Son Mesajlar
HAKKA DAVET FORUMU
 
*
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Şubat 2019, 11:56:59


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : 14 Şubat 2019, 00:31:20 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Beşinci fark: İbni Teymiyye kelamcıların kullandığı ‎delillerin kullanılmasını caiz görmeyip bunlara bidat ‎demektedir. İmam Gazali ise kelamcıların kullandığı ‎delilleri tamamen reddetmemekte, bu delillerin ilaç gibi ‎olduğunu ve belli kişilere verilmesinin caiz olduğunu ‎söylemektedir. Yani İslam’a uygun olan kelam ilminde ‎kullanılan sahih akli delillerin bazı insanlara ‎kullanılmasında bir sakınca yoktur.‎
İbni Teymiyye şöyle demektedir: “Allah’ın yed’i (eli) ‎vardır fakat mahlûkatın eli gibi değildir; Allah’ın vech’i ‎‎(yüzü) vardır fakat mahlûkatın yüzü gibi değildir; Allah’ın ‎kadem’i (ayağı) vardır fakat mahlûkatın ayağı gibi değildir. ‎Allah’a nispet edilen bu yed, vech ve kadem lafızlarını ‎Arapçaya göre anlamamız gerekir.” Ancak lügate ‎bakıldığında ‎يَد‎ (yed: el), ‎وَجْه‎ (vech: yüz) ya da ‎قَدَم‎ (kadem: ‎ayak) kelimelerinin hissedilen birer uzuv olduğu ‎görülmektedir. Öyleyse bu lafızlar Allah’a nispet edildiği ‎zaman Arapça manası nedir? Bu soruya İbni Teymiyye ‎mezhebine sahip olanlardan cevap bekliyoruz. Eğer ‎‎“Manayı bilmiyoruz.” derseniz o halde mana belli değildir ‎ve o mana Allah’a havale edilmiştir. Bu durumda İbni ‎Teymiyye’nin “techil, ilhad, en şerli mezhep” diye ‎vasfettiği tafvid mezhebine gelinmiş olur. O halde böyle ‎bir mezhebe girmemek için Allah’a nispet edilen yed, vech ‎ve kadem lafızlarına Arapçadaki manasını vermeniz ‎gerekir. İbni Teymiyye “Bu lafızlar mahlûkat için uzuv ‎manasındadır, Allah için uzuv değildir.” diyor. Eğer Allah ‎için kullanılan bu kelimelerin manası uzuv değilse nedir? ‎Allah için bu kelimenin lügatteki manası nedir? Bu ‎sorunun cevabını İbni Teymiyye’nin kitaplarında ‎bulamadık; kim bilir, belki vardır da biz görememişizdir. ‎Şayet ona tabi olan öğrencilerinden bulan varsa bize ‎söylesin ya da bu sözleri nasıl anlayacağımızı bize ‎açıklasın. Çünkü bize göre Allah için kullanılan bu ‎lafızların ya manası bilinmemekte ve Allah’ın bildiği bir ‎şeydir ki bu, tafvid akidesidir ya da lügatteki manası ‎gibidir ki bu da tecsim akidesidir. Üçüncü bir mana varsa ‎onu bize öğretin de öğrenelim.‎
Şunu da belirtmek isterim: Ben, bu kelimenin ‎keyfiyetini sormuyorum. Çünkü biliyorum ki “Bunların ‎keyfiyeti vardır fakat biz bu keyfiyeti bilmiyoruz, Allah’a ‎aittir.” diyeceksiniz. Ben, Allah’a nispet edilen bu ‎kelimenin lügatteki gerçek manasının ne olduğunu ‎soruyorum. Bu kelimeler mahlûkata nispet edildiğinde ‎elbette uzuv olarak anlaşılır. Peki, bu kelime Allah’a nispet ‎edildiğinde lügatteki manası nedir? Biz biliyoruz ki Kuran ‎Arapça inmiştir ve mutlaka Arapçaya göre anlamamız ‎gerekir. Kuranda geçen kelimelerin gerçek manaları ‎elbette Arap dilinde mevcuttur. Allah’a nispet edildiğinde ‎de manasının mevcut olması gerekir, mahlûkata nispet ‎edildiğinde de manasının mevcut olması gerekir. Bizim ‎sorumuz ise şudur: Bu lafızlar Allah’a nispet edildiğinde ‎lügatteki gerçek manası nedir? ‎

İmam Gazali ile İbni Teymiyye arasındaki farkların ‎ortaya konulduğu bu başlıkta, sıfat meselesini yakından ‎ilgilendiren şu meseleyi zikretmeden geçmek ‎istemiyorum:‎
Bilinmelidir ki Kur’an’ın bazı ayetleri muhkem, bazı ‎ayetleri de müteşabihtir. Hangi ayetlerin müteşabih ‎olduğu ve müteşabih ayetlerden neyin kastedildiği ‎konusunda birçok görüş vardır. Bu konuda doğru olan ‎şudur: Müfessirlerin cumhuruna göre Kur’an-ı Kerim’deki ‎müteşabih ayetlerden kasıt, Allah’ın sıfatları ve fiilleri ile ‎alakalı ayetlerdir. “Allah’ın yed’i (eli), beyat verirken ‎beyat edenlerin elleri üzerindedir.” (Fetih: 10), “El ‎Rahmân, arşa istiva etti.” (Tâ hâ: 5), “Muhakkak ki ‎Meryem oğlu Mesih İsa; Allah’ın rasulüdür (o, asla ‎sizlerin iddia ettiği gibi Allah ya da Allah’ın oğlu değildir). ‎O, (babasız olarak) Meryem’in karnında Allah’ın (ol) ‎kelimesi (emri) ile var olmuştur” (Nisâ: 171) gibi ‎ayetler, müteşabih ayetlerdendir.‎
Bazı müfessirlere göre ise müteşabih ayetlerden kasıt, ‎gaybi haberlerdir. Ahiretin sıfatını ve ahirette olacak ‎şeyleri bildiren ayetler böyledir. ‎
Bütün müfessirler Âli İmrân: 7 ayetinde iki yerde ‎durulabileceği konusunda ittifak etmiştir. ‎
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:‎

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ ‏آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ ‏وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في ‏قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ ‏مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء ‏تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ ‏وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ ‏آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا ‏يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ ﴿٧﴾‏

‎“(Ey Muhammed! Göklerde ve yerde hiçbir şey ‎kendisine gizli kalmayan, ibadete kendisinden başkası ‎layık olmayan, tek gerçek rab ve ilah olan) O yüce zat ‎sana Kur’an’ı indirdi. O kitapta muhkem (delalet ‎ettiği mana açık olan ve hiçbir ihtilafa mahal bırakmayan) ‎ayetler vardır, onlar kitabın anasıdır (aslıdır. İhtilaf ‎edildiğinde mutlaka onlara başvurulması gerekir). ‎Ayetlerin bir kısmı da müteşabihtir (delalet ettiği ‎mana açık olmayıp ihtilafa sebep olabilen ayetlerdir). ‎Kalplerinde haktan sapma eğilimi olanlar, ‎‎(muhkem ayetleri bırakıp) Kur’an’ın müteşabih ‎ayetleriyle amel etmek isterler. Bunu,  fitne (fesat) ‎çıkarmak ve (ayetleri heva ve heveslerine göre) tevil ‎etmek için yaparlar. Müteşabih ayetlerin gerçek ‎manasını yalnız Allah bilir ve ilimde derinleşenler ‎şöyle derler: “Biz bunlara (müteşabih ayetlere) iman ‎ettik, (muhkem ve müteşabih ayetlerin) hepsi ‎Rabbimizin katından indirilmiştir.” Bu ‎açıklamalardan ancak akıl sahipleri öğüt alır ‎‎(muhkem ve müteşabih ayetlere iman edip müteşabih ‎ayetleri muhkem ayetlere göre anlar).” (Âli İmrân: 7)‎

Birinci görüş: Âlimlerin cumhuruna göre ayetteki ‎durak, ‎وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ‎ “Müteşabih ‎ayetlerin gerçek manasını yalnız Allah bilir” lafzının ‎sonundadır. Ayetin bu kısmında durulduğunda ayet; ‎‎“Müteşabih ayetlerin gerçek manasını sadece Allah bilir, ‎ilimde derinleşenler bilmez.” manasında olmaktadır. Bu ‎sebeple cumhur, müteşabih ayetlerde tafvid yapmak ‎gerektiğini söylemiştir. Yani bu ayet, tafvid inancının ‎delilidir. Buna göre insanların müteşabih ayetleri, ‎muhkem ayetlere dayanmadan tefsir etmemesi gerekir ‎çünkü bunları idrak etmek mümkün değildir. Böyle ‎ayetleri muhkem ayetlere dayanmadan tefsir etmeye ‎kalkışan kişi sapmış olur. ‎

İkinci görüş: Bazı âlimlere göre ayetteki durak, ‎وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ‎ “ve ilimde derinleşenler” lafzının ‎sonundadır. Ayetin bu kısmında durulduğunda ayet; ‎‎“Müteşabih ayetlerin gerçek manasını Allah ve ilimde ‎derinleşenler bilir.” manasında olmaktadır. ‎
İmam Gazali ikinci görüşü tercih etmiştir. İbni Teymiyye ‎de ikinci görüşü tercih etmiştir ancak ayeti anlama ‎bakımından aralarında fark vardır. ‎
İbni Teymiyye bu ayeti şöyle açıklamaktadır: “Selefi sali‎hin, müteşabih ayetlerde geçen lafızların mücmel olarak ‎zahirini aldı fakat keyfiyetini araştırmadı. Çünkü ayetteki ‎‎“‎زَيْغٌ‎ (sapmak)” sözünden kasıt, müteşabih ayetlerdeki ‎lafızların keyfiyetini araştırmaktır.” ‎
Dolayısıyla İbni Teymiyye’ye göre ayetlerin müteşabih ‎olması kişinin aklına göredir, gerçekte ise ayetler bizatihi ‎müteşabih değildir. Bütün ayetler sarih akla uygundur, ‎ayetlerdeki lafızların lügatteki zahiri (gerçek manası ve ‎hakikati) açıktır ve bilinmektedir. Fakat bazı insanlar için ‎bazı ayetler müteşabih olur çünkü onlar, böyle ayetlerdeki ‎lafızların keyfiyetini ve gerçek mahiyetini araştırmaya ‎kalkıp saparlar. Müteşabih ayetlerin gerçek manasını ‎‎(keyfiyetini) kimse bilemez. İşte, böyle ayetlerdeki ‎lafızların gerçek manasını (keyfiyetini) düşünen kişi sapar. ‎Bu sebeple müteşabihlik, akıllara nispet edilmiştir, ‎kelimelerin gerçek manasına yönelik bir vasıf değildir. ‎Hakkı isteyen kalpler, bu lafızların gerçek manasından ‎sapmaz. Ancak keyfiyeti yani mahiyeti düşünürse sapar. ‎Ayette geçen müteşabih kelimesini böyle anlamak gerekir. ‎Eğer müteşabihten kasıt; sadece Allah’ın bildiği, insan-‎ların ise bilmediği şeyler demek olursa bu durumda ‎‎“Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ve sahabeleri bu ‎kelimelerin manasını anlamadılar ve Allah’a tafvid ettiler. ‎Çünkü Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu kelimelerin ‎manalarını bilseydi mutlaka sahabelere anlatırdı, ‎sahabelere anlatmadığına göre Rasulullah sallAllahu aleyhi ‎ve sellem de bu kelimelerin manasını bilmiyordu.” denilmiş ‎olur. Rasul ve sahabeler hakkında böyle düşünmek ise ‎onlara laf atmak ve onların değerini düşürmek manasına ‎gelir.‎
İbni Teymiyye’ye göre bu okuyuş (birinci durakta ‎durarak okumak) sabit olan bir okuyuştur ve bu okuyuşa ‎göre müteşabih ayetlerin tevilini sadece Allah bilir. Bu ‎görüşü kabul etsek bile tafvid diye bir şey yoktur. Buradaki ‎tevil, kelam âlimlerinin ıstılahındaki tevil değildir.‎
İbni Teymiyye’ye göre tevilden kasıt; bir şeyin gerçeğini ‎‎(hakikatini) yani Allah katındaki manasını bilmektir. Yani ‎kişi, bir şeyin tevilini biliyorsa onun hakikatini, ne ‎olduğunu biliyor demektir. Tevilden kasıt, sonradan çıkan ‎tevil değildir. Sonradan çıkan tevilden kasıt ise halef ‎âlimlerinin ıstılahi manada kullandıkları tevil sözüdür. ‎Istılahi manada tevil; bir lafza zahir olan lügat manasını ‎vermeyip bir sebepten veya delilden dolayı zahir olmayan ‎başka bir mana vermektir. Yani kuvvetli (akla gelen ilk) ‎manayı vermeyip muhtemel manayı vermektir. Bu ıstılah; ‎usul ve kelam âlimlerinin ıstılahıdır, bu ayette geçen tevil ‎kelimesi ise bu manada değildir.‎
Sonuç olarak İbni Teymiyye’ye göre; ister “ ‎اِلَّا اللّٰهُ‎ (sadece ‎Allah)” lafzının sonunda durulsun ister “ ‎وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ‎ ‎‎(ve ilimde derinleşenler)” lafzının sonunda durulsun, ‎sonuçta zahiri manasını kabul edenler tevil ‎yapmamışlardır. Çünkü tefsir yapanlar sadece zahiri ‎aldılar ve tevil yapmadılar. Yani ayette ister birinci durakta ‎durmayı tercih edenler olsun ister ikinci durakta durmayı ‎tercih edenler olsun, tevil yapmadılar. Çünkü ona göre ‎tevil, bir lafzın gerçek manasını bilmek demektir ve ‎lafızların gerçek mahiyetini (keyfiyetini) sadece Allah bilir, ‎kimse bilemez. ‎
İmam Gazali ise İbni Teymiyye gibi durağın “‎وَالرَّاسِخُونَ فِي ‏الْعِلْمِ‎ (ve ilimde derinleşenler)” lafzının sonunda olduğu ‎görüşünü alıp Allah’ın sıfatlarıyla ilgili ayetlerde zahire ‎göre tefsir yapsa da İbni Teymiyye ile aralarında fark ‎vardır. Zira İmam Gazali rahmetullahi aleyh ayetteki ‎müteşabihi akıllara nispet etmemekte; müteşabihi, Allah-‎u Teâlâ hakkında verilen ve lügatteki gerçek manası ‎teşbihi çağrıştıran haberler olarak görmektedir. İmam ‎Gazali müteşabih ayetlerin manasını rasuller ve ilimde ‎derinleşenlerin bileceği görüşünü almıştır. Yani onlar, ‎akıllarının alabileceği kadarıyla bu ayetlerin manalarını ‎anlarlar; yoksa bu, Allah’ın mahiyetini bildikleri anlamına ‎gelmez çünkü beşer aklı ilim konusunda ne kadar ‎yükselse de Allah-u Teâlâ’nın zatının ve sıfatlarının ‎mahiyetini idrak konusunda acizdir. Allah-u Teâlâ’nın ‎zatının ve sıfatlarının mahiyetini kendisinden başkası ‎bilmez. ‎
İmam Gazali’ye göre müteşabih ayetler yüce Allah’ın ‎zatı hakkında zikredilen haberlerdir ve bu haberlerin ‎manasını bilmek farz değildir; âlim olmayan bu manaları ‎anlayamaz, anlamakla da mükellef tutulmamıştır. Onlara ‎farz olan; Kuran’ın muhkemiyle amel etmek, ‎müteşabihine iman edip İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin ‎Mezhebi) kitabında zikredilen avama vacip yedi vazifeyi ‎uygulamaktır. Dolayısıyla ayette yasaklanan, tevil ehli ‎olmayanın yaptığı tevildir.‎
Zahire gelince; yukarıda izah ettiğimiz üzere İmam ‎Gazali’nin zahirden kastı, selim aklın bir sözü okuduğunda ‎sözün siyak ve sibakından anladığı manadır. Allah ‎hakkındaki lafızların zahiri ise kuvvetli olan mecaz ‎manadır, gerçek mana değildir. Yani İbni Teymiyye ‎‎“Ayetlerde geçen ‎يَد‎ (yed: el) kelimesinin manası lügatte ‎geçen eldir ve bu, Allah’a layık olan bir eldir; istiva, gerçek ‎bir istivadır ve Allah’a layıktır; ‎عَيْن‎ (ayn: göz), gerçek bir ‎gözdür ve Allah’a layıktır; ‎وَجْه‎ (vech: yüz), gerçek yüzdür ‎ve Allah’a layıktır. Çünkü kelimelerin lügatteki zahiri ‎manası bunlardır.” demekte, İmam Gazali ise bu lafızların ‎zahirinin Allah hakkında gerçek manayı ifade etmediğini, ‎açık olan mecaz manasını ifade ettiğini söylemektedir. ‎Dolayısıyla bu kelimeyi zahir olan açık mecaz manasıyla ‎anlayan kişi tevil yapmış sayılmaz. Çünkü tevil, zahiri ‎manasını almayıp başka bir mana almaktır. Dolayısıyla ‎açık olan mecaz manası alındığında ne tevil yapılmış ne ‎de kelimenin lügatteki gerçek manası verilmiş olur. Birinci ‎farkı açıklarken İmam Gazali’nin İlcâmu’l-Avâm (Selefi ‎Salihinin Mezhebi) kitabından naklettiğim sözleri buna ‎delildir.‎

Sonuç olarak şöyle diyoruz: Müteşabih ayet ve ‎hadisler konusunda İmam Gazali’nin görüşünün daha ‎doğru olduğuna inanmakta, bunun daha dakik, daha ‎doğru ve daha selametli yol olduğunu görmekteyiz. Çünkü ‎bu, tenzihi asıl gören, avamı teşbih ve tecsimden ‎uzaklaştıran ve insanları çetrefil anlayışa sürüklemeyen ‎bir yoldur. ‎
İbni Teymiyye ile İmam Gazali arasındaki Allah’ın ‎sıfatlarıyla ilgili farkı ana hatlarıyla anlattık. Buna göre İbni ‎Teymiyye'nin, İmam Gazali'nin kitabı hakkında söylediği ‎‎“Selefin akidesini temsil ediyor.” sözü gerçekten doğru bir ‎sözdür. Fakat bu akide, İbni Teymiyye’nin akidesi değildir. ‎İlcâmu’l-Avâm kitabı için hem “Selefin akidesini temsil ‎ediyor.” demek hem de ona zıt bir akideye sahip olup ‎‎“Selefin akidesi budur.” demek, açık bir çelişkidir.‎





 2 
 : 13 Şubat 2019, 12:21:24 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

Dördüncü fark: İmam Gazali, Allah’ın cisimden ve cisimle alakalı şeylerden münezzeh ‎olduğunu söylemektedir. İbni Teymiyye ise bu gibi sözleri kullanmanın bidat olduğunu ve ‎bunların kelamcıların uydurduğu batıl şeyler olduğunu söylemektedir. ‎
Bu konuda şuna dikkat etmek gerekir: Kullanılan lafızlar yeni olsa bile kastedilen mana ‎haktır. İbni Teymiyye ise bu sözleri hem lafız hem de mana olarak reddetmiştir yani ona göre ‎‎“Allah cisimdir.” de denilmez “cisim değildir” de denilmez.‎

 3 
 : 12 Şubat 2019, 00:04:53 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame
Üçüncü fark: İbni Teymiyye, müteahhir âlimlerinin ‎müteşabih ayetlerde yaptıkları tevili Allah’ın sıfatlarını ‎iptal etmek olarak görüp Allah’ın ayetlerini tahrif etmek ‎sayar. Müteahhir âlimlerin tevili ise müteşabih ayetlerde ‎geçen kelimelere lügatteki gerçek manasını vermeyip, ‎çünkü bunlar Allah’a layık olmayan manalardır, kelimeye ‎mecazi manalarından Allah’a layık olan bir manayı seçip ‎vermektir. İşte İbni Teymiyye böyle yapmayı, sıfatı iptal ve ‎Allah’ın ayetlerini tahrif etmek olarak vasıflandırmaktadır. ‎İmam Gazali rahmetullahi aleyh ise böyle bir tevil yapmayı ‎sadece avama yasaklamakta, belli şartlar dâhilinde ‎âlimlere cevaz vermektedir.‎

 4 
 : 11 Şubat 2019, 13:55:05 
Başlatan Tevhidihsan - Son mesaj Gönderen: Tevhidihsan
CazakAllahuayran


 5 
 : 11 Şubat 2019, 00:25:15 
Başlatan Tevhidihsan - Son mesaj Gönderen: Admin

Şu linkten baksın zevceniz in şa Allah. Rusça kitaplar ve makaleler var, istifade edebilir:

http://www.davetulhaq.com/ru/forum/index.php?board=27.0

 6 
 : 10 Şubat 2019, 23:30:09 
Başlatan Tevhidihsan - Son mesaj Gönderen: Tevhidihsan
 Zevcem kazakistanli   6 aydr bulamiyorum yardim istiyorum
Rusca pdf ve kitap adres tevhid akide usul vs.

 7 
 : 09 Şubat 2019, 11:36:04 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame
İkinci fark: İbni Teymiyye sözde, tecsimi ve teşbihi ‎reddettiği halde Allah-u Teâlâ için hissi olan bir cihet ‎‎(fevkıyet ciheti) ispat etmektedir. Bu inancına delil olarak ‎bazı nasların zahirini göstermektedir.(‎65) ‎
İmam Gazali ise Allah-u Teâlâ’yı hissi cihetten tenzih ‎etmektedir çünkü bu, mahlukata ait olan bir sıfattır ve ‎Allah-u Teâlâ mahlukata benzemekten münezzehtir. Bu ‎konuda İlcâmu’l-Avam (Selefi Salihinin Mezhebi) ‎kitabının 126. sayfasında şöyle demiştir: ‎
‎“Arapçada “‎فَوْقَ‎ (fevk: üst)” kelimesinin sadece iki ‎manası vardır; ya mekân üstünlüğü ya da mertebe ‎üstünlüğüdür. Takdis ve tenzihten dolayı Allah-u Teâlâ ‎hakkında mekân üstünlüğü batıl olduğuna göre “‎فَوْقَ‎ ‎‎(fevk: üst)” lafzından Allah hakkında caiz olan tek bir ‎mana kalır ki o da mertebe üstünlüğüdür. Dolayısıyla “O ‎‎(Allah), kulları üzerinde kahhardır (her türlü ‎tasarrufa sahiptir).” (el-En’am: 18)  ayetindeki ‎üstünlükten mertebe üstünlüğünü anlamak gerekir.” ‎
Ben diyorum ki: İbni Teymiyye’nin sahip olduğu bu ‎inanç, selim aklın asla kabul etmediği bir inançtır. Zira ‎Allah’ın hem mahlukata benzemekten, cisim ve cisimle ‎alakalı özelliklere sahip olmaktan münezzeh olması hem ‎de bununla birlikte yalnızca cisimlere has olan hissi bir ‎ciheti olması imkânsızdır. Mekân ve cihet yaratılmış olan ‎şeylerdir ve Allah-u Teâlâ bunları yaratmadan önce vardır. ‎Öyleyse nasıl olur da cihet ve mekânı yaratan zat, bir cihet ‎ve mekânla vasfedilebilir? En basit düşünen akıl bile bilir ‎ki cisim olmayan bir şeye, cisim için söz konusu olan ‎parmakla yukarıyı işaret ederek hissi bir cihet yani mekân ‎nispet etmek birbirine zıt olan şeylerdir. Selim akıl, böyle ‎bir tenakuzu hiçbir şekilde uygunlaştırmaz. ‎Uygunlaştırabilen varsa uygunlaştırsın, görelim. ‎
Allah’a hissi manada cihet yani mekân isnat eden İbni ‎Teymiyye ve onun görüşlerine sarılanlar, bu mekânın ‎ademî (olmayan, yaratılmamış) bir mekân olduğunu ‎söylerler. Peki, ademî yani mevcut olmayan bir mekâna ‎nasıl parmakla işaret edilebilir? Mevcut olmayan bir ‎mekân nasıl hissi olarak ispat edilebilir? Bu, hiçbir selim ‎aklın kabul etmediği apaçık bir tezattır. Mahlukata ‎benzemekten, cismi özelliklere sahip olmaktan münezzeh ‎olan Allah’ın, ancak cisimler için söz konusu olan hissi ‎mekânı olması, ancak cisimlerin cihetinin gösterilmesi için ‎söz konusu olan parmakla işaret edilmesi imkânsızdır. ‎İbni Teymiyye’nin Allah’ın gökte olduğunu, gerçek ‎manada arşın üzerinde bulunduğunu ispat etmek adına ‎öne sürdüğü delillerin hiçbiri onun lehine değildir. ‎Hanbeli âlimlerinin büyüklerinden olan İbni el-Cevzi ve ‎başka âlimler, kendi zamanlarında İbni Teymiyye gibi ‎görüşe sahip olanlara güzel bir şekilde reddiye ‎yapmışlardır.(‎66)‎
İbni Teymiyye sahip olduğu bu görüşün, selefi salihinin ‎görüşü olduğunu iddia edip bu görüşe sahip olmayanları ‎bidatçi diye vasfetmektedir. Bu iddiasına delil olarak ‎İmam Malik’ten sabit olmayan şu sözü getirmektedir: ‎‎“İstiva malumdur, keyfiyet ise meçhuldür. Ona iman ‎etmek vacip, hakkında soru sormak bidattir.”‎
Bu söz İmam Malik’ten sabit kabul edilse bile yine de bu ‎sözden İbni Teymiyye’nin anladığı mana çıkmaz, kaldı ki ‎İmam Malik’ten bu konuda sabit olarak gelen rivayetler, ‎onun sözünün İbni Teymiyye’nin anladığı gibi olmadığını ‎çok açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. İmam ‎Malik’ten sabit olan rivayette o, şöyle demiştir: “Allah, ‎‎“El-Rahmân, arşa istiva etti.” (Tâ hâ: 5) ‎buyurmuştur. Allah nefsini (Kur’an’da) vasfettiği gibidir, ‎O’nun hakkında “nasıl” denilmez. Keyfiyet O’ndan ‎kaldırılmıştır.” Sabit olan başka bir rivayette ise şöyle ‎geçmektedir: “İstiva meçhul değildir (hakkında ayet ‎vardır). Keyfiyet düşünülmez (aklı aşar). Ona iman etmek ‎vaciptir, (manası ve keyfiyeti) hakkında soru sormak ise ‎bidattir.” Bu sözlere bakıldığında açıkça anlaşılmaktadır ki ‎İmam Malik’in anlatmak istediği şey, istivanın hissi ‎manada olmayıp Allah’ın zatına layık olduğu ve mahiye-‎tinin bilinemeyeceğidir.(‎67)



‎(‎65) Bu konuda İbni Teymiyye’nin el-Hameviye el-Kubra s.419-421’e ‎ve diğer kitaplarına bakılabilir.‎
‎(‎66) Bu meseleyle ilgili selefi salih âlimlerinin ve onlara tabi ‎olan âlimlerin görüşlerini içeren bir kitapta, delilleriyle birlikte bu ‎mesele geniş bir şekilde ele alınacaktır.‎
‎(‎67) Bu konuda daha geniş açıklama için Selefi Salihinin ‎Mezhebi kitabının 78-79. sayfalarına bakılabilir.‎

 8 
 : 07 Şubat 2019, 10:45:02 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

İmam Gazali ile İbni Teymiyye ‎Arasındaki Sıfatla İlgili İnanç Farkları:‎

Birinci fark: İbni Teymiyye, Kur’an ve sünnette Allah-‎u Teâlâ’ya nispet edilen müteşabih haberler hakkında ‎şöyle diyor: “Bunlar Allah’ın sıfatıdır. Allah hakkında ‎kullanılan bu lafızlardan gerçek manası kastedilmiştir ‎fakat Allah için olan gerçek manası, mahlukat için olan ‎gerçek manası ile aynı değildir. Allah için kullanılan ‎gerçek manası Allah’a layık olan, mahlukat için kullanılan ‎gerçek manası da mahlukata layık olan bir manadır. ‎Örneğin; “Allah’ın yed’i (eli), beyat verirken beyat ‎edenlerin elleri üzerindedir.” (Fetih: 10) ayetinde ‎Allah-u Teâlâ’ya “‎يَد‎ (yed: el)” lafzı isnat edilmektedir. Yed ‎kelimesinin manası, bilinen bir manadır. Allah için ‎kullanıldığında O’na layık bir manası vardır, mahlukat için ‎kullanıldığında ise mahlukata layık bir manası vardır. ‎Buna göre mahlukat için yed (el) bir uzuvdur fakat Allah ‎için kullanıldığında uzuv değil, bir sıfattır. ‎وَجْه‎ (vech: yüz), ‎قَدَم‎ (kadem: ayak), ‎الإسْتِوَاء‎ (istiva) da keza.” ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh ise böyle demiyor. İmam ‎Gazali’ye göre “‎يَد‎ (yed: el)” kelimesinden akla gelen ilk ‎mana uzuvdur. Allah için yed kelimesini bu manada ‎kullanmak caiz olmaz. Dolayısıyla bu kelime Allah’a isnat ‎edilmişse ilk olarak lügatteki gerçek manasının ‎kastedilmediğine iman etmek gerekir. ‎
İbni Teymiyye’ye göre Allah için zikredilen yed, vech, ‎kadem, istiva vb. kelimelerin zahiri, gerçek manasıdır ve ‎Allah için kullanılan bu kelimelerin gerçek manası Allah’a ‎layık olan manadır. Kullar için kullanıldığında da gerçek ‎manası kastedilir ancak kullar için kullanıldığında gerçek ‎manası onlara layık olan manadır. Dolayısıyla bu gibi ‎ayetler okunduğunda şöyle anlamak gerekir: “Allah’ın bir ‎yed’i (eli) vardır fakat mahlukatın eli gibi değildir.” İşte ‎zahiri mana budur. ‎
İmam Gazali ise böyle demiyor. İmam Gazali ‎rahmetullahi aleyh’e göre bu ayet ve hadislerin zahiri, aklı ‎olan bir kişinin okuduğunda ilk anladığı manadır. Ve bu, ‎İmam Gazali’ye göre kuvvetli olan mecazdır. O halde ‎İmam Gazali’ye göre bu ayetlerin zahiri manası, kuvvetli ‎olan mecazdır ve artık kuvvetli olan mecaz, zahiri olan ‎gerçek mana olmuş olur. Örneğin bir Müslüman, ‎‎“Allah’ın yed’i (eli), beyat verirken beyat edenlerin ‎elleri üzerindedir.” (Fetih: 10) ayetini okuduğu ‎zaman aklına hiçbir zaman “‎يَد‎ (yed: el)” kelimesinin ‎gerçek manası gelmez, hemen mecazi manada olduğunu ‎düşünür; çünkü lügatteki el manası, Allah’a layık olan bir ‎mana değildir. Müslümanın inancında şu temel vardır: ‎Allah-u Teâlâ uzuvlardan, mahlukata benzemekten ‎münezzehtir. Dolayısıyla Allah için “‎يَد‎ (yed: el)” kelimesini ‎okuduğunda asla lügatteki el manası aklına gelmez. ‎Aklına gelecek olan; “Allah onları destekleyecek, onlara ‎yardımcı olacaktır.” manasıdır. Aynı şekilde “Emir, şehre ‎el koydu.” sözünden hiçbir zaman emirin elinden ‎bahsedildiği anlaşılmaz. Bu sözden, emirin şehri ‎kontrolüne geçirdiği anlaşılır, velev ki emirin eli kesik ‎olsun. İşte Allah için zikredilen vech, kadem, istiva vb. de ‎böyledir. ‎
İmam Gazali’nin kitabında verdiği şu örnekler buna ‎delildir: ‎
‎“Avamdan bir kimse, Kur’an veya sünnette “Allah’ın ‎yed’i (eli)” veya “Allah’ın ısba’ı (parmağı)” sözlerinin ‎geçtiği ayet ve hadisleri veya Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem'in "Allah-u Teâlâ Âdem’in çamurunu yed’i (eli) ‎ile mayaladı." ya da "Mu’minin kalbi, Rahman’ın ‎ısba’larından (parmaklarından) iki ısba’ı (parmağı) ‎arasındadır." sözlerinde Allah'a isnat edilen "‎يَد‎ (yed: ‎el)" ve "‎إِصْبَع‎ (ısba’: parmak)" lafızlarını duyduğu zaman ‎bilmelidir ki "‎يَد‎ (yed: el)" sözü iki manaya gelir. Birincisi; ‎lügatteki asıl manasıdır. Yani et ve sinirden oluşan bir ‎uzuvdur. Bu et, kemik ve sinir, özel vasıfları olan birer ‎cisimdir. Cisimden kastım; uzunluğu, eni ve derinliği olan, ‎bulunduğu yeri işgal eden ve bulunduğu yerden ‎çekilmedikçe işgal ettiği yerde başka bir şeyin bulun-‎masına engel olan belli hacimdeki şeydir.‎
Bu lafız, yani yed (el) lafzı, istiare olarak başka bir ‎manada da kullanılır. İstiare olarak kullanılan yed lafzı, ‎asla cisim manasında değildir. Tıpkı "Ülke, emirin ‎elindedir." denildiği gibi. Emirin eli kesik bile olsa bu, ‎manası anlaşılır bir sözdür.  ‎
Bu sebeple avam olsun ya da olmasın herkesin, ‎Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in Allah-u Teâlâ ‎hakkında kullandığı "‎يَد‎ (yed: el)" lafzından asla etten, ‎kandan ve kemikten müteşekkil bir cisim olan uzuv ‎manasını kastetmediğine kesin ve yakini olarak inanması ‎gerekir. Çünkü bu, Allah-u Teâlâ hakkında imkânsızdır ve ‎Allah-u Teâlâ bundan münezzehtir.” (s.35-37)‎
İmam Gazali’nin bu sözü gösteriyor ki "‎يَد‎ (yed: el)" lafzı ‎cümleden etten, kemikten, sinirden müteşekkil uzuv ‎manasında anlaşılıyorsa sözün zahiri “gerçek” manadır; ‎cümleden gerçek manasında anlaşılmasına imkân yoksa -‎ki bu lafızlar uzuvlardan münezzeh olan Allah hakkında ‎kullanılmaktadır- kastedilenin mecazi mana olduğu açıktır ‎ve bu durumda sözün zahiri “tercih edilen mecaz” ‎manadır. Allah-u Teâlâ’ya nispet edilen "‎يَد‎ (yed: el)", ‎وَجْه‎ ‎‎(vech: yüz), ‎قَدَم‎ (kadem: ayak), ‎النُّزُول‎ (nüzul: inme), ‎الإِسْتِوَاء‎ ‎‎(istiva) vb. lafızların lügatteki gerçek manası Allah ‎hakkında düşünülemeyeceğine göre sözün zahiri asla bu ‎mana olamaz, dolayısıyla Allah’a nispet edilen bu lafızların ‎zahirinin gerçek değil, tercih edilen mecaz olduğu açıktır. ‎
İmam Gazali’nin zahirden kastının cümleden anlaşılan ‎mana olduğuna dair bir başka delil ise şu sözüdür: ‎
‎“Eğer avam olan bir kimse, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve ‎sellem’in “Allah-u Teâlâ her gece dünya semasına ‎iner.” sözündeki “inme” lafzına takılırsa bilmesi gereken ‎şudur: “‎النُّزُول‎ (nüzul: inmek)”‎‏ ‏lafzı‏ ‏müşterek olan (birkaç ‎mana için kullanılabilen) bir isimdir. Buna göre, bazen bu ‎lafız kullanıldığında vereceği mananın üç cisme ihtiyacı ‎olur. Bunlar; yukarıda mevcut olan cismin yerleştiği yer, ‎aşağıda mevcut olan cismin yerleştiği yer ve bu iki cisim ‎arasında yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya ‎hareket eden bir cisimdir. Hareket eden cisim, aşağıdaki ‎cisimden yukarıdaki cisme doğru hareket ederse buna ‎‎“çıkmak”, “yükselmek” denir. Eğer bu cisim yukarıdaki ‎cisimden aşağıdaki cisme doğru hareket ederse buna da ‎‎“inmek”, “düşmek”, “alçalmak” denir.‎
Bazen de bu lafız (inme lafzı) başka bir mana için ‎kullanılır. Bu manaya göre, cismin bir yerden bir yere ‎intikal etmesi veya hareket etmesi kastedilmez. Allah-u ‎Teâlâ’nın şu sözündeki gibi: “…ve sizin için enamdan ‎‎(deve, sığır, koyun ve keçilerden erkek ve dişi) sekiz çift ‎indirdi (var etti).” (Zümer: 6) ‎
Bu ayette “‎وَأَنْزَلَ‎ (enzele: indirdi)”‎‏ ‏‎ lafzı geçmektedir. ‎Ancak bu lafızla yukarıdan aşağıya doğru bir hareket ‎kastedilmemiştir. Zira hiç kimse, enamdan olan deve ya ‎da ineğin gökten indiğini görmemiştir. Enamlar (deve, ‎sığır, koyun ve keçi cinsi), annelerinin rahminde ‎yaratılırlar. Ayetteki “indirdi” lafzıyla elbette bir mana ‎kastedilmiştir, fakat asla gökten yere inme manasında bir ‎hareket kastedilmemiştir. Tıpkı İmam Şafiî rahmetullahi ‎aleyh’in söylediği şu sözdeki gibi: “Mısır’a girdim, ‎sözümü anlamadılar. Bunun üzerine biraz indim, ‎sonra yine indim, sonra tekrar indim ta ki onlar ‎anlayıncaya kadar.” Bu sözünde İmam Şafiî rahmetullahi ‎aleyh, bedeninin yukarıdan aşağıya intikal ettiğini kas-‎tetmemiştir (anlaşılsın diye sözünü basite indirdiğini ifade ‎etmek istemiştir).   ‎

Buna göre mu’minin kesin olarak inanması ‎gereken şudur: Allah-u Teâlâ hakkında zikredilen ‎‎“inme” sözünden, bahsettiğimiz birinci mana asla ‎kastedilmemiştir; yani bu söz, bir şahsın ve bedenin ‎yukarıdan aşağıya hareket etmesi manasında değildir. ‎Zira şahıs ve beden birer cisimdir. Yüce olan Rab ise asla ‎bir cisim değildir.” (s.53-54)‎
Bu söz de açıkça göstermektedir ki İmam Gazali ‎rahmetullahi aleyh Allah’a nispet edilen “‎النُّزُول‎ (nüzul: ‎inmek)” lafzından lügatteki gerçek manası olan ‎‎“yukarıdan aşağıya intikal etme, hareket etme” ‎kastedilmediğine, çünkü Allah’ın bu gibi cisimlere ait olan ‎vasıflardan münezzeh olduğuna, dolayısıyla kastedilenin ‎tercih edilen mecaz mana olduğuna ve bu nassın zahirinin ‎de bu mecaz olan mana olduğuna inanmaktadır. Zira bir ‎sözün gerçek manasının kastedilmiş olması imkânsız ise -‎bilinsin ya da bilinmesin- mecazi manasının kastedildi-‎ğine hükmedilir. İşte selim akıl sahibi bir kimse sözü ‎okuduğunda gerçek mananın değil, mecazi mananın ‎kastedildiğini anlarsa bu sözün zahirinden anlaşılan, ‎mecazi mana demektir. Kullanılan bu ifadelerden zaruri ‎olarak anlaşılan mecaz manasına, ister İmam Gazali gibi ‎‎“zahir” ismi verilsin ister “tevil” ismi verilsin fark etmez; ‎ihtilaf manada değil, lafızdadır.‎

Ben (Ziyaeddin el-Kudsi) şöyle diyorum:
İmam ‎Gazali rahmetullahi aleyh’in görüşünde teşbihe düşme ‎korkusu yoktur, avam bunu rahat bir şekilde anlar. İbni ‎Teymiyye’nin görüşü ise avamın kafasını karıştırır ve onu ‎teşbihe sürükler. Çünkü yed, vech, kadem, nüzul, istiva ‎gibi lafızların lügatte asıl bir manası vardır ve bu asıl olan ‎mana, hissedilen şey için konulmuştur. Yani “‎يَد‎ (yed: el)” ‎denildiğinde asıl manası, hissedilen bir eldir; “‎قَدَم‎ (kadem: ‎ayak)” denildiğinde hissedilen bir ayak, “‎وَجْه‎ (vech: yüz)” ‎denildiğinde hissedilen bir yüzdür. “Gerçek manası” ‎denildiğinde bu mana, hissedilen yani duyu organlarıyla ‎algılanabilen veya akılla hayal edilen bir manadan başkası ‎değildir. Allah-u Teâlâ ne duyu organlarıyla algılanabilir ‎ne de akılla hayal edilebilir. Buna göre “gerçek bir yed (el), ‎gerçek bir kadem (ayak), gerçek bir vech (yüz)” denildiği ‎zaman bu, hissedilen bir şey yani uzuvdur. “Nüzul ‎‎(inmek)” kelimesi de bir yerden bir yere intikal etmeyi, ‎yukarıdan aşağıya inmeyi ifade etmek için konulmuştur, ‎‎“gerçek manası” denildiğinde anlaşılan budur. Yani bu gibi ‎kelimeler gerçek manası itibarıyla hissi olan mana için ‎kullanılır. Buna göre “Bu kelimeler gerçek manada ‎kullanılmıştır.” dedikten sonra ister “mahiyeti biliniyor” ‎denilsin ister “mahiyeti bilinmiyor” denilsin fark etmez, ‎kastedilen hissi bir mana yani uzuvdur. Eğer bu ‎kelimelerden hissedilen bir şeyden başka mana istenirse, ‎bu manayı bilelim ya da bilmeyelim, bu kelimeler gerçek ‎manası ile değil, mecazi mana ile kullanılmıştır. Bir kimse ‎tevil yapmayayım diye, “Bu kelimelerin zahiri manası ‎vardır ve o mana Allah-u Teâlâ’ya layıktır, hissedilmeyen ‎bir manadır fakat ben onun mahiyetini bilmiyorum.” derse ‎aslında bir tevilden kaçıp başka bir tevile geçmiştir; ‎mecazdan kaçmış, başka bir mecaza girmiştir.‎

İbni Teymiyye, “Yed, vech, kadem, nüzul vb. lafızlar ‎gerçek manadadır ve Allah’a ait sıfatlardır, ‎mahlukatınkine benzemez.” sözüne karşı çıkanlara şöyle ‎bir kıyas sunmaktadır: “Siz, Allah’ın kudret, ilim, irade ‎sıfatları olduğunu ve bunların zati sıfatlar olduğunu kabul ‎ediyor, mahlukatın sıfatlarına benzemediğini ‎söylüyorsunuz. Aynı tavrı niçin yed, vech, kadem, nüzul ‎vb. için de takınmıyorsunuz? Bunlar da Allah’ın zati ‎sıfatıdır ve mahlukatınkine benzemez.” ‎
Cevap olarak şöyle diyorum: ‎
Birincisi; İbni Teymiyye burada yed, vech, kadem, ‎nüzul gibi teşbihi andıran lafızları kudret, ilim, irade ‎sıfatlarına kıyas etmiştir ancak böyle bir kıyas batıldır. Zira ‎kıyasın sahih olması için kıyas edilen ile kendisine kıyas ‎yapılan arasındaki ortak illetin birebir aynı olması gerekir. ‎En küçük bir farklılık, kıyası batıl kılar. Kudret, ilim ve ‎irade gibi vasıfların anlamı manevidir; bunlardan maddi ‎ya da hissi bir şey akla gelmez. Yed, vech, kadem vb. ise ‎öyle değildir; bunlar maddi yani duyu organlarıyla ‎hissedilebilendir. Dolayısıyla kudret, ilim ve irade; yed, ‎vech, nüzul gibi değildir, aralarında fark vardır, bu sebeple ‎birbirine kıyas edilemez.‎
İkincisi: İlim, kudret, irade gibi manevi sıfatlarla ‎Allah-u Teâlâ vasfedildiği zaman, “Allah’ın ilmi, insanların ‎ilmine benzemez. Allah’ın kudreti, insanların kudretine ‎benzemez. Allah’ın iradesi, insanların iradesi gibi ‎değildir.” demeye gerek yoktur çünkü ilim, kudret ve irade ‎gibi sıfatlar seviyelidir. Allah için ilim denildiğinde en ‎mükemmel ilim anlaşılır, kudret ve irade de keza. ‎Dolayısıyla bu tür manevi olan vasıflandırmaları lügat ‎manasıyla yani gerçek anlamıyla kullanarak Allah-u ‎Teâlâ’yı vasfederiz. Çünkü mana ifade eden bu lafızlar, ‎hakkında kullanılan zata göre anlam kazanır. Yed, vech, ‎kadem, nüzul ise böyle değildir, bu kelimelerin dildeki ‎zahiri (gerçek) manası hissidir; yani yed (el), vech (yüz), ‎kadem (ayak) birer uzuv, nüzul (inme) bir hareket, yukarı ‎mekândan aşağı mekâna intikaldir. Bu vasıflar arasında ‎vasfedilene uygun olarak farklar bulunsa da bu, onları ‎uzuv olmaktan çıkarmaz. Farkları, ancak şekil ve ölçü gibi ‎keyfiyetlerindedir; dolayısıyla uzuv manası olan bu tür ‎lafızları Allah hakkında gerçek, yani lügat manasında ‎kullanmak asla caiz olmaz. Bu gibi kelimeler nassın ‎siyakından ayrı olarak okunduğunda akla ilk olarak dildeki ‎zahiri yani gerçek olan mana gelir. Bu sebeple selefi ‎salihin ve ehlisünnet âlimleri bu gibi kelimelerin zahiri ‎manasından Allah’ı tenzih etmiştir. Onların Allah’tan ‎tenzih ettikleri bu manadan İbni Teymiyye de Allah’ı ‎tenzih etmektedir fakat o, Allah için kullanıldığı zaman bu ‎kelimelerin zahiri manasının mahlukata ait olan yed (el), ‎vech (yüz), kadem (ayak), nüzul (inme) gibi olmadığını, ‎Allah’a layık olan bir yed (el), Allah’a layık olan bir vech ‎‎(yüz), kadem (ayak), nüzul (inme) olduğunu ‎söylemektedir. Bu kelimeler mahlukat için kullanıldığında ‎uzvu ifade ederken Allah için kullanıldığında uzuv ‎manasına gelmeyeceğini söylemektedir. Peki, İbni ‎Teymiyye’ye göre lügatteki gerçek manasıyla anlaşılması ‎gereken bu kelimeler uzuv manasında değilse lügatteki ‎hangi gerçek manaya göre bu kelimeleri anlamalıyız? ‎Kendisi bu sorunun cevabını vermemiştir. Lügate ‎baktığımız zaman bu kelimelerin gerçek manası uzuvdur, ‎hiçbir sözlükte “Allah için kullanıldığında manası şudur.” ‎diye bir ibare geçmemektedir. Bu kelimeler Allah-u Teâlâ ‎hakkında kullanıldığında manasının mahlukata layık bir ‎mana değil, Allah’a layık bir mana olduğunu söyleyip bu ‎mana ortaya konmadığı müddetçe mana gizli kalmıştır. ‎Dolayısıyla aslında İbni Teymiyye bu kelimelere bir mana ‎vermemiştir. Şayet ona tabi olanlar mana verdiğini ‎söylüyor iseler buyursun, o manaları bizimle de ‎paylaşsınlar. ‎

 9 
 : 05 Şubat 2019, 21:58:58 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame
‎بِسْــــــــــــــــــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَـٰنِ الرَّحِيم‎

Cumade’l Ahir ayının hilali, 29 Cumade'l Evvel 1440 (Miladi:5 ‎Şubat ‎‎2019) tarihinde dünyanın çeşitli bölgelerinde ‎bulunan ‎Müslümanlar tarafından gözlenmiş fakat görülmemiştir.
‎Bu ‎sebeple Cumade'l Evvel ayı otuza tamamlanacak, hicri 1440 ‎ ‎Cumade’l Ahir ayına miladi 7 Şubat 2019 Perşembe günü başlanacaktır.‎



 10 
 : 05 Şubat 2019, 00:22:28 
Başlatan Alkame - Son mesaj Gönderen: Alkame

İMAM GAZALİ VE İBNİ TEYMİYYE ‎İLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİR MESELE

İbni Teymiyye, İmam Gazali ve kitabı İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin Mezhebi) hakkında ‎Mecmûu’l-Fetâvâ’da şunları söylüyor: ‎

‎‎فَإِنْ فُرِضَ أَنَّ أَحَدًا نَقَلَ مَذْهَبَ السَّلَفِ كَمَا يَذْكُرُهُ؛ فَإِمَّا أَنْ يَكُونَ ‏قَلِيلَ الْمَعْرِفَةِ بِآثَارِ السَّلَفِ كَأَبِي الْمَعَالِي وَأَبِي حَامِدٍ الْغَزَالِيِّ ‏وَابْنِ الْخَطِيبِ وَأَمْثَالِهِمْ مِمَّنْ لَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ الْمَعْرِفَةِ بِالْحَدِيثِ مَا ‏يُعَدُّونَ بِهِ مِنْ عَوَامِّ أَهْلِ الصِّنَاعَةِ فَضْلًا عَنْ خَوَاصِّهَا وَلَمْ يَكُنْ الْوَاحِدُ ‏مِنْ هَؤُلَاءِ يَعْرِفُ الْبُخَارِيَّ وَمُسْلِمًا وَأَحَادِيثَهُمَا إلَّا بِالسَّمَاعِ كَمَا ‏يَذْكُرُ ذَلِكَ الْعَامَّةُ وَلَا يُمَيِّزُونَ بَيْنَ الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ الْمُتَوَاتِرِ  عِنْدَ ‏أَهْلِ الْعِلْمِ بِالْحَدِيثِ وَبَيْنَ الْحَدِيثِ الْمُفْتَرَى الْمَكْذُوبِ وَكُتُبُهُمْ أَصْدَقُ ‏شَاهِدٍ بِذَلِكَ فَفِيهَا عَجَائِبُ. وَتَجِدُ عَامَّةَ هَؤُلَاءِ الْخَارِجِينَ عَنْ مِنْهَاجِ ‏السَّلَفِ مِنْ الْمُتَكَلِّمَةِ وَالْمُتَصَوِّفَةِ يَعْتَرِفُ بِذَلِكَ إمَّا عِنْدَ الْمَوْتِ وَإِمَّا ‏قَبْلَ الْمَوْتِ وَالْحِكَايَاتُ فِي هَذَا كَثِيرَةٌ مَعْرُوفَةٌ. هَذَا أَبُو الْحَسَنِ ‏الْأَشْعَرِيُّ: نَشَأَ فِي الِاعْتِزَالِ أَرْبَعِينَ عَامًا يُنَاظِرُ عَلَيْهِ ثُمَّ رَجَعَ عَنْ ‏ذَلِكَ وَصَرَّحَ بِتَضْلِيلِ الْمُعْتَزِلَةِ وَبَالَغَ فِي الرَّدِّ عَلَيْهِمْ. وَهَذَا أَبُو ‏حَامِدٍ الْغَزَالِيُّ مَعَ فَرْطِ ذَكَائِهِ وَتَأَلُّهِهِ وَمَعْرِفَتِهِ بِالْكَلَامِ وَالْفَلْسَفَةِ ‏وَسُلُوكِهِ طَرِيقَ الزُّهْدِ وَالرِّيَاضَةِ وَالتَّصَوُّفِ يَنْتَهِي فِي هَذِهِ الْمَسَائِلِ ‏إلَى الْوَقْفِ وَالْحَيْرَةِ وَيُحِيلُ فِي آخِرِ أَمْرِهِ عَلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْكَشْفِ ‏وَإِنْ كَانَ بَعْدَ ذَلِكَ رَجَعَ إلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَصَنَّفَ " إلْجَامَ ‏الْعَوَامِّ عَنْ عِلْمِ الْكَلَامِ."‏

‎“Eğer o kelam âlimlerinden biri selefin mezhebini nakletse, naklettiği gibi, selefi salihin ‎hakkında gelen rivayetlerden çok azını bildiklerini yaptıkları nakillerden biliriz. Ebu el-Me’âli, ‎Ebu Hâmid el-Gazali, İbni el-Hatib ve onlar gibi hadis ilmini bilmeyen diğer kelamcılar buna ‎örnektir… O kimselerin hadis ilminde hiçbir bilgisi yoktur, hatta öyle ki hadis ilminde avam ‎sayılacak kadar az bilgiye sahiptirler, kaldı ki hadis âlimlerinin meşhurlarından olsunlar. ‎Onlardan her biri ne Buhari ve Müslim’i bilir ne de bunların hadislerini bilir. Ancak kulaktan ‎dolma birtakım bilgilere sahiptirler, aynı avamın söylediği gibi. Hadis âlimlerinin katında ‎mütevatir sahih hadis ile Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e yalan yere iftira edilmiş ‎hadisleri birbirinden ayırt edemezler. Söylediklerimizin doğru olduğuna dair onların kitapları ‎delildir ve onların kitapları şaşılacak şeyler ile doludur. İşte selefi salihinin yolundan çıkmış ‎olan bu kelamcı ve mutasavvıfların çoğu, ya öleceği vakit ya da ölmeden önce itiraf eder. ‎Onlar hakkında bu konudaki hikâyeler çoktur ve bunlar bilinmektedir. ‎
Örneğin Ebu el-Hasen el-Eşari: O, kırk sene Mutezile mezhebi üzerindeydi ve bu ‎mezhebi müdafaa etmekteydi. Sonra bu mezhepten döndü ve açık bir şekilde Mutezile ‎mezhebinin sapık olduğunu söyleyip onlara mübalağalı bir şekilde reddiyeler yaptı. ‎
Bir de Ebu Hâmid el-Gazali: O, çok zeki ve devamlı ibadetle meşgul olduğu, kelam ve ‎felsefe ilmini gayet iyi bildiği; zühd, ibadet ve tasavvuf yolunu tuttuğu halde bu anlattığımız ‎meseleler konusunda nihayet duraklama ve hayrete ulaştı ve ömrünün sonunda keşif ‎ehline (tasavvufçulara) yöneldi. Fakat bu durumdan sonra hadis ehlinin mezhebine döndü ‎ve bu mezhebi anlatan “İlcâmu’l-Avâm an İlmi’l-Kelâm” isimli kitabını yazdı.” (Mecmûu’l-Fetâvâ, c.4 s.71-72)‎


Ben (Ziyaeddin el-Kudsi) diyorum ki: Bu satırlarda İbni Teymiyye, kendi şehadetiyle ‎İmam Gazali’nin İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin Mezhebi) kitabının hadis âlimlerinin ‎akidesine uygun bir şekilde yazıldığını söylemektedir. İbni Teymiyye’nin hadis âlimlerinden ‎kastı, selefi salihindir; yani İbni Teymiyye sadece hadis âlimlerinin yolunu -ki bunlar kendi ‎tabi olduğu hadis âlimleridir- selefi salihinin yolu olarak kabul etmektedir. İşte bu sözde o, ‎İmam Gazali’nin yazdığı İlcâmu’l-Avâm kitabının, selefi salihinin olarak kabul ettiği hadis ‎âlimlerinin inancına uygun bir kitap olduğunu ikrar etmektedir. ‎
İmam Gazali rahmetullahi aleyh’in İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin Mezhebi) kitabı işte ‎elinizdedir; güzelce okuyun. Bu kitabı okuyup doğru bir şekilde anlayan kişi apaçık ‎görecektir ki İmam Gazali üzerinde dura dura selefi salihinin akidesinin tafvid akidesi ‎olduğunu ve avamın selefi salihinin akidesine göre hareket etmesi gerektiğini söylemekte, ‎doğru olanın bu akide olduğunu delillerle ispat etmektedir. İmam Gazali’nin bu kitapta ‎anlattığı şeylerin temeli, tenzih akidesidir. Yani Allah-u Teâlâ hakkında müteşabih naslar ‎karşısında yapılacak ilk iş, nassın zahiri manasından Allah’ı tenzih etmek, öncelikle tenzih ve ‎takdis inancına sahip olmaktır. İmam Gazali rahmetullahi aleyh bunun selefi salihinin inancı ‎olduğunu bildirip onların Allah hakkındaki müteşabih naslara karşı takındıkları tavrın ‎avama vacip olduğunu söyleyerek bunları tek tek açıklamaktadır. Avama vacip olan bu yedi ‎tavır özetle şöyledir: ‎
‎1- Takdis etmek: Allah-u Teâlâ’yı cisim ve cisme tabi olan (cevher, araz gibi) şeylerden ‎tenzih etmek. ‎
‎2- Tasdik etmek: Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in söylediği söze iman etmek; ‎söylediği sözün onun kastettiği mana yönüyle hak olduğuna ve onun ancak doğruyu ‎söylediğine inanmak.‎
‎3- Acziyetini itiraf etmek: Allah hakkındaki müteşabih haberlerde kastedilen manayı ‎bilmenin gücünü aşan bir konu olduğunu ve bu manayı araştırmakla mükellef olmadığını ‎itiraf ve ikrar etmek.‎
‎4- Susmak: Bu gibi müteşabih haberlerin manası hakkında soru sormayıp bu işe ‎dalmamak; soru sormanın bidat olduğunu, bu meseleye dalmanın dini açıdan tehlikeli ‎olduğunu ve hiç fark etmeden kişiyi küfre sokabileceğini bilmek.‎
‎5- Kendini tutmak: Bu gibi müteşabih haberlerde geçen lafızlar üzerinde dille ilgili ‎herhangi bir değiştirme, lafzı başka dile çevirme, harf ekleme, harf çıkarma yapmamak, ‎farklı yerlerde zikredilen müteşabih lafızları bir araya toplamamak ve lafzı, içinde geçtiği ‎cümleden ayırıp tek olarak zikretmemek, lafız nasıl geçmişse o şekilde muhafaza etmek.‎
‎6- Hiçbir şey yapmamak: Allah hakkındaki müteşabih haberlerin manası konusunda ‎düşünmemek, kalbi araştırmaktan men etmek.‎
‎7- İlim ehline teslim olmak: Allah hakkındaki müteşabih nasların manası aczinden ‎dolayı kendine gizli kalsa da bu naslardan bazılarının manasının rasullere, evliyalara, ‎sıddıklara gizli kaldığına inanmamak.‎
İşte! Acaba İbni Teymiyye, piyasada mevcut olan kitaplarında selefi salihinin akidesini ‎anlatırken, İmam Gazali’nin bu kitapta anlattığı akide gibi mi anlatıyor? Oysa piyasada İbni ‎Teymiyye’ye ait olarak yayımlanan kitaplara baktığımızda tafvid akidesinin sapık bir akide ‎olduğunu hatta tevilcilerin akidesinden daha kötü, mülhidlerin akidesi olduğunu söylediğini ‎görmekteyiz. Örneğin Der’ut-Te’ârud kitabında şöyle demektedir:‎

فتبين أن قول أهل التفويض الذين يزعمون أنهم متبعون للسنة ‏والسلف من شر أقوال أهل البدع والإلحاد

‎“Açıkça belli olmuştur ki sünnete ve selefe tabi olduğunu iddia eden tafvid ehlinin sözü, ‎bidat ve ilhad (küfür) ehlinin sözlerinin en şerlisidir.”‎


İkincisi; İbni Teymiyye, İmam Gazali’nin bu kitapta Allah hakkındaki müteşabih ayetlere ‎karşı avamın ne yapması gerektiğine dair söylediği şeylere tamamen karşıdır. Zira İmam ‎Gazali rahmetullahi aleyh bu kitapta Kur’an-ı Kerim’de müteşabih ayetler olduğunu bildirip ‎bunlara karşı avamın takınması gereken tavrı anlatıyor ve bunun selefin akidesi olduğunu ‎söylüyor. O, bu kitabında nassın zahirine iman edilmesi gerektiğine dair herhangi bir şey ‎söylemiyor, bilakis aksini ifade ediyor; “Nassın zahiri Allah’tan tenzih edilmelidir çünkü ‎nassın zahirinde mahlukata benzeme manası vardır.” diyor. İbni Teymiyye ise kitaplarında ‎böyle demiyor; “Nassa zahirine göre inanılmalıdır, ‎يَد‎ (yed: el) geçiyorsa bu gerçek eldir.” ‎diyor. Ayrıca İbni Teymiyye’ye göre müteşabih nas, mecaz diye bir şey yoktur. Nassın ‎zahirinden ne anlaşılıyorsa öyle anlaşılmalı fakat Allah-u Teâlâ mahlukata ‎benzetilmemelidir(!). Kısaca; İbni Teymiyye’nin piyasadaki kitaplarına baktığımızda selefi ‎salihinin inancı olduğunu söylediği şey ile İmam Gazali’nin İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin ‎Mezhebi) kitabında anlattığı şey birbirine taban tabana zıttır. Durum böyleyken ne ‎diyebiliriz? Bir yanda İbni Teymiyye’nin İlcâmu’l-Avâm’ı öven ve bu kitabın selefi salihinin ‎akidesini ihtiva ettiğini söylediği sözü; bir yanda bu kitapta mevcut olan akideye tamamen ‎zıt şeyler söylediği kitapları... Bu durum karşısında nasıl düşünmeliyiz? Burada bazı ‎ihtimaller ortaya çıkmaktadır: ‎
Birinci ihtimal:
İbni Teymiyye gerçekten İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin Mezhebi) ‎kitabında anlatılan akideye inanıyor ve bu akidenin selefi salihinin akidesi olduğunu ikrar ‎ediyor. Binaenaleyh İbni Teymiyye’nin gerçek inancı, İlcâmu’l-Avâm’da belirtilen tafvid ‎akidesi olup piyasadaki ona nispet edilen kitaplar ya onun hakkında uydurulmuş ya da içine ‎sokuşturmalar yapılmış kitaplardır.‎
İkinci ihtimal: Hayır, piyasadaki İbni Teymiyye’ye nispet edilen kitaplar, gerçekten onun ‎inandığı akideyi anlatıyor. Peki, şayet böyleyse nasıl olur da kendi inandığı ve kitaplarında ‎yazdığı akideye zıt olan, apaçık kötülediği akideyi ihtiva eden bir kitap için “Selefi salihinin ‎akidesine göre tasnif edilmiş bir kitaptır.” der? ‎
Eğer piyasadaki mevcut kitapların gerçekten ona ait olduğunu kabul edersek -ki bu ‎durumda İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin Mezhebi) kitabı hakkındaki sözünü de doğru kabul ‎edeceğiz, İbni Teymiyye’nin söylediklerini de kabul edeceğiz- o zaman iki ihtimal ortaya ‎çıkar: Ya İbni Teymiyye İlcâmu’l-Avâm’ı okumamış ya da okuduğu halde anlamamıştır. Bu ‎iki ihtimal de İbni Teymiyye için kötü bir sonuçtur. Çünkü böyle olan bir kişi âlim seviyesine ‎çıkamaz. Okumadan bir kitap hakkında hüküm vermek yalan söylemektir, okuduğu halde ‎kitaptakilerin tersi bir hüküm vermek ise gerçeği saptırmaktır. Her ikisi de âlime ‎yakışmayan bir şeydir. Bu söylediğimiz ihtimallerin dışında başka bir ihtimal yoktur. Başka ‎bir ihtimal olduğunu düşünen varsa bize söylesin bakalım!‎
Günümüzde İbni Teymiyye’nin, asrın en büyük âlimi olduğunu söyleyen ve piyasada ‎mevcut olan kitaplarının selefi salihin akidesini anlattığını iddia edenler, acaba bu ‎ihtimallerden hangisini tercih ediyorlar? Hangisini tercih ederlerse etsinler bu, onlar için ‎kötü bir sonuçtur. Bundan dolayı onlar, İbni Teymiyye’nin İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin ‎Mezhebi) hakkındaki sözünden sanki hiç haberleri yokmuş gibi davranırlar. Hatta bazıları, ‎İbni Teymiyye’nin sözünün geçtiği ilgili kitabı tercüme eder veya yayımlar iken o sözü ‎kitaptan kaldırırlar. ‎
İbni Teymiyye’yi büyük bir âlim sayan ve onun, kitaplarındaki mezhebine bağlı olan ve ‎kendisi de bulunduğu toplumda âlim sayılan bir kişi, İbni Teymiyye’nin İlcâmu’l-Avâm ‎hakkındaki sözü ile kitaplarındaki muhtevanın çeliştiğini görünce bakın neler söyledi:‎
‎ ‎
فقد رأيت بعض من في قلبه مرض ويحب أن يجادل عن الذين ‏يختانون أنفسهم من غلاة المبتدعة مثل أبي حامد الغزالي وغيره ‏من أئمة الشرك والتعطيل يزعم أن أبا حامد رجع إلى طريقة أهل ‏الحديث وصنف في ذم الكلام كتابا اسمه "إلجام العوام عن علم ‏الكلام" فأقول: إن كتاب "إلجام العوام" وصل إلينا ويتبين بعد ‏مراجعته لكل من عرف دين الإسلام أن هذا الكتاب ليس على طريقة ‏أهل الحديث بل على طريقة زنادقة الباطنية الذين يزعمون أن ‏الرسل كتموا الحق في باب التوحيد وتكلموا بخلافه فخيلوا ‏ومثلوا بأمثلة كاذبة تخالف ما هو الحق في نفس الأمر لمصلحة ‏الجماهير الذين لو عرفوا الحق لعدوه تعطيلا للصانع والشرائع‎ ‎‎ ‎

‎“Kalbinde hastalık olan bazı kimseler gördüm. Onlar, Ebu Hâmid el-Gazali ve diğerleri ‎gibi şirk ve ta’til imamlarından aşırı bidatçi olanları müdafaa ederek onlara muhalefet ‎edenler ile cedelleşmeyi severler. Onlar, Ebu Hâmid’in hadis âlimlerinin inancına ‎döndüğünü ve kelam ilmini kötülemek için ismi “İlcâmu’l-Avâm an İlmi’l-Kelâm” olan ‎kitabı tasnif ettiğini iddia ederler.‎
Ben diyorum ki: Bize ulaşan “İlcâmu’l-Avâm” kitabını okuduktan sonra İslam dinini bilen ‎herkes için apaçık belli olmuştur ki bu kitap hadis âlimlerinin mezhebi üzere değil, bilakis ‎zındıkların ve Batınîlerin mezhebi üzere yazılmış bir kitaptır. Onlar, tevhid konusunda ‎rasullerin hakkı gizlediklerini ve tevhidin zıddına konuştuklarını, hayale kapılıp halkın ‎maslahatı için hakka muhalif olan yalan misallerle misal verdiklerini, çünkü halk gerçeği ‎bilirse yaratıcı ve şâri’ olan Allah’ı iptal edilmiş olarak addedeceklerdi diye iddia ‎etmektedirler.” ‎


Bu sözlerin sahibi, açık bir şekilde İbni Teymiyye’nin hata yaptığını söylemekte ve İmam ‎Gazali’nin İlcâmu’l-Avâm (Selefi Salihinin Mezhebi) kitabındaki sözlerinin onların inancına ‎göre asla selefi salihinin akidesini temsil etmediğini net bir şekilde dile getirmektedir. Tabii ‎bu kişi, güya bir hatayı düzeltmeye kalkıyor, fakat bilmiyor ki bir hata düzelteyim derken çok ‎büyük bir açık veriyor. Evet, bu adam kendi inandığı akideye sadıktır. Dolayısıyla ona ‎muhalefet eden İlcâmu’l-Avâm kitabını okuduğunda kendi inandığı selefi salihinin ‎akidesine zıt olduğunu anlamış ve bunu söylemiştir. Ancak unuttuğu ya da cevap ‎veremediği bir şey var: Kendisi, hocası olan İbni Teymiyye’den daha mı âlim, daha mı ‎anlayış sahibidir? O, İlcâmu’l-Avâm kitabını okudu ve anladı ki bu kitap kendi inandığı selefi ‎salihinin akidesine muhaliftir. Peki, İbni Teymiyye bu kitabı okumamış mı yoksa okumuş da ‎onun gibi anlamamış mıdır? Hadi bakalım, açıklama bekliyoruz. Neden İbni Teymiyye kendi ‎inandığı selefi salihinin akidesine tamamen zıt olan bu kitabın selefi salihinin akidesini ‎temsil ettiğini söylemiştir? Neden? Biz bu soruyu hem bu yazara hem de şu an mevcut olan ‎bütün İbni Teymiyye tabiilerine soruyor ve onlardan ilmi bir cevap bekliyoruz. Şayet ortaya ‎koyduğumuz ihtimallerden başka bir ihtimal varsa söylesinler ya da bu ihtimallerden birini ‎seçsinler. ‎
Bakalım, İmam Gazali rahmetullahi aleyh ile İbni Teymiyye sıfat meselesinde aynı mezhebe ‎mi sahiptir.‎


Sayfa: [1] 2 3 ... 10


.....DAVETULHAK.....HAKKA DAVET FORUMU.....

| Sitemap | Arşiv | Wap | Wap2 | İmode | Rss Haber |