunları “Cevâhiru’l-Kur’ân” kitabında ‎topladık. İşte yaratıcının azameti ve yüceliğinin bu gibi ayetlerle anlaşılması gerekir, kelam ‎âlimlerinin sözleriyle değil. ‎
Örneğin kelamcılar şöyle derler: “Arazlar hâdistir (sonradan meydana gelmiştir). ‎Cevherler, mutlaka araza sahiptir; arazlar hâdis olduğuna göre cevherler de hâdistir. Bunu ‎ispat ettikten sonra, mutlaka hâdislerin bir var ediciye ihtiyacı olduğu anlaşılmış olur.” İşte ‎bu gibi taksimat, mukaddime ve kaidelerle anlatım yapmak ve bunları delilleriyle ispat ‎etmeye kalkışmak, avamın kalbine ağır gelebilir. Dolayısıyla anlamadığı için mutmain ‎olmayabilir. Kur’an'daki deliller ise avamın anlayışına daha yakın ve anlaması açısından ‎daha kolaydır; üstelik nefislerine daha çok etki eder ve nefislerini teskin edip mutmain kılar, ‎kalplerine de kesin inançları eker.  ‎

‎2- Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyetini anlatmak için Kur’an’daki ayetler kişiyi ikna ‎eder. Bu konuyla alakalı delillerden bazıları şunlardır: ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎
لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا‏ ﴿٢٢﴾‏
‎“O ikisinde (yerde ve gökte) Allah’tan başka gerçek ilahlar olsaydı muhakkak ‎düzenleri bozulup yok olurlardı.” (el-Enbiya: 22) ‎
İdare etmede birkaç yöneticinin bulunması, idarenin bozulmasına sebep olur.‎

قُل لَّوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لاَّبْتَغَوْاْ إِلَى ‏ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً‏ ﴿٤٢﴾‏
‎“Ey rasulüm! (Seni yalanlayan) O müşriklere de ki: “Eğer sizin (iftira atıp) iddia ‎ettiğiniz gibi Allah ile beraber tapılmayı hak eden gerçek ilahlar olsaydı o zaman ‎bu ilahlar, arşın sahibi olan Allah’tan mülkünü almak için yol ararlardı.”‎ (el-İsra: 42)‎

مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِن وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذًا لَّذَهَبَ ‏كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ‏ ﴿٩١﴾‏

‎“Bilin ki (kâfirlerin iddia ettiği gibi değil) Allah çocuk edinmemiştir, O’nunla ‎beraber tapılmayı hak eden gerçek ilah da yoktur. Eğer O’nunla beraber hak ‎ilahlar olsaydı her biri yarattığı halkını kendisine ibadet ettirmek için alır ve ‎muhakkak birbirine üstün olmaya çalışırdı (işte böyle bir şeyin olmadığı kesin ve açık ‎delillerle görüldüğü için Allah’ın tek hak ilah olduğu ve ibadet edilmeye sadece O’nun layık ‎olduğu sabit olmuştur). Muhakkak ki Allah; her türlü noksan sıfatlardan, ‎mahlukata benzemekten, müşriklerin Allah’a isnat ettiği çocuk ve ortaklardan ‎münezzeh ve yücedir.” el-Mu’minun: 91)‎

‎3- Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in doğruluğuna dair deliller: ‎

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‎

قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَذَا ‏الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا‏ ‏‏﴿٨٨﴾‏
‎“Ey rasulüm! (Getirdiğin bu Kur’an’ı uydurup da Allah’a isnat ettiğini söyleyen) O ‎müşriklere de ki: “Muhakkak ki bütün insanlar ve cinler bu Kur’an’ın benzerini ‎getirmek için bir araya toplansalar bile asla onun bir benzerini getiremezler, ‎hatta bu konuda hepsi birbirine yardım etse yine de onun bir benzerini ‎getiremezler.” (el-İsra: 88)‎

وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ ‏بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ‏ ﴿٢٣﴾‏
‎“Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, onun bir ‎suresinin benzerini de siz getirin.” (el-Bakara: 23)‎

فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ﴾١٣﴿‏ ‎
‎“(Bu sözünüzü ispat etmek istiyorsanız) Siz de onun benzeri olan uydurulmuş on ‎sure meydana getirin.” (Hud: 13)‎
Bu ve benzeri ayetler, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in doğru sözlü olduğuna apaçık ‎bir şekilde delalet eder.‎

‎4- Ahiret gününün varlığını ispata delalet eden deliller: ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:  ‎
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ ‏رَمِيمٌ‏ ﴿٧٨﴾ ‏قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ ‏خَلْقٍ عَلِيمٌ‏ ﴿٧٩﴾‏
‎“(Hak kendisine geldiği halde küfründe ve şirkinde ısrar eden) O kafir, kendisinin ‎yoktan yaratıldığını unuttu da (öldükten sonra dirilme olmayacağını ispat etmek için ‎çürümüş kemikleri) bize karşı delil göstererek şöyle dedi: “Bu kemikleri ‎çürüdükten sonra kim canlandırabilir ki?!” Ey rasulüm! Sen ona şöyle cevap ‎ver: “Bu çürümüş kemikleri ilk defa yaratan, elbette onlara tekrar can verir ‎‎(çünkü ilk defa yaratan, tekrar can vermekten aciz olmaz). Muhakkak ki O, bütün ‎yaratılanlar hakkında her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir (hiçbir şey O’na gizli ‎kalmaz).”‎ (Yasin: 78-79)‎

أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى‏ ﴿٣٦﴾ ‏أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِّن ‏مَّنِيٍّ يُمْنَى‏ ﴿٣٧﴾ ‏ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى‏ ﴿٣٨﴾ ‏فَجَعَلَ ‏مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنثَى‏ ﴿٣٩﴾ ‏أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ ‏عَلَى أَن يُحْيِيَ الْمَوْتَى‏ ﴿٤٠﴾‏
‎“Yoksa insan, (kendisine hiçbir sorumluluk yüklenmeden) başıboş bırakılacağını ‎mı zannediyor?! Bu insan, bir gün (ana rahmine) akıtılan meninin içinde bir nutfe ‎‎(sperm) değil miydi?! Sonra (bu nutfe) alaka (sperm ile döllenmiş kadın yumurtası olan ‎zigot) haline gelir, nihayet Allah onu düzgün bir insan suretinde yaratıp ‎şekillendirir. Sonra da ondan erkek ve dişi olmak üzere iki eş var eder. Bütün ‎bunları yapmaya kâdir olan Allah, (dünyada yaptıklarının hesabını sormak için) ölüleri ‎diriltmeye kâdir değil midir?! (Elbette kâdirdir.)” (el-Kıyame: 36-40)‎

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا ‏خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ ‏مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا ‏نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ‏وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا ‏يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا ‏عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ‏ ‏‏﴿٥﴾‏

‎“Ey insanlar! Eğer öldükten sonra sizi diriltmeye kâdir olduğumuz konusunda ‎şüpheniz varsa (yaratılışınızı ibretle düşünün), biliniz ki biz sizi (babanız Âdem’i) ‎topraktan yarattık. Sonra da (onun zürriyetini erkeğin kadının rahmine akıttığı) bir ‎nutfeden (meni içindeki spermden), sonra (kadının rahmine dökülen bu nutfenin kadının ‎yumurtasıyla birleşmesi sonucu oluşan) alakadan (kan pıhtısı şeklindeki zigottan), sonra ‎‎(bu alakanın rahme yapışıp gelişmesiyle meydana gelen) mudgadan (bir çiğnem et ‎parçasından) yaratıyoruz; işte bu mudga ya rahimde yerleşip gelişir ve ondan canlı ‎meydana gelir ya da gelişemez ve ana rahminden dışarı atılır. Size kudretimizi ‎beyan etmek için insanları böyle merhaleli olarak yaratıyoruz. Sonra bu cenini ‎‎(embriyoyu), tayin ettiğimiz vakitte canlı bir bebek olarak doğuncaya kadar ‎rahimlerde sağlam bir şekilde yerleştiririz. Sonra sizi, ana rahminden bebek ‎olarak çıkarırız. Sonra çocukluktan, mükemmel bir kuvvet ve akıl sahibi ‎oluncaya kadar gelişirsiniz. Kiminiz bu çağa ulaşmadan önce ölür, kiminiz de ‎ölmeyip çok yaşlanır ve çocuktan daha kötü bir duruma gelir; öyle ki daha önce ‎bildiği şeyleri bilmez olur. (Ey insan, şunu da düşün!) Yeri kurumuş (bitkisiz) olarak ‎görürsün; ona su indirdiğimizde (bitki çıkarırken) toprağı yarılır ve kabarır, ‎böylece her bitkiden hoşa giden, güzel görünüşlü (erkek ve dişi) çiftler çıkarır.” (el-Hacc: 5)‎

فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي ‏أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ‏ ﴿٣٩﴾‏
‎“Allah'ın (birliğini, yüceliğini, mükemmel kudretini ve ölüleri diriltmeye kâdir olduğunu ‎gösteren) ayetlerinden biri de şudur: Yeri sakin (bitkisiz ve cansız) olarak görürsün. ‎Ona su indirdiğimizde toprak, (içindeki tohum yeşerdiği için) harekete geçip ‎kabarır. Muhakkak ki yeri ölü iken canlandıran yüce Allah, elbette ölüleri de ‎‎(hesap sormak için) diriltir. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır (hiçbir şey O’nu ‎dilediğini yapmaktan aciz bırakamaz).” (Fussilet: 39)‎

Bu ve buna benzer ayetler çoktur, Kur’an'daki deliller yeterlidir, Kur’an dışında başka bir ‎delil eklemeye gerek yoktur.‎
Eğer şöyle denilirse: “Kur’an’da zikredilen bu ve benzeri ayetlerin avama anlatılmasına ‎izin veriliyor fakat avamın bunlar dışındaki kelam âlimlerinin sunduğu delillere bakması ‎engelleniyor. Hâlbuki bu her iki tür delilin delaleti de akıl, bakma ve düşünmeyle idrak ‎ediliyor. Eğer avama delilleri düşünme ve onlara bakma kapısını açıyorsan ya tamamen ‎açarsın böylece avamın düşünmesi ve bakması bütün delilleri kapsasın ya da tamamen ‎kapatırsın ve avamı delilsiz olarak taklit etmekle mükellef kılarsın.” Buna şöyle cevap verilir:‎

Deliller iki kısma ayrılır: ‎
‎1.
Anlaşılması için tefekkür ve tetkike ihtiyacı olan deliller,‎
‎2. Herkesin ilk bakışta kolaylıkla idrak edeceği, anlaşılması kolay ve açık olan deliller.‎
İkinci tür delilleri avama sunmakta bir tehlike yoktur. Ama ince düşünmeye ve tetkike ‎ihtiyacı olan deliller avamın gücünü aşar; bu sebeple ona sunmamak gerekir. Kur’an’ın ‎delilleri gıda gibidir; bütün insanlar ondan faydalanır. Kelam âlimlerinin delilleri ise ilaç ‎gibidir; ancak belli insanlar ondan fayda alır, çoğu insan ise ihtiyacı olmadığı halde alırsa ‎zarar görür. Hatta diyebiliriz ki Kur’an’ın delilleri su gibidir; ondan hem süt emen çocuk ‎faydalanır hem de kuvvetli bir adam faydalanır. Kelam âlimlerinin sunduğu deliller ise ‎yemek gibidir; bünyesi kuvvetli olanlar ondan bazen istifade ettiği gibi bazen bundan dolayı ‎hastalığa yakalanır ve asla bu gibi yemekten süt emen çocuklar fayda alamaz. Bundan dolayı ‎şöyle dedik: Kur’an’ın açık delilleri bile olsa avam, kendisine okunduğunda açık olan söz gibi ‎güzelce dinlesin; derine inmesin, inceliğini araştırmasın ve hakkında tartışmaya girmesin. ‎Siyakın zahirinden anlaşılması gereken ne ise öyle anlasın ve nefsine bunun inceliğini ve ‎teferruatlı olan meseleleri yüklemesin.   ‎
Açık olan meselelere şunu örnek verebiliriz: Yoktan var etmeye kadir olan, ‎varlığından sonra yok olan bir şeyi tekrar diriltmeye de elbette kadirdir. Allah-u Teâlâ’nın şu ‎sözünde buyurduğu gibi: ‎

وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ‏ ﴿٢٧﴾‏
‎“(Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan) Allah, mahlukatı örneksiz yaratan ve ‎ölümlerinden sonra onları diriltendir. Öldükten sonra diriltmek, elbette ilk defa ‎yaratmaktan kolaydır (şüphesiz Allah’a ikisi de kolaydır).” (el-Rum: 27)‎

Başka bir örnek: Bir ev dahi iki idareci olduğunda düzene girmiyor (karışıklıklar ‎oluyor) ise o zaman iki idareciyle bütün âlem nasıl düzene girer?! ‎
Başka bir örnek: Şu bir gerçektir ki yaratan, yarattığı şeyi bilir. Bu, herkesin kabul ettiği ‎bir şeydir. Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğu gibi: ‎
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ‏ ﴿١٤﴾‏
‎“Bütün mahlukatı yaratan (Allah), gaybleri (gizli olanları) bilmez mi?!” (el-Mülk: 14) ‎
İşte bu gibi deliller, avam için Allah-u Teâlâ’nın kendisiyle her şeye hayat verdiği su ‎gibidir. Kelam âlimlerinin sundukları deliller ise bundan başkadır. Çünkü onların sundukları ‎deliller meselenin inceliğine bakar, soru sorup problem ve müşkil üretir, sonra da bunları ‎çözmeye uğraşır. İşte böyle yapmak bidattir (çünkü sahabelerin yapmadığı bir şeydir) ve bu ‎şeylerin halkın çoğuna olan zararı açıktır. Dolayısıyla böyle yapmamak, bundan uzak durmak ‎gerekir. Böyle yapmanın halkın çoğuna zararlı olduğunun delili ise görünen vakıalar ve ‎tecrübeyle sabittir. Kelam âlimleri ortaya çıktığından beri ve kelam ilminin sanatı yayıldıktan ‎sonra ortaya çıkan zararlı etki bunu gösterir. Hâlbuki sahabe asrında bu gibi zararları ‎görmemekteyiz. Bunun zararlı olduğunun bir başka delili ise ne Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’in ne de sahabelerin bu yola başvurmuş olmalarıdır. Onlar kelam âlimlerinin takip ‎ettiği yolu takip etmediler; yaptıkları taksimat ve tetkikler gibi yapmadılar. Böyle ‎yapmamalarının sebebi kelam âlimleri gibi hareket etmekten aciz olduklarından değildir. ‎Bilakis, faydalı olduğunu bilselerdi bu meselelere yönelirler ve üzerinde çokça dururlardı. ‎Hatta miras meselelerine ve inceliklerine daldıklarından daha fazla bu meselelerin delilleri ‎ve inceliklerine dalarlardı. ‎

Açıklama:
İmam Gazali buraya kadar avama vacip olan beş vazifeyi detaylı bir şekilde açıklamıştır. ‎Bunları şu şekilde özetleyebiliriz: ‎
‎1- Takdis etmek: Allah-u Teâlâ’yı cisim ve cisme tabi olan (cevher, araz gibi) şeylerden ‎tenzih etmek. ‎
‎2- Tasdik etmek: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in söylediği söze iman etmek; ‎söylediği sözün onun kastettiği mana yönüyle hak olduğuna ve onun ancak doğruyu ‎söylediğine inanmak.‎
‎3- Acziyetini itiraf etmek: Allah hakkındaki müteşabih haberlerde kastedilen manayı ‎bilmenin gücünü aşan bir konu olduğunu ve bu manayı araştırmakla mükellef olmadığını ‎itiraf ve ikrar etmek.‎
‎4- Susmak: Müteşabih haberlerin manası hakkında soru sormayıp bu işe dalmamak; ‎soru sormanın bidat olduğunu, bu meseleye dalmanın dini açıdan tehlikeli olduğunu ve hiç ‎fark etmeden kişiyi küfre sokabileceğini bilmek.‎
‎5- Kendini tutmak: Müteşabih haberlerde geçen lafızlar üzerinde dille ilgili herhangi ‎bir değiştirme, lafzı başka dile çevirme, harf ekleme, harf çıkarma yapmamak, farklı ‎yerlerde zikredilen müteşabih lafızları bir araya toplamamak ve lafzı, içinde geçtiği ‎cümleden ayırıp tek olarak zikretmemek, lafız nasıl geçmişse o şekilde muhafaza etmek.‎
İşte bu beş vazifeden sonra avamın yerine getirmesi gereken altıncı vazife; kalbini, ‎müteşabih naslar hakkında düşünmekten engellemesidir. Ve bu, en ağır olan vazifedir. ‎Çünkü bu konuda şeytan boş durmaz ve kişi istemediği halde onun aklına ve kalbine getirir. ‎
Avam Kur’an veya sünnette müteşabih bir nas okuduğunda eğer nassın siyakından ‎Allah’a layık olan manayı anlayamıyorsa ve bu nassın zahiri manası sarih aklın kabul ‎etmediği veya muhkem ayetlere zıt ya da şeriatın ittifak edilmiş temel kaidelerine muhalif ‎bir mana ise yapması gereken ilk şey, bu zahiri mananın kastedilmediğine kesin bir şekilde ‎inanmaktır. Aynı şekilde avamın, bu nastan mutlaka Allah’a layık olan bir mana ‎kastedildiğine ve bu manayı bilmekle mükellef olmadığına da inanması gerekir. Yine, nasta ‎geçen şüpheli lafız üzerinde ister Arapça olan başka lafızla değiştirmek ister başka dile ‎çevirmek olsun, ister tevil etmek ister ona kıyasla teferruat yapmak olsun, ister harf ekleyip ‎çıkarma ister hareke ve irapta değiştirme olsun, isterse müteşabih lafızlarla bir araya ‎toplama ya da siyakından ayırma olsun, herhangi bir tasarruf yapmaması gerekir. Altıncı ‎vazife olarak da bu nassın manasının ne olduğu konusunda aklını ve kalbini meşgul ‎etmemelidir. Çünkü ona bir fayda sağlamadığı gibi zararı da olabilir. Ayrıca Allah’ın ‎kastettiği manayı anlamaktan aciz olduğu gibi bu sözün manasını bilmesine ihtiyacı da ‎yoktur. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh altıncı vazifenin ağırlığını fakat yerine getirilmediğinde ‎düşülecek tehlikeyi, şöyle bir misal üzerinden anlatıyor: İnsan tabiatı, denize dalıp dibindeki ‎değerli taşları, cevherleri çıkarmak ister. Ancak kişi kronik acziyete sahipse denize girmek ‎onun için son derece tehlikelidir. Bu sebeple denize girip bu değerli taş ve cevherlere ‎ulaşma hayali kurmaması, bunları elde edebileceğine dair kendisini kandırmaması gerekir. ‎Daima bu konudaki acziyetini hatırında tutmalı ve bu acziyetine rağmen denizin dibindeki ‎değerli taşları elde etmek için denize daldığında uğrayabileceği o büyük zarar ve tehlikeyi ‎düşünmesi gerekir. Üstelik denizin dibindeki değerli ve nefis taşları elde etmediğinde ona ‎maddi açıdan herhangi bir zarar gelmeyecek, sıkıntıya düşmeyecektir; elde ederse sadece ‎refah düzeyi artacaktır. İhtiyacı olmadığı, elde etmediği takdirde zarara uğramayacağı bir ‎şeyi elde etmek için denize dalan aciz kimse bundan dolayı boğulur ya da timsah saldırısına ‎uğrarsa kaybedeceği asıl şey hayatı olacaktır. Oysa bunu yapmasaydı değil hayatı, ihtiyacı ‎olduğu herhangi bir şeyi bile kaybetmiş olmayacaktı, sadece daha rahat hayat sürmesine ‎vesile olacak bir şeyi elde etmemiş olacaktı. Menfaatini düşünen bir kişi, asla yapamayacağı ‎bir şeyi yapmaya kalkışmaz, bilhassa bu işi yaptığında elde edeceği şeye ihtiyacı yoksa. Eğer ‎elde etmeye kalktığında acziyetinden dolayı helake düşerse, ki bu çok yüksek bir ihtimaldir, ‎bu durumda ne istediğini elde etmiş ne de canını korumuş olur. ‎
Bu şekilde İmam Gazali altıncı vazife gereği ne yapılması gerektiğini bildirdikten sonra ‎şöyle bir soru ortaya atıp onun ilacını vermektedir. Soru şöyledir: “Elbette kişinin yapması ‎gereken kalbini, zihnini bu müteşabih lafızların manası konusunda meşgul etmemesidir ‎fakat bu, insanın elinde değildir ve şeytan kişi istemediği halde aklına getirebilir. Ayrıca bazı ‎insanlar tabiat olarak gizli şeyleri araştırmaya meyyaldir. Böyle olan bir kişinin ne yapması ‎gerekir?”‎
İmam Gazali bu probleme şöyle bir çözüm yolu getiriyor: Eğer kişi böyle bir duruma ‎müptela olmuşsa öncelikle kendisine faydalı olan şeylerle meşgul olur; namaz kılar, Kur’an ‎okur, zikir yapar. Bunları yapamıyorsa daha hafif olan, insanın daha istekli olacağı dil, hat, ‎tıp gibi ilimlerle uğraşır. Bunu da yapamıyorsa dünyevi bazı sanatlarla meşgul olur, eğer ‎buna da gücü yetmezse nefse daha hafif gelen şeylerle meşgul olur; oyun oynar, eğlenceye ‎dalar. İmam Gazali’nin bu uğraşları sayarken ulaşmak istediği gaye; kişinin bu vesveseleri ‎uzaklaştırmak, aklına getirmemek için elinden geleni yapmasıdır. Çünkü avamın aklına ‎müteşabih sözün manasının ne olduğuna dair bir merak düşer ve üzerine düşünürse çok ‎büyük bir tehlike söz konusudur zira bu işin sonunda şirke girme ihtimali vardır. Şüphesiz ‎şirke düşmekten daha kötü bir durum yoktur. Bu sebeple günah şeylerle bile meşgul olması, ‎bu gibi şeyleri düşünmekten onun için daha ehvendir. Çünkü günahın şirk kadar zararı ‎yoktur. İmam Gazali de verdiği misallerle bunun ne kadar tehlikeli olduğunu beyan ‎etmektedir.‎
Sonra başka bir soru daha ortaya atıyor: “Avam dediğiniz gibi yapsın fakat ona nasıl ‎inanması gerektiğine dair delil verilmezse nefsi sakin olmaz, devamlı düşünür. Bu durumda ‎ne yapılmalıdır? Eğer delil söylemeye caiz dersen delili anlamak için düşünmesi gerekecek. ‎Bu durumda avamın avam olmayan insanlardan ne farkı olacak? Diğerleri de delil ‎aldıklarında düşünecek, avam da delil verirsen düşünecek.”‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh soruya cevaben, avama delil verilmesini her konuda değil; ‎yaratıcıyı bilmek, yaratıcının bir olması, rasulün tebliğinde doğru söylemesi ve ahiret günü ‎ile ilgili konularda caiz gördüğünü ve yine delilin ancak şu iki şarta riayet edildiği takdirde ‎verilmesini caiz gördüğünü söylemektedir: Birincisi, avama verilen delil Kur’an’dan ve açık ‎olan ayetlerden olmalı, bunların dışında bir şey söylenmemelidir; ikinci şart ise verilen ‎deliller üzerinde avamın derine inmemesi, delillerin ince manalarını araştırmaması ve ‎siyaktan zahirine bakıp geçmesi gerekir. ‎
Akabinde İmam Gazali rahmetullahi aleyh yaratıcıyı bilmekle alakalı Kur’an’daki delillerden ‎bazılarını zikredip şöyle diyor: “Bunlar avam için delil olarak yeterlidir. Mütekellim âlimlerin ‎sunduğu derin ve geniş akla ihtiyacı olan delillere hiç gerek yoktur. Çünkü avam bunu ‎anlamayabilir, dolayısıyla kaldıramaz ve şüpheye düşer. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’in delilleri ‎çok açık, herkesin anlayabileceği kadar basit ve kalbe yakın olan delillerdir.” Bu açıklamanın ‎ardından vahdaniyet, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in doğru söylediği ve ahiret günü ile ‎alakalı Kur’an’dan deliller zikrediyor ve bu gibi delillerin Kur’an’da çok olduğunu, avama ‎delil verilecekse sadece bunların verileceğini ve bunda bir sakınca olmadığını ifade ediyor.  ‎
Sonra şöyle bir soru daha ortaya atıyor: “Mütekellim âlimlerin sunduğu deliller akli ‎delillerdir, düşünüldüğünde idrak edilebilir. Avama Kur’an-ı Kerim’de geçen deliller ‎verilirse avam bunlar üzerinde de düşünecek. Eğer avama Kur’an delilleri üzerine düşünme ‎kapısı açılıyorsa neden bu düşünme kapısı tamamen açılıp da bütün delilleri kapsamıyor ve ‎avamı taklide zorluyoruz?” ‎
İmam Gazali bu soruya delillerin iki kısma ayrıldığını belirterek cevap veriyor: Bazı ‎delilleri anlamak için araştırmak ve incelemek gerekir. Mütekellim âlimlerin delilleri de ‎böyledir. Bu tür delillerin herkese faydası olmaz çünkü bunlar ilaç gibidir; ancak hasta ‎insanlara yani belli kişilere faydası olur, hasta olmayan insanlara ise zararlı olabilir. Bazı ‎deliller ise açık ve net olup herkes için faydalıdır. İşte Kur’an’ın delilleri böyledir ve su gibi ‎herkese faydalıdır. Ondan hem süt emen çocuk faydalanır hem de kuvvetli, yetişkin olan ‎kimse faydalanır. İşte avama sadece bu delilleri sunabiliriz. Ancak avamın Kur’an delilleri ‎üzerinde de derine girmemesi, ince araştırma yapmaması gerekir çünkü bunu kaldıramaz. ‎
Akabinde İmam Gazali Kur’an delillerinin nasıl açık ve herkes için faydalı olduğuna dair ‎birkaç misal zikrediyor. Kelam âlimlerinin sunduğu delilleri ise herkesin anlayamayacağını, ‎bundan dolayı zarar söz konusu olacağını belirtip bu durumu kendi asrında müşahede ‎ettiğini, dolayısıyla bu delillerin herkese verilmemesi gerektiğini bildirerek avamın ‎sahabelerin yolundan gitmesi gerektiğini öğütlüyor.‎

 9 
 : 29 Aralık 2018, 12:22:57 
Başlatan أبو مريم - Son mesaj Gönderen: أبو مريم
Uyarıda bulunmak için.

 10 
 : 29 Aralık 2018, 09:52:34 
Başlatan أبو مريم - Son mesaj Gönderen: Alkame

Söylediklerinizi anladım ama ne tartışmak istediğiniz anlaşılmıyor. Uyarıda bulunmak mı istiyorsunuz yoksa tartışmak mı istiyorsunuz belli değil. Konuyu Tartışma Bölümünde açmışsınız. Tam olarak gayeniz nedir bildirin ona göre cevap verelim.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10


.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |